metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Haberler / Yorum - Analiz

Sığınmacılar Gönderilecek Mi? Uluslararası Hukuk Ne Diyor? / Sümeyya MURAT

11.10.2022

Şimdiye kadar gerçekleşmiş en büyük göç hareketliliklerinden birine ev sahipliği yapan Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle zorunlu göçlerin yanında zaman zaman kitlesel akınların ve yasadışı göçlerin de uğrak duraklarından birisi olmuştur. Özellikle 1979 İran Devrimi sonrasında Batı’ya gitmek için kitlesel olarak Türkiye’ye gelen İranlılar, 1989 sonrası Bulgaristan’dan sayıları yüz binleri bulacak şekilde gelen Türk soylu göçmenler, yine IKBY’den Türkiye’ye gelen yaklaşık 500.000 Iraklı da Türkiye’ye gerçekleştirilen kitlesel akınlara örnek olarak verilebilir.

Türkiye; son olarak belki de tarihin en büyük kitlesel akınlarından biri olarak kabul edilebilecek büyüklükte bir kitlesel akına 2011’den beri ev sahipliği yapmaktadır. Suriye iç savaşının neden olduğu ve sayısı milyonlarla ifade edilebilecek büyüklükte bir kitlesel akın Türkiye sınırlarından geçmiştir. Son dönemlerde gündemi oldukça meşgul eden sığınmacı karşıtı söylemler, Suriyelilerin uluslararası mülteci hukuku bağlamında mevcut statülerini ve geri gönderilip gönderilemeyeceği hususlarını ciddi anlamda tartışmaya açmakta ve hukuki çerçeveden uzak, halkı provoke etmeye yönelik açıklama ve söylemler gerek Türk vatandaşları gerekse sığınmacılar açısından ciddi güvenlik tehditlerine yol açmaktadır.

Uluslararası Hukukta İltica

İltica hakkı, 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile (Madde 14) ilk defa bir uluslararası belgede pozitif bir hak olarak yerini almıştır. Uluslararası toplumun bu kapsamdaki çalışmaları bununla sınırlı kalmamış ve süreç içerisinde birçok uluslararası organizasyon kurulmuştur. Bunlardan en sonuncusu 1950 tarihinde Birleşmiş Milletler nezdinde kurulan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’dir.

Bilindiği üzere, mülteci hukukuna ilişkin en kapsamlı uluslararası belge 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’dir (Sözleşme) ve özellikle II. Dünya Savaşı neticesinde Avrupa’da meydana gelen iltica hareketlerinden kısa bir süre sonra 26 devlet tarafından imzalanarak yürürlüğe girmesi, bu alanda mevcut uluslararası hukuk kurallarının nasıl büyük bir ihtiyaca binaen ortaya çıktığını açıkça göstermektedir. Bu Sözleşme ile birlikte; ilk defa bir uluslararası belgede mülteci ve iltica kavramları tanımlanmış, devletlerin bu alandaki hak ve yükümlülükleri ile mültecilere tanınan haklar ile uygulanacak prosedürler açıkça düzenlenmiştir. Bu Sözleşmenin giderek ihtiyaçlara cevap vermemesi nedeniyle 1967 yılında bir ek protokol ile (1951 Sözleşmesi’ne Ek Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Ek Protokol) (Ek Protokol) zamansal sınırlama (Sözleşme yalnızca 1 Ocak 1951’den önce Avrupa’da meydana gelen olaylar neticesinde mülteci statüsünün tanınmasını kabul etmiştir) ortadan kaldırılmıştır.  Ancak Sözleşme’de yer alan coğrafi -Avrupa’da meydana gelen olaylar neticesinde bu statünün tanınacağına ilişkin- sınırlama aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birtakım ülkeler bakımından hala geçerlidir.

Sözleşme’nin 1. maddesi uyarınca mülteci: “Irkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, yada söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen herkes” olarak tanımlanmıştır. Sözleşme’nin aynı maddesinde gerekli şartları taşıdığı halde bu statünün tanınamayacağı kişiler de ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.

Bununla birlikte Sözleşme’de, Suriyeliler’in gönderilmesi meselesi açısından oldukça önem taşıyan geri gönderme yasağına ilişkin bir hüküm de yer almaktadır. Sözleşme’nin 33. maddesi uyarınca hiçbir Taraf Devlet, mülteciyi ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatı ya da özgürlüğü tehlike altında olacak ülkelere her ne şekilde olursa olsun iade etmeyecek/göndermeyecektir. Geri gönderme yasağı, aynı zamanda uluslararası hukukun emredici kuralları olarak kabul edilen ve uluslararası hukuk kişilerinin uymakla yükümlü olduğu kurallardan da birisidir.

Bu kapsamda ifade etmek gerekir ki Türkiye, Sözleşme kapsamında kabul ettiği coğrafi sınırlama nedeniyle yalnızca Avrupa’dan gelen sığınmacıları mülteci olarak kabul etmekte ve Avrupa dışından gelen yabancıların sığınma başvurularını şartlı mülteci statüsü altında değerlendirmektedir. Pratikte bu iki statü arasında ciddi bir fark olmadığını, şartlı mültecilerin de birçok haktan yararlanabildiğini, özellikle geri gönderme yasağı kapsamında hayati tehlike altında oldukları bir başka ülkeye gönderilemeyeceklerini ifade etmek gerekmektedir. Bu iki uluslararası koruma statüsü dışında ikincil koruma adında üçüncü bir kategori daha Türk hukukunda yer almaktadır.

Türk Hukukunda İltica ve Uluslararası Koruma

Türkiye, tarafı olduğu uluslararası andlaşmaların yanı sıra 2014 yılında ilk defa iltica hukukuna ilişkin bir yasal düzenleme getirmiş ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK ) adlı bu kanun ile üç farklı sığınmacı statüsü kabul edilmiştir. Fakat Suriye’den kitlesel akınlar halinde gelen sığınmacılar karşısında, şu an ülkemizde bulunan ve Türk vatandaşlığı kazanmamış Suriyeliler’ in de statüsü olan geçici koruma, bu kanun kapsamında dördüncü bir kategori olarak kabul edilmiştir. Bu noktada geçici koruma statüsünün ve diğer sığınmacı statülerinin ayrımının sağlıklı bir şekilde yapılması, ülkenin sığınmacı ve göç politikasının bu doğrultuda belirlenmesi gerektiği kanaatindeyim. Zira son dönemlerde gündeme sıklıkla gelen ve sınırı yasadışı bir şekilde aşan Afganistan, Pakistan vs. uyruklu yabancılar hakkında, Suriyelilerden farklı olarak geçici korumaya ilişkin mevzuat değil, YUKK’de yer alan ilgili uluslararası koruma hükümleri uyarınca işlemler gerçekleştirilecektir.

Bu noktada ifade etmek gerekir ki devletlerin tarafı olduğu uluslararası andlaşmalar ve uluslararası hukuktan doğan yükümlülükleri kapsamında; yasal yahut yasadışı yollarla ülke sınırlarından giren her yabancıyı tespit etmekle birlikte, bu yabancılaın, uluslararası koruma başvurusunda bulunmaları durumunda kendilerine tanınacak uluslararası koruma statüsünü tespit etmesi ve yasal şartları haiz olmayan kimseleri geri gönderme yasağına aykırı olmayacak şekilde güvenli üçüncü ülkelere yahut menşe ülkelerine göndermesi gerekmektedir.

Bu bölümün sonunda hususen tekrar belirtmem gereken nokta, Afganistan, Pakistan vs. uyruklu yabancıların Suriyelilerden farklı bir hukuki statüde yer alıyor olmalarıdır. Sorunlar ve çözüm önerileri tartışılırken bu noktanın göz ardı edilmemesi gerektiği kanaatindeyim. Bu nedenle yazı dizimin ikinci yazısında Suriyelilerin ve diğer sığınmacıların geri gönderilmesi tartışmasını, sahip oldukları statü açısından değerlendirmeye çalışacağım.

...

Suriyeliler, geçici koruma olarak adlandırılan ve ülkesinden çeşitli sebeplerle ayrılmaya zorlanmış ve bu nedenle ülkesine dönemeyen, kitleler halinde sınıra ulaşan kişilere tanınan bir statü altında olup bu statünün menşei Avrupa Birliği’nin Geçici Koruma Direktifi’dir. Geçici koruma statüsü, Türk hukukunda ilk olarak 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu m. 91 ile yer almış olup sonrasında, 22/10/2014 tarihli ve 29153 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan Geçici Koruma Yönetmeliği ile detaylı olarak düzenlenmiştir.

Mevcut durumda; geçici koruma statüsü altındaki Suriyelilerin gönderilip gönderilemeyeceğinin değerlendirmesini yaparken hukukilikten uzak, öteleyici ve ayrıştırıcı bir dille yapılan yorumlardan ziyade uluslararası hukuk ve insan hakları mevzuatı ile ulusal hukuk mevzuatı çerçevesinde yapılacak değerlendirmelerin önemli olduğunu kanaatindeyim. Devletin göç ve iltica politikalarına dair sorunlara ise meselenin ayrı bir boyutunu oluşturması nedeniyle bu yazı kapsamında yer verilmediğini belirtmek isterim.

Öncelikle geçici koruma statüsünün YUKK ve Geçici Koruma Yönetmeliği (Yönetmelik) kapsamında tanındığını, yapılacak tüm iş ve işlemlerin bu mevzuat çerçevesinde gerçekleştirildiğini ve bu mevzuatın gerek AİHM içtihatlarına gerek Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası andlaşmalara paralellik gösterdiğini ifade etmek gerekir. Geçici Koruma Yönetmeliği (Geçici Madde 1) kapsamında; 28.04.2011 tarihi itibariyle Suriye Arap Cumhuriyeti’nden sınırlarımıza bireysel yahut kitlesel olarak gelen vatandaşların, vatansızların ve mültecilerin, mevcut bir uluslararası koruma başvuruları bulunsa dahi, geçici koruma altına alınacağı düzenlenmiştir. Dolayısıyla bu kapsamda sınıra ulaşan veya geçen her bir bireyin geçici koruma başvurusunda bulunabileceğini ifade etmek gerekir. Nitekim Yönetmeliğin 7. maddesi de kimlere bu statünün tanınacağını detaylı olarak düzenlemiştir. Ancak ifade etmek gerekir ki Yönetmeliğin 8. maddesinde sayılan birtakım koşulları taşıyan kimseler, başvuruda bulunsa dahi geçici korumadan yararlanamayacaktır.

Bu noktada belki de ifade edilmesi gereken en önemli husus geçici korumanın ne şekilde sonlanacağıdır. Zira gerek uluslararası hukuka gerekse ulusal mevzuata uygun olarak gerçekleştirilmeyecek geri göndermelerin Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerine ve geri gönderme yasağına aykırılık teşkil edeceği açıktır. Bu nedenle yönetmelikte yer alan hususların dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. Yönetmeliğin 11. maddesi, İçişleri Bakanlığı’nın cumhurbaşkanına geçici korumanın sona erdirilmesi amacıyla teklifte bulunabileceğini hüküm altına almaktadır. Burada cumhurbaşkanının teklif neticesinde sonlandırma kararı almasıyla birlikte 3 farklı durum söz konusu olacaktır. Cumhurbaşkanı; geçici korumanın tamamen durdurularak bu statü altındaki bireylerin ülkelerine dönmelerine, geçici korunanlara koşullarını taşıdıkları statülerin toplu olarak verilmesine yahut uluslararası koruma başvurusunda bulunurlarsa bu başvuruların bireysel olarak değerlendirilmesine veya geçici korunanların belirlenen koşullarda Türkiye’de kalmalarına izin verme kararlarını verebilecektir.

Geçici koruma altındaki Suriyelilerin toplu olarak ülkelerine gönderilmesi yönetmeliğin 11. maddesi uyarınca İçişleri Bakanlığı’nın teklifi ve cumhurbaşkanı kararıyla mümkün olacaktır. Ancak her ne kadar cumhurbaşkanının bu noktada bir takdir yetkisi bulunsa da Anayasa’nın 16. maddesi uyarınca yabancıların hak ve özgürlükleri ancak milletlerarası hukuka uygun bir şekilde kanunla sınırlandırılabilecektir. Ayrıca Cenevre Sözleşmesi’nin bir tarafı olması hasebiyle de Türkiye’nin bu kapsamdaki yükümlülüklerine aykırı hareket etmemesi gerekmektedir. Bu nedenle alınacak muhtemel bir geri gönderme kararı kapsamında uluslararası mülteci hukukunun belki de en önemli ilkesi kabul edilebilecek geri gönderme yasağının hiç şüphesiz öncelikle dikkate alınması gerekmektedir. Bu noktada bu toplu geri göndermenin bir ihlal teşkil etmemesi için gönderilecekleri menşe ülkenin bu kişilerin hayatları ve vücut bütünlükleri açısından tehlike oluşturup oluşturmadığı titizlikle belirlenmelidir. Kaldı ki geri gönderme yasağı yalnızca iltica hukuku kapsamında değil, insan hakları hukuku ve anayasal haklarla da güvence altına alınmıştır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM, Mahkeme) nezdinde, geri gönderme yasağına aykırı göndermelerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS, Sözleşme) m. 3 bağlamında ihlal teşkil ettiğine ilişkin ciddi bir içtihat gelişmiştir. Bu nedenle Suriye geri dönüş için güvenli bir ülke olarak değerlendirilmediği müddetçe Suriyelilerin geri gönderileceği söylemi hukukilikten uzak, uluslararası yükümlülüklere aykırılık teşkil eden bir noktadan ileriye gitmemektedir.

Suriye’nin şu an için güvenli ülke olarak kabul edilip edilemeyeceği hususunda yapılacak tespitlerde uluslararası kuruluşların ve uluslararası yargı kararlarının rolü yadsınamayacak kadar büyük bir öneme sahiptir. İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Af Örgütü ve Birleşmiş Milletler ve birçok başka sivil toplum kuruluşu tarafından hazırlanan raporlar açıkça göstermektedir ki; Suriye geri dönüş için gerekli güvenli ülke koşullarını sağlayamamaktadır. Silahlı çatışmaların belli bölgelerde devam etmesi, altyapı yetersizlikleri, eğitim ve sağlık, adil yargılanma gibi temel hak ve özgürlüklere erişimin oldukça kısıtlı oluşu gibi birçok husus bu geri dönüşün hukuka uygun olmayacağını açıkça göstermektedir. Bu noktada ifade etmek gerekir ki; Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından hazırlanan 2018 tarihli “Comprehensive Protection and Solutions Strategy: Protection Thresholds and Parameters for Refugee Return to Syria” adlı rehberde kitlesel geri dönüşlerin güvenli ve meşru kabul edilebilmesi için karşılanması gereken birtakım kriterlerden bahsedilmiş ve Suriye’ye gerçekleştirilecek güvenli bir dönüşün hangi şartlar altında gerçekleşmesi gerektiği detaylı olarak ele alınmıştır. Ancak 2022 Şubat ayı itibariyle bu kriterlerden 16’sının karşılanmadığı, 4’ünün kısmen karşılandığı ve 2’sinin ise yeterli veri olmaması nedeniyle değerlendirmeye alınamadığı tespit edilmiştir.

Suriyeliler dışında, Türkiye'ye yasal yahut yasadışı yollarla giriş yapmış olan tüm yabancılar için ise uygulanacak prosedür daha farklı olacaktır. Burada ülke sınırlarından giriş yapan yabancı, Türk hukuku uyarınca kabul edilmiş mültecilik statüsünün şartlarını taşıyorsa yapacağı başvuru bu kapsamda değerlendirilecektir. Şayet mültecilik statüsü için gereken şartları taşımıyorsa kendisine tanınacak statü, uluslararası koruma başvurusunun ne şekilde sonuçlandırılacağı yahut sınırdışı edilip edilmeyeceği hususları ilgili mevzuat (YUKK ve ilgili yönetmelikler) ve uluslararası hukuk kuralları uyarınca her bir yabancı için bireysel olarak belirlenecektir. Dolayısıyla Suriyelilere ve diğer sığınmacılara uygulanacak geri gönderme ve tanınacak uluslararası koruma prosedürlerinin farklı olduğunu bir kez daha ifade etmek gerekiyor. Ancak her iki durumda da devletin tarafı olduğu andlaşmalar ve uluslararası hukuk kuralları ile bağlı olduğunu hatırlatmakta fayda var.

İltica hakkının birçok uluslararası andlaşma ile güvence altına alınmış temel bir insan hakkı olduğu gerçeğini göz ardı etmeden, uluslararası koruma altında olan bireylerin bu haklarından tam ve eksiksiz faydalanması gerekliliği, yapılan siyasi tartışmaların çok üstünde olmakla birlikte İstanbul Barosu Mülteci ve Göçmen Hakları Merkezi’nin oldukça yerinde açıklamalarında da ifade ettikleri üzere; hukuki çerçevede yapılan tüm bu değerlendirmeler, bu değerlendirme yazısı da dahil olmak üzere, siyasi tartışmaların bir tarafı olmak bir kenara dursun, her tartışmada eksik bırakılan hukuki perspektifin ortaya konması çabasından ibarettir.

Bu noktada mahiyeti gereği oldukça yeni tarihli bir AİHM kararına da kısaca değinmek gerektiğine inanıyorum. 21 Haziran 2022 tarihli Akkad v. Türkiye adlı kararda (Başvuru No:1557/19) başvurucunun 2018 tarihinde Suriye’nin Halep bölgesine sınır dışı edilmesi ve Halep’in o dönem için savaşın aktif olarak devam ettiği bir bölge olması nedeniyle başvurucunun işkenceye ve kötü muameleye maruz kalma ihtimalinin Türk makamlarınca yeterince soruşturulmaması AİHS madde 3 kapsamında kötü muamele yasağının ihlali olarak kabul edilmiştir. Bu ihlal kararının, geri gönderme yasağı açısından güncel ve önemli tespitler içermesi nedeniyle sıradaki yazımda kararı daha detaylı bir şekilde aktarmaya çalışacağım.

...

Sığınmacıların gönderilmesi meselesi gündemi her geçen gün daha çok meşgul ederken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi oldukça yakın tarihli bir kararında, Suriye’ye geri gönderilen geçici koruma statüsü altındaki bir Suriye vatandaşının başvurusunu kabul etti ve Türk yetkililerince gerçekleştirilen bu geri gönderme eyleminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi (işkence ve kötü muamele yasağı) ve 13. maddesi (etkin başvuru hakkı) kapsamında ihlal teşkil ettiğine karar verdi.

Akkad v. Türkiye adlı ilgili karar, geri gönderme yasağına ilişkin oldukça önemli tespitler içermekle birlikte geçici koruma statüsü altındaki Suriyelilerin geri gönderilmesi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti hakkında ilk kez ihlal kararının verilmiş olması açısından da bir ilk olma özelliği taşıyor. Kararda, başvurucunun maruz kaldığı muameleler nedeniyle Sözleşme’nin ilgili diğer maddeleri (madde 2, 5 ve 7 Nolu Ek Protokol madde 1) kapsamında da ihlaller mevcut olduğuna karar verilmiş olsa da yazıda, Sözleşme’nin 3. ve 13. maddeleri kapsamında mevcut olduğuna karar verilen ihlallere ilişkin değerlendirmeleri aktarmaya çalışacağım. Kararın resmi olmayan Türkçe çevirisine ve orijinal Fransızca metne buradan ulaşabilirsiniz.

Karara konu olayları özetlemek gerekirse, 2014 yılında ailesiyle Türkiye’ye gelen ve akabinde kendisine geçici koruma statüsü tanınan başvurucu Muhammed Fevzi Akkad, hakkında herhangi bir sınır dışı kararı olmamasına rağmen, 2018 yılında kara yolu ile Yunanistan’a geçmeye çalışırken Meriç nehrine yakın bir mesafede kolluk kuvvetleri tarafından yakalanarak Suriye’ye geri gönderiliyor. Sınırı geçmesiyle birlikte silahlı örgüt üyeleri tarafından alıkonularak sorgulandığını ve darp edildiğini iddia eden başvurucu hayatının tehlike altında olduğunu ve bu nedenle korku duyduğunu ifade ediyor. Halep’te kalması şartıyla serbest bırakılan başvurucu 15 Temmuz 2018 tarihinde Türkiye’ye tekrar giriş yapıyor ve buradan da Almanya’ya geçerek sığınma başvurusunda bulunuyor.

Kararı incelediğimizde; mahkeme, taraf devletlerin karşı karşıya olduğu sığınmacı akınının ve bu akının sonucu olan düzensiz göçmen hareketliliğinin sebep olduğu sorunların farkında olduğunu ancak Sözleşme’nin 3. maddesinin nihai amacı göz önünde bulundurulduğunda, bu sorunlar nedeniyle devletlerin madde 3 kapsamındaki yükümlülüklerinden muaf tutulamayacağının altını çizmiş.

Yabancı kimselerin hayati tehlike ile karşı karşıya kalacakları ülkelere gönderilmemesine (geri gönderme yasağı) ilişkin kuralların burada da uygulanacağını ifade eden Mahkeme, devletlerin her ne kadar yabancı kişilerin ülkeye giriş, çıkış ve kalışı hususunda uluslararası hukuktan doğan bir kontrol ve takdir yetkisi olsa da bu kapsamda gerçekleştirilecek işlemlerin madde 3 kapsamında aykırılık teşkil etmemesi gerektiğini, kişinin gönderileceği yerde hayati tehlikesi varsa bu madde kapsamında devletin göndermeme yükümlülüğü olduğunu belirtmiş. Bu kapsamda kişinin gönderileceği ülke hakkında taraf devletlerin yetkililerinin yapacağı değerlendirmelerin yeteri kadar ulusal ve uluslararası kuruluş, diğer taraf ve üçüncü devlet ile Birleşmiş Milletler gibi güvenilir kaynakların verileriyle desteklenmiş olması ve devlet yetkililerince makul bir risk değerlendirmesinin yapılmış olması elzemdir.

Mahkeme’nin ayrıca başvurucu Fevzi Akkad’ın gönderilmiş olduğu Suriye’nin kuzey bölgesinde silahlı çatışmaların hala devam ettiğine, bölgenin ne muhalifler ne de Suriye hükümetince kontrol altında tutulmadığına ve resmi otoritelerin bölgede etkin olmamasının başvurucunun karşılaşacağı riskleri ortadan kaldırmadığına ilişkin değerlendirmelerde bulunduğunu da belirtmek gerekmekte. Bu durum, başvurucunun madde 3 kapsamında ihlal teşkil edebilecek bir muameleye maruz kalacağı ihtimalini ve bu noktada Türk makamlarının makul bir risk değerlendirmesi yapma yükümlülüğünü gündeme getiriyor. Zira mevcut risk değerlendirmesi kapsamındaki şüpheleri giderecek ve başvurucunun gönderileceği ülkenin güvenli olduğunu kanıtlayacak olan da Türk makamlarıdır. Ancak Mahkeme, bu değerlendirmenin yerine getirilmediği ve Türk makamlarının gerekli araştırmayı yürütmediği sonucuna varmış.

Türk makamları, her ne kadar başvurucuya geri gönderileceği menşe ülkedeki güvenlik ve genel duruma ilişkin bilgilendirmelerin yer aldığı bir gönüllü geri dönüş formu imzalatmış olsa da bu form başvurunun kişisel durumuna ilişkin bir değerlendirme içermemekte ve başvurucuya tanınan geçici koruma statüsünü meşru kılan risklerin ve tehlikelerin neden artık mevcut olmadığını açıklamamaktadır. Bu nedenle Mahkeme, başvurucunun Suriye’ye gönderilmesinin mevcut şartlar altında hukuka aykırı olduğuna, Türk makamlarının bu kapsamdaki yükümlülüklerini yerine getirmediğine ve dolayısıyla 3. madde kapsamında bir ihlalin mevcut olduğu sonucuna ulaşmış.

Mahkemenin ihlal kararı verdiği ve benim de oldukça önemli olduğunu düşündüğüm bir diğer husus başvurucuya sınır dışı edilmesi kararına karşın itiraz hakkının tanınmamış olmasıdır. Bununla birlikte oldukça kısa bir süre içerisinde sınır dışı edilmesi, devlet yetkililerince sınır dışı edilmeye ilişkin mevzuata uyulmaması nedeniyle Mahkeme madde 13 kapsamında başvurucunun etkin başvuru hakkının ihlal edildiğine karar vermiş.

Karardaki değerlendirmelerin geri gönderme yasağı ve taraf devletlerin sınır dışı işlemleri kapsamındaki yükümlülükleri açısından oldukça önemli olduğu kanaatindeyim. Zira Suriye’nin geri dönüş için güvenli bir ülke olduğu ulusal ve uluslararası kuruluşlarca kabul edilmediği müddetçe gerçekleştirilecek sınır dışı işlemlerinin hukuka aykırı olacağını ifade etmek gerekmekte. Kaldı ki Türkiye geçici koruma statüsünü sona erdirse dahi bu kapsamdaki kişiler bireysel olarak uluslararası koruma başvurusunda bulunma hakkını haiz olacağı için Türkiye yapacağı değerlendirmede Suriye’deki güvenlik durumunu her bir başvuru özelinde göz önünde bulundurma yükümlülüğü altında. Dolayısıyla geçici koruma statüsünün, bu statüden yararlanan sığınmacı sayısı göz önüne alındığında, kaldırılmasının şu an için mümkün olmadığı kanaatindeyim.

Devlet politikalarının süreç içerisindeki tutarsızlığı, atılan yanlış adımlar ve alınan aksiyonlar bizi bugün olduğumuz noktaya getirse de tüm yükün sığınmacılar üzerinde bırakılamayacağı gerçekliğinden uzaklaşmamız gerekiyor. Pek tabii devlet, göçmen/sığınmacı politikalarını belirlerken, uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerine aykırı olmayacak şekilde kendi vatandaşlarının menfaatlerini göz önünde bulundurma ve mümkün olabilecek en sağlıklı yolu izleme yükümlülüğü altında.

Mevzubahis yazı dizisini kaleme alırken amacım, ülke gündemini oldukça meşgul eden bu çok boyutlu meseleyi Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan hak ve yükümlülükleri açısından ele alabilmek ve tartışmanın sürekli olarak göz ardı edilen hukuki boyutunu aktarmaktı. Amacın hasıl olduğunu temenni etmekle birlikte bu kapsamda atılması gereken ve atıl(a)mayan adımlar, sığınmacı meselesine ilişkin diğer Avrupa devletlerinin pozisyonları ve izledikleri yanlış politikalar gibi hususlara henüz değinmemiş oluşumun bu yükün koşulsuz şartsız yalnızca Türkiye üzerinde bırakılması yahut diğer devletlerin ihlal teşkil eden eylemlerinin görmezden gelinmesi gerektiğini düşündüğüm anlamına gelmediğini ifade etmek isterim. Bilakis bu meselenin ancak uluslararası iş birliği ile çözüleceğine inanıyorum. Bu nedenle yazı dizisinin bir sonraki yazısında bu kapsamda neler yapılması gerektiğini ve bu tür krizlerde şimdiye kadar neler yapıldığını anlatmaya çalışacağım.

(Karar: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Akkad v. Türkiye Kararı, 21 Haziran 2022, Başvuru No: 1557/19)

...

Yazı dizisinin önceki üç yazısında da sığınmacıların gönderilmesi/ geri dönüşü meselesinin uluslararası hukuka bakan boyutunu gündemdeki tüm hamasi tartışmalardan uzak bir şekilde ifade etmeye çalıştım. Pek tabii yapıl(ma)ması gerekenleri ifade etmenin bu meseleyi temelli çözmeye yeterli olmadığının farkındayım. Zira meselenin gerek sosyolojik, psikolojik ve kültürel gerekse de politik boyutlarının çözüm sürecine katkısı yadsınamaz. Bununla birlikte, günümüze dek meydana gelen neredeyse tüm sığınmacı/mülteci krizlerinin ortak çıkış noktası giderek büyüyen silahlı çatışmalarken asıl odaklanılması gereken hususun, bu krizleri besleyen ve sürdüren bu tür çatışmaların sonlandırılması olduğunu ifade etmek gerekiyor. Akabinde kalıcı bir çözümden bahsedebilmek için de sığınmacıların / mültecilerin geri dönebilecekleri güvenli ve yaşamaya uygun bir ortamın tesis edilmesi elzem. Kaldı ki Avrupa Birliği’ne üye devletlerin mülteci politikaları, sınırlarında son dönemde sıklıkla uyguladıkları hukuka aykırı geri itme politikalarıyla birçok sığınmacıyı hayati tehlikeyle baş başa bırakmaları, sığınmacı kabul oranlarının giderek düşmesi ve bu devletlerin üçüncü ülkelerle akdettikleri geri gönderme anlaşmaları sığınmacı krizine yönelik çözüm üretmek bir yana devletlerin bu soruna ne denli kayıtsız olduklarını ve yalnızca kendi çıkarlarına hizmet ettiği müddetçe sürecin bir parçası olduklarını gösteriyor. Böyle bir ortamda da sayıları milyonları bulan sığınmacıların içinde bulundukları toplumlara uzun dönemde entegrasyonunu konuşmak oldukça ütopik kalıyor. Bu nedenle çözümün uluslararası toplum tarafından geri dönülebilecek güvenli ve yaşanabilir bir Suriye’nin yeniden inşasından geçtiğini ifade etmek gerekiyor.

Pek tabii Suriye özelinde gerek Türkiye’nin gerekse de uluslararası kamuoyunun bu krizin sonlandırılması adına izlediği politikayı belirli bir bağlama oturtmak zor. Zira meşruiyeti birçok noktada tartışılabilecek bir Suriye hükümeti, yıllardır işlediği birçok savaş suçuyla milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine neden olan görevdeki bir devlet başkanı ve sürece kendi çıkarları doğrultusunda dahil olan birçok devlet söz konusuyken sürecin nereye evrileceğini öngörmek çok da mümkün görünmüyor.

Benim bu yazıyı kaleme almaktaki asıl amacım ise tüm meşruiyet tartışmalarının ve “güçlü olanın hukuku” serzenişlerinin ötesinde uluslararası hukukun ve diplomasinin Suriye meselesi başta olmak üzere bu tür insani krizleri sonlandırma noktasında hala işlevsel olabileceğini aktarabilmek. Elbette bu işlevselliğe işaret ederken uluslararası hukukun kusursuz olduğunu, tüm sorunlarımızı çözmeye muktedir sihirli bir değnek olduğunu iddia etmiyorum. Ancak bu anlamdaki tüm çabayı ve eforu gözden çıkarmak, kat edilen yolu görmezden gelmek de günün sonunda bizlere sadece kaybettiriyor. Bu nedenle 1999’da Kosova’da başlayan silahlı çatışmalar neticesinde meydana gelen ve Avrupa’nın II. Dünya Savaşı sonrasında tanık olduğu en büyük mülteci krizini çözme yolunda atılan adımların bugün de bize bir çıkış noktası sunabileceğine inanıyorum ve yazının geri kalanında da bu adımları aktarmaya çalışacağım.

Takvimler 1999 yılını gösterirken, yüzbinlerce Kosovalı Sırp, Arnavut ve azınlık yaşadığı yeri terk ederek dünyanın çeşitli bölgelerine iltica etmek zorunda kaldı. Güvenlik Konseyi mensubu devletlerin veto yetkileri nedeniyle Birleşmiş Milletler Şartı’nın 7. Bölümü kapsamında bölgeye gerçekleştirilecek askeri bir müdahale kararı alamayan Birleşmiş Milletler, krizin sonlandırılması adına somut adımlar atamadı. Buna karşın NATO’nun oybirliği ile almış olduğu müdahale kararı Güvenlik Konseyi daimî üyelerinden Rusya ve Çin’in tüm itirazlarına rağmen uygulanabildi ve NATO güvenlik güçleri uluslararası hukukta da oldukça tartışmalı olarak kabul edilen “insani müdahale” kapsamında Federal Yugoslavya Cumhuriyeti’ne karşı yaklaşık 80 gün sürecek hava saldırıları gerçekleştirdi. Bu noktada ifade etmek gerekir ki NATO’nun müdahalesinin uluslararası hukuka uygunluğu ve bir uluslararası örgütün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından yetkilendirilmediği halde kuvvet kullanmaya yetkisi olup olmadığı tartışmalarına, asıl değinmek istediğim noktalar ile doğrudan bağlantısı olmaması nedeniyle yer vermeyeceğim.

Esasında Kosova Krizi kapsamında değinmek istediğim husus, uluslararası hukuk sisteminin, bu tür krizleri önlemede yalnızca başarısızlıklarıyla anılmaması gerektiği. Zira NATO müdahalesine rağmen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 1244 sayılı Karar ile Kosova’daki krizin sonlanması adına bir geçici yönetim kurulmasını (UNMIK) ve iltica eden mülteciler ile yerinden edilen kimselerin Kosova’ya güvenli bir şekilde dönebilmesi için gerekli tüm adımların atılması kararlarını alabildi. Ayrıca ilgili Karar neticesinde NATO öncülüğünde bir barış gücünün (KFOR) kurulmasına da karar verildi. Kosova’daki savaşın sona ermesinin üzerinden geçen yaklaşık 20 yılda on binlerce Sırp ve azınlık ile yüz binlerce Arnavut ülkesine geri dönebildi. Pek tabii bu sürecin kusursuz olduğundan, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütlerin %100 başarıya ulaştığını söylemek mümkün değil. Ancak tüm bunları bir kenara bıraktığımızda Avrupa’nın merkezi sayılabilecek bir yerde gerçekleşen bir savaş uluslararası sistemin çabalarıyla sonlandırılarak o dönem için oldukça büyük kabul edilen bir mülteci krizine Birleşmiş Milletler çatısı altında müdahale edilebildi. Hatta tüm süreç boyunca NATO müdahalesine karşı olan ve veto yetkisi nedeniyle alınabilecek tüm kararları etkisiz hale getirebilecek olan Rusya, NATO öncülüğünde oluşturulan barış gücü KFOR’a asker temin etti. Savaşın en büyük faili Slobodan Milošević Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde işlediği tüm savaş suçları nedeniyle yargılanabildi. Dolayısıyla tüm bu kazanımların, gerektiği gibi işleyen uluslararası kurum ve sistemlerin mevcudiyetinde adaleti tesis etme çabasının ve insani krizleri sonlandırmanın imkânsız olmayacağını göstermesi açısından oldukça önemli buluyorum. Sonuç olarak, her ne kadar bugün karşı karşıya olduğumuz sığınmacı krizi süreç içerisinde giderek girift bir hâl alsa da çözüm uzaklarda değil, aksine oldukça yakınımızda. Devletlere ve uluslararası örgütlere düşen ise kendi iradeleriyle oluşturdukları ve yükümlülüklerini yerine getirmeyi taahhüt ettikleri uluslararası hukuk sisteminin içerisinde kalmaları ve kendi çıkarları yanında, dünyanın tanık olduğu en büyük insani krizlerden birinin sonucunda tek amacı hayatta kalmak olan milyonlarca sığınmacının güvenli bir şekilde yaşanabilir bir ülkeye dönmeleri için gereken tüm adımları atmalarıdır. Çalışmalarını büyük bir ilgiyle takip ettiğim Betül Karagedik’in de ifade ettiği üzere uluslararası hukuk, her şeye rağmen uluslararası toplumun doğru olma çabasının en güzel kanıtı. Hal böyle iken bize düşen sanıyorum ki bunu her fırsatta dile getirmek.

Kaynak: Tavır

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş