metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Haberler / Ekonomi

PARANIN DİNİ İMANI YOK MU?|YUSUF YAVUZYILMAZ

14.07.2026

 

Genellikle uyguladıkları ekonomik modelin sağlıklı işleyebilmesi için dış sermayeye ihtiyaç duyan bütün sistemlerde olduğu gibi, özellikle dışa bağımlı Müslüman ülkelerde dile getirilen bir söylemdir, paranın dini imanı olmadığı söylemi. Bu söylem aslında dış sermaye olmazsa ekonominin batacağı yönündeki endişenin dışa vurumudur.

Bir tür çaresizliğin, sorunları çözememenin, mevcut reel şartlarla başa çıkamamanın ürünüdür bu söylem. Büyük ölçüde kapitalist ekonominin dünyayı teslim alması karşısında, başka çıkış yolu üretemeyip sadece sürece uyum göstermeyi çıkış noktası olarak görmeyi besliyor bu tutum. Acaba gerçekten paranın dini, imanı yok mudur? Yoksa bu bizi ekonominin talep ettiği dine yönlendirmek için uydurulan bir efsane midir? Daha doğrusu ekonomik hayata katılmak ve para kazanmak için yapılan işlemler ahlak ve dinden iddia edildiği kadar bağımsız mıdır?

Paranın dini imanı olmadığını söyleyenler hiç şüphesiz sermayenin evrenselliği kavramının etkisinde kaldılar. Modern ekonomik paradigma para kazanmak için hiçbir ahlaki referansı tanımıyor ve hiç bir insanı kuralı önemsemiyor. Modern paradigmanın daha çok kazanç sağlamak için çiğnemeyeceği ilke kalmadı. Bu durum insanı “Homo economicus” denilen ve sadece kazanmayı önceleyen bir varlık haline getiriyor.

Modern paradigmanın hayatı parçalayan, zihni kategorilere ayıran, birbirinden bağımsız alanlar yaratan algılama biçimi, Müslümanların zihnini de geniş ölçüde etkilemiştir. Böylece para, kazanç, rızık, helal, haram, çalışma, amel vb. kavramlar birbirlerini sanki etkilemiyormuş gibi düşünüldü. Müslümanların hayatı algılama anlayışındaki bütünlük (Tevhid), yerini parçalanmış bir hayat tasavvuruna bıraktı. Bölünmüş alem tasavvuru dini kendi alanına hapsedip diğer alanları dinden bağımsızlaştırmaya çalışıyor. Daha doğrusu kapitalizm kendine meşruiyet sağlayacak alanı açmak için, dinle hayatın arasına kalın bir duvar çekmeye çalışıyor.

Şunu unutmamak gerekir ki, her sistemin kendisini ifade edeceği bir değerler sistemi vardır. Hiç şüphesiz İslam’ın da kendine özgü bir paradigması vardır. İslam’ın ekonomik anlayışı da varlık, bilgi ve değer anlayışına paralel olarak anlam kazanır. Diğer faaliyetlerde olduğu gibi, ekonomik faaliyetlerde (üretim, tüketim, bölüşüm ve tasarruf) dinin genel ahlaki ilkeleriyle sınırlandırılmıştır. Bütün faaliyetlerimizde olduğu gibi, ekonomik faaliyetlerinde temel amacı “Allah’ın rızasını kazanmaktır.” Bu ilke kazançta ve harcamada insanı başıboş, amaçsız ve hedefsiz bir duruştan ayırarak; bilinçli, özgür ve bağımsız bir birey haline getirir. Bu anlamda modernlik ve İslam birbirleriyle uyuşma içinde olamaz. Bu durumu Seyyid Kutub’un  “İslam- Kapitalizm Çatışması” ve Ali Şeriati’nin “Kapitalizm Uyanıyor mu?” adlı eserlerinde bütün çıplaklığı ile görmek mümkündür.

Değerli iki düşünüründe belirttiği gibi İslam ve Kapitalizmin kendine özgü varlık, bilgi ve değer tasavvurları vardır. İslam ancak kendi paradigmasının hakim olduğu bir toplumda, kendine özgü değerler sistemini oturtabilir. İslam’ın temel ahlaki ilkelerinin uygulanmadığı bir toplumda, ekonomik faaliyetler konusundaki açmazlardan İslam değil, yürürlükteki sistem sorumludur.

Ancak şunu da belirlemek gerekir ki, Müslümanlar sistemin boşluklarına sığınarak sorumlu oldukları ilkelerden taviz veremezler. Ne var ki Müslümanlar kapitalizmin karşısında sağlıklı bir tavır geliştiremediler. Ali Şeriati’ye göre genç kuşaklar ailelerinin kapitalistçe bir hayat yaşamaya başlamışlar kendi öz kimliklerini kaybetmişler ve İslam dışı fikir akımlarına kapılmışlardır.

İşin en trajik tarafı Müslümanların diğer insanları sömürmesidir. “Amerikan sömürüsünden daha yobaz sömürü müminler ve pazardaki hacılarımızın içindeki sömürüdür. Mümin, Mukaddesatçı; gerçekten inanmış sermayedarlar aramızda bulunmaktadır” (1). Bu Ali Şeriati’nin kavramlaştırmasıyla “Dine karşı dindir”. Şirk dininin İslam altında kendini yeniden üretmesidir. İşte bu noktada sınırları netleştirmek gerekmektedir. “Muhammedi imanı olduğunu iddia edip Ebu Süfyanımsı yaşayan kimse de sınırın dışındadır. Uhud’un öteki tarafındadır, Hendek’in öteki tarafındadır. Aslında hendeği yeniden kazmalıyız.” (2)

Hendeğin iki tarafının tanımlanması, ayrıştırılması ve netleştirilmesi son derece önemlidir ve hayati değer taşımaktadır. Çünkü hendeğin iki tarafında iki farklı anlayış, iki farklı değerler dizisi, iki farklı ideoloji, iki farklı paradigma bulunmaktadır. Ancak ne yazık ki, hendeği gücüyle geçemeyeceğine inanan düşman, kendini İslam içinde ifade etme yoluna gitmiş, özgürlükçü dinin karşısına sahte bir dinle çıkmıştır. Bugün Amerika’nın öncülüğünü yaptığı Büyük Ortadoğu Projesi ve ılımlı İslam anlayışı İslam’ın içinde kapitalizmi yeniden üretmek ve Batılı anlayışla uyumlu bir İslam anlayışı yaratmaktır. İşte tam bu noktada hendeği yeniden kazmak gerekmektedir.   

Modern zamanlarda hendeğin iki tarafı birbirine karışmıştır. Sistem artık ekonomik verilere göre işlemektedir. Modern sistem din ve ekonomiyi özenle ayırmakta, ekonomiyi otonom bir alan olarak görmemizi istemektedir. Bu anlayış 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan Adam Smith’in “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışını hakim kılmaktadır.

Kapitalizm bir ekonomik sistem olarak sonsuz sermaye birikimini öncelemektedir. Buna karşılık İslam helal kazanmak ve helal harcamayı ilke edinmiştir.

Hz. Peygamberin şu iki hadisi Hendeğin iki tarafını belirlemede temel alınmalıdır. “Karaborsacı ne kötü bir kuldur. Fiyatların düştüğünü öğrenirse üzülür, fiyat artışlarına ise sevinir.” “Bir kimse kırk gün bir gıda maddesini sırf fiyatlar artsın diye depolarsa, sonra yoksullara bedelsiz dağıtsa, sadakası günahına kefaret olamaz.”

Değerli iktisatçı Mustafa Özel “Birey, Burjuva ve Zengin”(3) adlı eserinde ilginç bir olay anlatır. “ Adam zengin olmaz! Maraşlı Meczup Zeki, elinden düşürmediği kocaman sopasını her gördüğü topluluğa doğru sallar ve ‘ Cemaat, size bir çift sözüm var, deyivereyim gidivereyim’ dermiş. ‘ Buyur, Zeki Ağa, deyiver sözünü’ dediklerinde, ‘ Adam zengin olmaz, zengin adam olmaz!’ deyip gidermiş.” Mustafa Özel, bunu anlatan tüccarın olayı gizlice onaylar gibi anlattığını aktararak, peygamberleri tüccar olan bir toplumun nasıl bu şekilde düşünebildiğine şaşırdığını anlatır. Aslında şaşıracak bir şey yoktur. Çünkü Maraşlı ekonomik faaliyetlerle uğraşan insanların ahlaki hiçbir sınır tanımadıklarını, kazanç uğruna her türlü hileyi yaptıklarına tanık olmuştur. Öyle olmasaydı İslami sermaye adına toplanan paraların fütursuzca yok edilip, binlerce insanın mağdur edilmesi mümkün olabilir miydi? İslam inancında hiçbir faaliyet, dinin temel ahlaki ilkelerinden ayrı düşünülemez. İslam’ın temel ilkeleri içselleştirilmeden girilen her faaliyet gibi, ekonomik faaliyetlerden de istenilen sonuç elde edilemez. Unutmayalım! Ebu Leheb gibi kazanan Hz. Ebu Bekir gibi yaşayamaz.

Modern insan çok iyi biliyor ki, para ile imanın arasını ayırmadan güçsüz ve yoksulları sömürmek mümkün değildir. Bundan dolayı faizci, tefeci, stokçu gibi kazanç için hiçbir ahlaki ilke tanımayan insanlar din ile ekonominin farklı alanlar olduğunu, ekonomik faaliyetlerin kendi dinamiği içinde yürüdüğünü savunurlar.

Oysa Müslüman zihninde inanç alanı, bilim alanı, ahlak alanı, ekonomik alan, kamusal ve özel alan gibi birbirinden bağımsız alanlar yoktur. Dinin dışında özerk alanlar olduğunu savunmak, İslam’ın temel ilkeleri açısından karşılığı şirktir. Şirkin bulaştığı bir faaliyetten insanlığa yararlı bir sonuç elde etmek ise beyhude bir çabadır.

 

1)Ali Şeriati, Kur’an’a Bakış, Fecr yayınları.

2) Ali Şeriati, Kur’an’a Bakış, Fecr Yayınları

3)Mustafa Özel, Birey, Burjuva Zengin, İz Yayınları

Not: Yazarımızın bu makalesi aynı zamanda Sebülürreşad Dergisinde yayımlanlanmıştır

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş