metrika yandex
Anlam Kitap

Haberler / Yorum - Analiz

ABD’nin Kontrollü Kaos Projelerinin Faturası Yeni Dünya Savaşı mı? / Hüsnü AKTAŞ

28.12.2021

Haberleşme teknolojisinin gelişmesi ve internet sisteminin yaygınlaşması, dünyayı küçük bir köye çevirmiştir.

Siyasi literatürde yer alan ve klasik hale gelen “iç ve dış politika” tasniflerinin fazla bir önemi kalmamıştır. Siyasetin temel konuları olan barış, adalet, özgürlük, fazilet ve sosyal dayanışma gibi kavramların içini boşaltan ve bu kavramlarla siyasi ahlâk arasındaki münasebeti ortadan kaldıran ABD ve müttefikleri, dünyayı vahşi bir ormana çevirmişlerdir. Wall Street Journal Gazetesi’nde Robert Kağan imzasıyla yayınlanan siyasi analizde; küresel terör tahlil edilirken ‘Kendi aramızda hukukun üstünlüğünü esas almalıyız ve insan haklarına riayet etmeliyiz ama vahşi bir ormanda faaliyet gösteriyorsak, orman kanunlarını da kullanmalıyız’ ifadelerine yer verilmiştir. Bu ifade, asırlar önce Niccola Machiavelli tarafından aynen kullanılmıştır: “Meseleleri halletmenin iki yolu vardır. Birincisi: Hukuka uygun olarak hareket etmektir. İkincisi: Kuvvet kullanmaktır. Birincisi insanlara, ikincisi hayvanlara uygulanır. Ancak birinci yol (hukuka uygun davranmak) çoğu zaman işe yaramaz. İkinciye başvurmak gerekir.”

Geçtiğimiz yüzyılda meydana gelen iki dünya savaşından sonra barış, adalet, huzur ve istikrar için meydana gelebilecek siyasi ve askeri ihtilâfların sulh yoluyla halledilmesi için çok uluslu örgütler kurulmuştur. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Cemiyet-i Akvâm veya Milletler Cemiyeti, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler (BM) gibi kuruluşların gündeme girdiği malûmdur. Fakat BM Güvenlik Konseyi’nde alınan kararları veto yetkisine sahip kılınan ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Birleşik Krallık (İngiltere) gibi ülkeler, aynı zamanda dünyanın en çok silah üreten ve pazarlayan ülkeleridir. Dünyada da “gerçek ötesi” denilen, bir anlamda yalanların gerçekmiş gibi sunulduğu post truth bir siyaset tarzını bu ülkelerin ön plâna çıkardıklarını unutmamak gerekir.Meselenin daha iyi anlaşılması için son dört aydır yaşanan siyasi hadiseler üzerinde kısaca duralım.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Joe Biden NATO zirvesinde tehdit olarak Çin’i işaret etmiştir. Fakat Avrupalı NATO üyeleri bu görüşü ciddiye almayınca siyasi hadiseler çorap söküğü gibi gelişmeye başlamıştır. ABD’nin Afganistan’dan Ağustos ayının son haftasında kaçarcasına çekilmesi, bütün NATO ülkelerinde şok etkisinin yaşanmasına vesile olmuştur. Üstelik 20 yıl boyunca eğitilen Afgan Silahlı Kuvvetleri de Taliban karşısında kâğıttan kaplan gibi param parça olmuştur. Bir ay sonra (Eylül 2021) ABD-İngiltere ve Avustralya arasında “AUKUS” adlı askeri ittifak kurulunca, NATO ülkeleri durumun ciddiyetini daha iyi idrak etmeye başlamışlardır. Anlaşılan ABD, 20’nci yüzyılın güvenlik ittifakı NATO’yla 21’nci yüzyılda güvenlik endişelerini aşamayacağını görmüş, ekonomik alanda küresel rakip haline gelen Çin’e karşı yeni önlemler alma ihtiyacını hissetmiştir. İngiltere de çoğunlukla ABD ile örtüşen güvenlik endişeleri ve ekonomik çıkarlarının korunması noktasında AB’deki yol arkadaşlarını yüzüstü bırakmıştır. ABD; AUKUS’a ilaveten Ekim 2021’de Hindistan, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ekonomik “dörtlü” mekanizmayı devreye sokmuştur. Daha önce de ABD, Japonya, Hindistan ve Avustralya arasında “Denizcilik İşbirliği” (Maritime Cooperation) ağırlıklı “Dörtlü” (QUAD) ittifak kurulmuştur. Bu gelişmelere Ekim 2021’de Çin’in bir hipersonik füze denemesi gerçekleştirdiği haberi eşlik etmiştir. Birbirlerini Covid-19 pandemisini çıkartmakla suçlayan ABD ve Çin arasındaki gerilim üzerine siyaset uzmanları “Yeni Dünya Savaşı mı çıkacak?” sorusunu sormaya başlamışlardır.

Çeyrek Asırdır Devam Eden Kontrollü Kaos Projesi

Milenyuma girilirken 11 Eylül 2001’de New York’taki ikiz kulelere ve Savunma Bakanlığı’na intihar saldırıları düzenlendi. Soğuk savaş sonrası adeta “dokunulamaz” saydıkları ülkelerine gerçekleşen saldırılar neticesinde Amerikan kamuoyu şoka girmişti. El-Kaide’nin üstlendiği bu terör faaliyetleri üzerine dünya çapında küresel teröre karşı seferberlik başlatıldı. Tüm uluslararası uçuşlara açık hava alanları ve limanlarda çok sıkı güvenlik önlemleri yürürlüğe girdi. Doğu Akdeniz’de, Süveyş Kanalı’ndan Avrupa’ya yönelik şüpheli gemilerde terörist veya kaçak silahları araştırmak üzere NATO bünyesinde “Aktif Çaba” (Active Endevour) adlı- Türkiye’nin de yer aldığı- çok uluslu bir görevin icrasına başlandı. George W. Bush yönetimi, “el-Kaide” elebaşlarına yardım ve yataklık yapmakla suçladığı Taliban hükümetinden olayın faillerini istedi. Ama Taliban reddetti. Bunun üzerine ABD ve müttefik ülkelerin kuvvetleri Aralık 2001 sonunda Afganistan’a savaş ilân ettiler. Taliban çekilince de yerine ABD’nin istekleri doğrultusunda yeni yönetimler kuruldu. Afganistan’ı takiben ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, 2003 yılı başlarında BM Genel Kurulu’nda adeta tüm dünyanın gözünün içine baka baka yalan söyleyerek, Irak’ta kitle imha silahlarının yerlerini slaytlar halinde gösterdi. Neticede 20 Mart 2003’te ABD ve yandaşları Almanya ve Fransa’ya rağmen Irak’a girdiler. Ama Irak’ta iddia edilen silahların olmadığı anlaşıldı. Fukuyama’nın barış ve istikrar özlemi soğuk savaşın bitmiş olmasına rağmen bir türlü gerçekleşememiş, aradan 12 yıl geçmeden iki kutuplu denge halinin bile ABD’nin tek kutuplu düzensizliğinden daha istikrarlı olduğu anlaşılmıştır.

Irak işgaliyle Saddam Hüseyin’in liderliğini yaptığı Baas rejimi yerine, Şii ağırlıklı hükümetler kuruldu. Cumhurbaşkanı ise Amerikan yöneticilerinin “Onlar soframızın en iyi yerinde oturmayı hak ediyorlar!” dedikleri Iraklı Kürtler arasından seçiliyordu. Şii yönetimlere rağmen ABD işgaline karşı ilk direnenler Iraklı Şiiler oldu. Daha sonra da Saddam yanlıları, ABD karşıtları ve Sünnilerden oluşan gruplar; ABD ve yeni kurulan Irak güvenlik güçlerine karşı mücadeleye başladılar. Bu arada ABD’nin Powell’dan sonraki Dışişleri Bakanı Condolezza Rice’ın ortaya attığı “Büyük Ortadoğu Projesi” çoğunlukla “ABD’nin Ortadoğu’ya demokrasi getireceği” şeklinde yorumlandı. Ama gerçekte demokrasi söylemi, ABD’nin çıkarları için bölgeye yerleşmesinin bahanesiydi. ABD’nin Irak müdahalesi İsrail’in rahatça at oynatmasına fırsat verdi. Ancak Ağustos 2006’da Lübnan’daki Şii Hizbullah-İsrail çatışmasında İran kaynaklı füzeler İsrail yerleşim yerlerini hedef alınca, yapılan ateşkesle İsrail ilk kez girdiği bir savaştan galip gelemeden ayrılmıştı. Ağustos 2008’de Güney Osetya’ya karşı “orantısız güç kullandığı” iddiasıyla, Rusya Gürcistan’a girdi. NATO ülkeleriyle bölgeye üşüşen ABD, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni delmeye çalıştı. Fakat bu arzusunu gerçekleştiremedi.

Arap Baharı Nasıl Kışa Döndü

2010 yılı sonlarında işsiz bir üniversite öğrencisinin kendisini yakmasıyla Tunus’ta insanlar “Arap Baharı” adı verilen gösterilerle sokağa döküldüler. Masum olmayan yöneticilerine karşı sürdürülen protestolar Libya, Mısır ve Suriye’ye de sıçradı. Tunus ve Mısır’da yöneticiler alaşağı olurken, NATO ülkelerinin askeri müdahaleleri ile Libya parçalandı. Yemen’deki Arap Baharı Şii Husilerle Sünni yönetimin çatışmalarına sahne oldu. Husilerin arkasında İran, Sünni Yemen yönetiminin yanında Katar hariç Körfez ülkelerinin desteği vardı. Suriye’de başlayan rejim karşıtı gösteriler de iç savaşa dönüştü. 2013 yılından itibaren Irak’ta gelişen DEAŞ da savaşa katıldı. 2014 yılından itibaren ise AB ülkelerinden ve ABD’den gelen yabancı savaşçılar, DEAŞ’a katılarak bölgeyi ele geçirmeye başladılar.

Esed rejiminin giderek Akdeniz kıyılarına sıkışmasıyla Suriye’nin parçalanacağı konuşulduğu gibi, “Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıktığı” da ileri sürülüyordu. Kısa süre sonra DEAŞ, Türkiye’ye de zarar vermeye başlamıştır. Ayrıca 24 Kasım 2015’te Hatay’da sınırı geçen bir Rus uçağının düşürülmesi üzerine Rusya ile Türkiye arasında oldukça gerilimli bir atmosfer yaşandı. Aynı dönemde ABD de, DEAŞ ve rejim kuvvetlerine karşı daha önce Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) elemanları için başlattığı “eğit-donat” programını, ÖSO’dan verim alamayınca PKK terör örgütünün Suriye uzantısı PYD/YPG’yle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adı altında icra etmeye başladı. Bu gelişmeler yaşanırken Karadeniz de karışmaya başladı. Rusya-Ukrayna krizi Ukrayna’yı karıştırırken, Kırım’ın ilhakıyla Rusya’nın emperyal dürtülerinin harekete geçtiğini düşünen Avrupa endişelendi. Bölgede küresel güçler arasında yeni oyunların sahneye konulmasına zemin hazırlandı.

Aynı zaman diliminde “Çözüm Süreci” ile sonuç alamayan Türkiye, Suriye’ye sınıra yakın bölgelerde şehir yapılanması kuran ve 2015 Temmuz itibarıyla terör şiddetini hendek ve barikatlar kurmak suretiyle şehir merkezlerine taşıyan PKK’ya karşı “Hendek Operasyonları” gerçekleştirdiği malûmdur. Operasyon sırasında teröristlerin üzerinde ABD silahları ele geçirilmişti. 2016’da ABD’nin SDG ve YPG’ye verdiği eğitim/silah desteği artarken, 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de FETÖ darbe girişimi yaşandı. FETÖ elebaşının takımı ya ABD’ye sığındılar ya da Almanya ve Yunanistan’a. Bu gelişmeler üzerine Türkiye’de çeşitli kesimlerden “Yeni Dünya Savaşı, vesayet savaşı şeklinde icra ediliyor!” şeklinde yorumlar dile getirildi.

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), ÖSO ile birlikte 23 Ağustos 2016’da Suriye’nin kuzeyine girdi. Görünürdeki hedef DEAŞ olmakla beraber, asıl hedef Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e uzanacak terör koridorunu önlemekti. Bu askeri harekât Esed rejimi, Rusya ve ABD’nin hoşuna gitmedi. Ama TSK ve ÖSO, hedefteki el-Bab’ı ele geçirdi. Tabii terör koridoru da büyük bir darbe yedi.

Türkiye İdlib’de askeri kontrol noktaları için Rusya ile anlaştı. Ardından Afrin’e Zeytin Dalı Harekâtı ile girerek bölgedeki PKK/YPG’li teröristleri Tel-Rıfat’a kadar püskürttü. Rusya’ya rağmen yapılan bu harekâttan bir süre sonra bu defa ABD’ye rağmen Fırat’ın doğusundaki “Barış Pınarı” harekâtıyla, PKK/YPG güneye püskürtüldü. Böylece Suriye’nin kuzeyindeki terör koridoru riski azalırken, ABD’nin de YPG’ye desteği “DEAŞ’la mücadele” adı altında artarak devam etti.

 

Yeni Silah: Yaptırımlar

Eski ABD başkanı Donald Trump’ın başkanlığı döneminde, Amerika ile Türkiye arasında Rahip Brunson krizi yaşandı. Duruşmada salıverilmediği gerekçesiyle Türkiye’ye ABD yaptırımları uygulanınca TL, dolar ve avro karşısında yüzde 70’lere varan kayıplar yaşadı. Aynı zaman diliminde ABD’nin Çin’e yaptırımları sonucu “Ticaret Savaşı” adı verilen yeni bir savaş gündeme girdi. ABD; Çin’e, Rusya’ya, İran’a hatta 2. Kuzey Akımı projesi sebebiyle Alman firmalarına bile yaptırım uygulamaya başladı. Türkiye’nin payına da CAATSA kapsamındaki yaptırımlarla, ortağı olduğu F-35 uçakları projesinden çıkartılmak düştü. ABD’nin bir taraftan Çin’i, diğer taraftan Rusya’yı çevreleme politikaları devam ederken, dünya da ister-istemez gerilmeye başladı.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Soğuk savaş sona erdikten sonra gündeme giren tek kutuplu dünya paradigması, uluslararası sistemi ve hukuku bir anlamda yerle bir etmiştir. Özellikle Türkiye’nin yakın coğrafyasında ve ilgi alanlarında kesintisiz çatışmaların yaşandığını söyleyebiliriz. Bazı siyaset uzmanlarının “vesayet savaşları” adını verdikleri kontrollü kaos hali devam etmektedir. ABD ve müttefiklerinin uyguladığı “Yaptırım Savaşları” ayrı bir problemdir. Elbette bunların hiçbirisi her iki dünya savaşında yaşanan çok sayıda güçlü ülkenin birbirleriyle kıyasıya giriştiği “topyekûn” savaşlar gibi değildir. Şayet yeni bir ‘Dünya Savaşı’ çıkarsa, bu savaşın adı “Kıyamet Savaşı” olacaktır. Çünkü eninde sonunda bu büyük güçlerden birinin nükleer silah kullanması, diğerlerini de harekete geçirir. Yaşanacak nükleer savaş dünyada küçük kıyametin kopmasına vesile olabilir.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş