metrika yandex

Canım Abim, İnan Mesele O Değil! -1

Ahmet Hakan ÇAKICI

28.03.2021

“Tamam” diyor “Sözleşmede eşcinsel atıflar vardı ama bu ülkede kadınlar öldürülmeye devam ediyor. Sadece eleştirmekle olmaz, çözüm için bir şey söyleyen yok.”

Üstadım farkında değilsiniz ancak henüz neyi tartıştığımızı anlamamışsınız. Bana birkaç kelam için müsaade eder misiniz?

Öncelikle Güzel Ablam, İstanbul Sözleşmesi iptal edildi ancak kadınların erkekleri diledikleri an sokağa atabildikleri ve kadın beyanını esas sayan, “erkeğin uzaklaştırılması için delil aranmaz” diyen 6284 no’lu kanun olduğu gibi duruyor. Aile içi tecavüzü tanımlayan TCK’nın 102/2. Maddesi duruyor. Cinsiyet eşitliğini düzenleyen, bireyi, aileye yeğleyen ve aileyi başsız koyan CEDAW duruyor. Kadına süresiz nafaka meselesi duruyor. Ebeveyn yabancılaştırma meselesinde kadının pozisyonun korunması duruyor. TCK’nın kadına ve çocuğa şiddeti düzenleyen diğer 86, 96, 103, 105, 122, 124,134, 232 no’lu kanunları olduğu gibi duruyor. Bak, genç evliler hala içerde! Yani kadını ve çocuğu şiddetten koruma amacıyla düzenlenmiş yasalarda bir değişiklik yok.

O zaman biz neyi tartışıyoruz? Bunca gürültünün sebebi ne?

Canım Abim, İstanbul Sözleşmesi’nin getirdiği yenilik, cinsiyet eşitliği ya da kadına yönelik şiddete karşı alınacak tedbirler değildi: Bu konudaki düzenlemeler CEDAW ve TCK ile zaten gelmişti.

Sözleşme getirdiği yeni kavramlar ve eski kavramlara yapmış olduğu yeni yorumlarla yenilik getiriyordu.

Mesela “şiddet” sadece fiziksel değildir; psikolojik, ekonomik ve sosyolojik şiddet de vardır, diyordu. Bununla birine surat asmak, laf söylemek, moralini bozmak, sert bakmak hatta erkek ya da kadın olarak yetiştirmeye çalışmak bile şiddet tanımının içine dâhil olmuş, oldu. Böylece birini (çocuğun bile olsa) ahlaklı olmaya yönlendirmek; ondan edep ya da hayâ beklentisinde olduğunu hissettirmek; ırz, namus, şeref, iffet, sadakat veya vefa gibi dinlere yani GEÇMİŞE, ÖLÜ BİR UYGARLIĞA(?) ait olduğu düşünülen değerleri bugüne taşımak ve çevremizdekilerden bu değerler üzerinde yaşamalarını beklemek de şiddet kapsamına alınmış oldu. Hatta Sözleşmede AİLE kavramı düşmüş olduğu için geçmişte Aile çerçevesinde düzenlenmiş sorumluluklar bile (karı-koca, ebeveyn-çocuk sorumlulukları) otomatikman “şiddet” kavramının kapsamına girmiş oldu.

( Hatırlarsanız meşhur bir sunucu hanım beraber olduğu erkeğin karısına, uzaklaştırma kararı aldırabilmişti. Ya da sevgilisi ile birlikte olmak isteyen başka bir kadın, kocasına uzaklaştırma kararı aldırabilmişti1. Olaylar ortaya çıktıktan sonra kanun onlara, “Sen evlisin, kocanı sevgilinle birlikte olmak için nasıl uzaklaştırırsın ya da evli bir adamla ne işin var, bunun için kanunu nasıl kullanırsın” diye hesap sormadı. Çünkü Sözleşmenin mantığında “aile/karı-koca” olmanın bir anlamı yok; o karı-koca tanımının yerine PARTNER kavramını getiriyor ve partnere bakıyor. Dolayısı ile karı-koca kavramın getirdiği sorumlulukları ve öncelikleri tanımıyor.)

Ancak bize göre “şiddet kavramı”, asıl misyonunu CEDAW’da kabul edilen “Cinsiyet Eşitliği” kavramının yerine getirilen “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” (Gender İdeoloji) kavramı ile üstleniyor. Toplumsal cinsiyetler olarak tanımlanan eylemlerin eşitliğini (LGBTTQ+) savunma süreci kadın-erkek ilişkisini tek NORMAL ilişki biçimi olarak gören ve diğerlerini anormal ve ahlak dışı sayan fikriyatı “şiddetin kaynağı” olarak görmeyi öneriyordu.

Yani yeryüzünde şiddetin kaynağı AHLAK Erkeğidir. O “sapkın” diyerek eşcinselleri aşağılar, “namus” diyerek fuhşa gidenleri dışlar; “ırz” diyerek karısının “iffet” diyerek kızının cinsel hayatını kısıtlar, “adam ol” diyerek oğlunu erkek olmaya zorlar; “mahrem”, “edep”, “hayâ”, “helal”, “haram” vs. diyerek çevresindekileri huzursuz eder. Kısaca “Ahlak” beklentisi ile sürekli topluma “şiddet” uygular. (Burada kastedilen ÖLDÜRMEK değildir; ahlaklı olmayı tavsiye etmek böylece karşıdakini ahlaksız olmakla itham etmek, yani huzursuz etmek de şiddettir.)

Güzel ablam, yani biz kadına şiddeti tamamen bitirsek dahi sorun bitmeyecek: Zaten sözleşme, “ya beni komple kabul edersin ya da etmezsin ama sözleşmenin hiçbir hükmüne hiç bir çekince koyamazsın2”, diyor. Yani sözleşmede, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine” yönelik düzenlemeleri kaldırmak, değiştirmek, yeniden formüle etmek mümkün değil. Bize göre bunun nedeni sözleşmenin asıl ideolojisinin “Toplumsal Cinsiyet” (Gender) ideoloji olmasıdır. Kadına şiddet meselesi, Toplumsal Cinsiyet İdeolojisini içeriye taşımak için araç olarak kullanılır. Eğer kadın hareketleri sırtlarında Gender İdeolojiyi de taşımaya razı olmazlarsa, bu nedenle tüm desteklerini de kaybedeceklerdir.

K anaatimize göre mesele şu: Batı’da kadını güçlendirme adı altında uygulanan “Toplumsal Cinsiyet” politikalarının sonucu –hedeflenen bu olmamasına rağmen- “Aile” 30-40 yıllık süre içinde tamamen çöktü; eşcinsellik, pedofili ve türevleri çok yaygınlık kazandı. Öyle ki eşcinseller artık devlet başkanlığı konumuna gelebilecek, pedofiller parti kurabilecek3 bir taban ve meşruiyet kazandılar. Böyle bir toplumun artık Tanrı’dan kaynaklı “Aile”ve “Ahlak” gibi değerler üzerinden işleyen kanunlar ile idare edilmesi mümkün değildi. “Yeniden Tanrı’ya dönmek işimize gelmez. Biz olanı kabul etmeli ve olmuş olanın düzenlemesini yapmalıyız” fikrine geldiler.

Bu fikriyatla hazırlanmış sözleşme, “Ailenin çöktüğü ve eşcinselliğin yaygınlık kazandığı bir toplumda Tanrının ve -Nietzsche’nin deyişiyle- Tanrı’dan geriye kalan hortlağın (ahlakın) toplumları rahatsız etmesine –bu hatırlatıp öğüt verme boyutunda bile olsa- müsaade edilmemelidir, fikrindedir. Böyle bir toplumda “Şiddetin Kaynağı” inatla Tanrının öldüğünü kabul etmeyip, çevresinin ilişkilerini dinlerin tanımı olan ahlak, namus, ırz, şeref, sadakat, mahremiyet, edep, haya ve cinselliği sadece nikah çerçevesindeki kadın-erkek ilişkisi üzerinden tanımlayanlardır. Ezilmesi, geriletilmesi gereken suçlu, Ahlak Erkeğidir. (Heteronormativiteyi inşa eden erkek-yani peygamberler kastediliyor. Kadın bile olsa aslında o, patriyarkayı yani erkek hegemonyayı savunan erkekleşmiş biri olarak tanımlanır.)

Sözleşme Ahlak erkeğinden kaynaklı Aile, ırz, namus beklentisinin doğurduğu ŞİDDETİ sonlandırmanın ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin (Gender ideolojinin) sağlanabilmesinin ancak AHLAK sonrası topluma geçişle yani Peygamberlerin kelimelerini önemseyen insanın (Posthüman, Hz İNSAN) sonrası döneme geçmekle mümkün olabileceğini düşünür. Bu da ancak toplumda, Tanrı’nın ciddiye alındığı dönemlerden/dinlerden kalan kelimelerin gelecek nesillere naklini engellemekle mümkündür, düşüncesindeler. Bu nedenle sözleşme, eğitim çağındaki çocuklara, medyaya ve kültürel hayata bu kelimelerden arınmış, cinsiyetsiz bir dili dayatmanın devletin sorumluluğu olduğunu söyleyerek bu politikaları Milli Eğitimde, kültürde ve medyada uygulaması için devlete baskı kurar4. Hatta daha da ileri giderek serbest ve her yönlü ilişkiyi kötüleyen, dışlayan, ahlaksız sayan, aile, ırz, namus, şeref gibi kelimeleri koruyan, tanımlayan, yayan TÜM kaynakların Kökünün kazınmasını devletin yükümlülüğü haline getirir5.

Canım Abim, işte bize göre kıyamet burada kopuyor.

Bu noktada hükumet, almayı hedeflediği fonlar, Avrupa Birliği ve onun yurt içerdeki uzantıları olan dernekler ve yine onların fonlamasındaki medya ile Gender İdeoloji uygulamalarına uyanan toplumsal kesimler arasında sıkışmıştır. Devlet, bir taraftan Batı’dan gelen Gender ideolojinin okullarda okutulması ve Dini kaynaklardan DA bu kelimelerin kazınması için baskı altında iken diğer taraftan da uygulamalar ortaya çıktıkça kendi seçmeninden gelen, “Ne oluyoruz?” homurtuları arasında sıkışıp kalmıştır.

Üstelik sorun burada kalmayacak: “Sözleşme, Toplumsal Cinsiyetler” LGBTTQ+ (Lezbiyen, gay, biseksüel, trans, travesti, queer vs.) gibi fiilleri meşrulaştırırken, “Gender Identify, Sexual orientation” gibi kavramlarla neyi anlatmak istiyor? Geriye ne acayiplikler kaldı?” sorusu gittikçe daha fazla insanın merakını celbetmeye başlamıştır. Diğer yandan TCK, çocuklara şiddeti koruma altına alırken 18 yaşının altındaki kızların, çocuk tanımından çıkarılıp sıfır yaşa kadar KADIN sayılmasındaki6 pedofilik kokular, Sözleşme anlaşıldıkça daha kuvvetli hissedilir olacaktır.

Bunlar toplumda daha yaygın olarak fark edildikçe ve kanunlar İstanbul Sözleşmesinin çerçevesinde dizayn edildikçe hükumet açısından durum daha da içinden çıkılmaz hale gelecekti..

Güzel ablam, bir de “Ama Kadınlar kazanımlarını kaybediyorlar...” diyorsun.
Nasipse devam edecek.

Ahmet H. Çakıcı
Recep 1442/ ALANYA

 

1 https://www.cnnturk.com/turkiye/uzaklastirma-karari-aldiran-esini-sevgilisiyle-yakaladi

2 İstanbul Sözleşmesi 78-1

3 https://tr.sputniknews.com/avrupa/202009201042880495-hollandada-pedofili-derneginin-kurdugu-siyasi-parti-infiale-neden-oldu-pedofiliyi-normallestirmek/

4 İstanbul Sözleşmesi 14-1. Maddesi.

5 İstanbul Sözleşmesi 12-1. Maddesi.

6 İstanbul Sözleşmesi 3-f Maddesi.

Yorum Ekle
Yorumlar (2)
z.dilek | 14.04.2021 23:26
Yazar, "Canım abim, güzel ablam" diye bıkmadan sabırla hâlâ anlatıyor da, ancak soruyu soranların ve hâlâ meseleyi bazı sosyal haklar! gibi gösterip sadece kendileri anlamış gibi davrananların, ANLAMAK gibi bir derdi dertleri var mı gerçekten. Açıkçası anlamak istemeyenlere hangi delili getirsenizde asla anlamayacaklardır. Anlasalar da anlamamazlıktan geleceklerdir. Öyle bile olsa, Mümince derdi olanların susmaması, hep anlatması gerekir. Ki siz de bunu yapıyorsunuz. Muhataplar anlamasalar da, yine de bir anlayan çıkar, çıkacaktır muhakkak. değilse de kimseyi ikna etmek,inandırmakla da mükellef değilsiniz. Gayretleriniz için teşekkür ederim. Rabbimiz bereketli kılsın.
dilek | 28.03.2021 18:51
Ahmet Hakan Çakıcı hocamın, meseleleri anlamamız için bitip tükenmeyen gayretlerinin devamını diliyorum.O ne kadar doğru izah etsede anlamak istemeyenler asla anlamayacaktır, ancak emek ve çabalarının semeresini Rabbimiz verir, bereketli kılar. kendimiz ve ailelerimiz adına teşekkür ediyorum. Allah razı olsun.