metrika yandex
  • $43.76
  • 51.65
  • GA52750

Haberler / Yorum - Analiz

Zeki Savaş'ın Kürt meselesinde paradigmayı değiştirmek raporu bize ne söylüyor?-Orhan Kemal Kocabaş

05.08.2025

 

Zeki Savaş’ın yazdığı Kürt Meselesinde Paradigmayı Değiştirmek raporu yayınlandığından bugüne oldukça ilgi çekti, tartışıldı. Fakat paradigmayı değiştirecek ölçüde etki sağlayabilecek mi, bunu zamanla göreceğiz. Kürt Meselesinin yazılmadık konuşulmadık kısmı neredeyse kalmadı derken ortaya çıkan rapor, meseleyi Güney ve Kuzey Kürtleri bağlamında ele alması yönüyle yenilikti. Sürekli konuşulan, hakkında onlarca rapor, kitap yazılan ve ülkeye maliyeti hesap edilen bu meseleye güney-kuzey ekseninde bu yaklaşım pek çok yönden ele alınması gerekiyor. Güney Suriye-Irak Kürtleri, kuzey Türkiye-İran Kürtleri ayrımı ve meselenin asıl bu ayrım olduğu fikri bu sınırlara bizim neden mahkûm olduğumuzu sormamızı gerektirmiyor mu? Her zaman isyan ettiğimiz cetvelle çizilen sınırları mutlaklaştırıp, yüzyıldır sınırın hemen ötesini göz ardı eden politikalarla geldiğimiz nokta kaostan başka bir şey üretmediği halde, sınırları aşan bir düşünceye ne zaman geçebileceğiz?

Bize ezberletilen kabulleri ne zaman reddedeceğiz? Görünen o ki bize değişmez bir model olarak sunulan modern ulus devletin dışında bir model arayışımız olmak zorunda.

Son raporda da görüldüğü gibi özelde İslam dünyasında genelde batı dışında tüm coğrafyalarda yaşanan savaşların, yıkımların ve yoksulluğun nedeni ulus devlet modelinde somutlaşmakta.

Ulus devlet Avrupa tarihinin bir sonucudur. Milliyetçi/ırksal üstünlük inancının bir ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. Kökleri reform dönemine uzanır. Roma Katolik kilisesinin nefretinin neticesi olarak kilisenin evrensel topluluk ideali için sömürü ve zulmü yaygınlaştırması, halkı sömüren ve zenginliklerini gasp eden Krala ve etrafındaki Katolik Kilisesinin dogmatizmine isyanı doğurdu, sonuçta üniversalizme karşı milliyetçilik bu şekilde başlamış oldu. Bu rasyonalizmin zorunlu sonucu olarak Avrupa’nın zihniyeti de değişiyordu, üniversalizme isyan sonucunda Avrupa kendisini ırkçılığın kucağına atıyordu. Kendi dinlerini yeniden tanımladılar, ahlak sistemini temellendirmek için bir duygu ve tecrübe (ampirizm) epistemolojisi geliştirdiler ve gurupsal üstünlük iddiası Avrupa’nın gündemi oldu. Üstün halklar kendi içlerindeki rekabeti, çatışmayı yatıştırmak için Afrika, Asya, Okyanusya ve Latin Amerika’yı istila edip sömürgeleştirdiler. Sonuçta İslam dünyası da sömürgeci istilasına maruz kaldı. Bugün bütün dünyanın karşı karşıya olduğu korkunç kargaşa, Avrupa milliyetçiliğinin/ırkçılığının doğrudan bir sonucudur. Halkların kendilerine karşı koymamaları için bölünmüş ve dolayısıyla zayıf ve sömürülebilir halde tutulmaları da planlanmış, fiili olarak çekilmelerine rağmen yapay sınırlarla her bölgede ihtilaflı sorunlar bırakmışlardır. Kendileri dışında bu politika sömürgeci devletler eliyle halen uygulanmaktadır.

Realitede bu ulus devlet sistemi içinde yaşadığımızı unutmadan insan ilişkilerini düzenleme, hükmetme adına ideal olan nedir, beşeri birlikteliğin temeli olarak bize sunulan ulus, halk veya etnik gurup yerine ne geçecektir? Bugün geçmişe bakıp Müslümanların deneyimi üzerinden bir şeyler kurgulamak mümkün müdür? Bize gerekli olan tabii ki kendi deneyimlerimizden yola çıkmaktır fakat yeni bir kavramsal zemine ihtiyacımız olduğu da bedîhidir. Bu konuda İsmail Raci el-Faruki’nin kavramsallaştırdığı öneri “Evrensel İnsan Topluluğu” kavramıdır. İşte ona göre İslam bu idealin en güçlü ifadesidir. Bu Hz. Peygamber’in (sav) Medine’deki yeni İslam devletine sunduğu ilk anayasada görüldüğü gibi sadece Müslümanların ümmeti veya Müslümanların cemaati değildi, genişledikçe insanlığı içine alacak şekilde dünya ümmetiydi bu ideal. Bu kavram olarak önemsiz meseleleri kapsayan bir “çoğulculuk” da değildir, hukuki çoğulculuktur, dünya ümmetinin yararına işleyen bir sistemdir.

Zeki Savaş’ın raporu, ulus devlet modelinin Müslüman zihin dünyasında oluşturduğu hastalıklı durumlardan öncelikle kurtulmamız gerektiğini net bir şekilde önümüze koymaktadır. Bizlerin bir şekilde kabul ettiğimiz ve mahkûm olduğumuz sınırlar mutlak sınırlar değildir, aynı zamanda yaşadığımız büyük acıların kaynağıdır. Batının modelini takip eden ulus devletler kendilerini meşrulaştırmak için yukarda bahsettiğimiz Batı’nın süreçlerini taklit etmeye çalışmışlar, kendilerine sahte mitler oluşturmuşlar, bu toprakların yegâne meşrutiyet hakikati olan İslam’a da yüz çevirmişlerdir. Milliyetçi/ırkçı üstünlük anlayışı ve politikaları sadece coğrafyayı değil zihinleri de bölmüş, bu gurubun dışındakilere bakış tecavüzlere varan zulümler doğurmuş, bencilliklerle insanlığın yararı karşısında kendi tek ulus, devlet çıkarını öne süren tercihlerde bulunulmuştur. Şunu anlamalıyız; milliyetçi/ırkçı nezdinde insanlar Allah katında değerli olmak için yarışan eşit kullar değildir, onlar eşit olmayan varlıklardır ve bu eşitsizlik kendi çabalarıyla değil, yaratılmış olmalarının getirdiği bir fonksiyondur. Yarattığı insanlarla bu şekilde farklı bir ilişki içinde bulunabilen ilah, İslam’ın her şeyden yüce olan Allah’ı değil, Yahudilerin Vaat Tanrısıdır. İslam’ın İlahı da aslında Ahitleşme Tanrısı’dır. Allah’ın ahitleşmesi bütün insanların davet edildiği bir ahitleşmedir. İnsan Allah’a bağlılıkla kulluk eder ve O da kişinin hak ettiği mükâfatını dağıtır.

Dinimiz refah ve mutluluğu hedefleyen gerçekçi bir din olduğundan insanların belli kabile uluslar dâhilinde dünyaya geldiklerini kabul eder, uluslar, etnik yapılar içinde sosyalleştiklerini inkâr etmez. Allah’ın bir bahşi olan bu duruma yani etnik karakteristiklere, devam ettiği müddetçe müsamaha gösterilmiştir. Dil, etnik özelliklerin en önemlisidir ve tarih boyunca diller İslam’ın gelişiyle varlıklarını devam ettirdikleri gibi daha da gelişmiş ve zengin diller haline gelmişlerdir. İslam dilleri ilkel düzeyden alıp düzenli bir yapıya, okuryazarlığa kavuşturmuş, büyük edebi miraslar kazandırmıştır.

Modern ulus devlet içinde yaşayan Müslümanların kendilerini konumlandıracakları kavram ve anlam dizgelerine ihtiyaçları vardır. Yaşadığımız reel dünyada Müslüman toplumsal sorumluluklarını ifa etmede kafa karışıklıklarından arınmalıdır.

Bu düzende müslümanca tavırlar göstermede yeni kavramlara ihtiyacımız vardır. Yurtseverlik, vatandaşlık gibi modern ulus devletin kavramlarının Müslüman zihninde karşılığını bulmamız gerekir. Ulus devlet içinde yaşama zorunluluğu ırkçı / milliyetçi olma şartına bağlı değildir. Burada kavram karmaşasına sebep olmadan doğrudan Kur’an ayetlerinden yola çıkarak bir şeyler söylemek istersek Hucurat 13. ayetine müraacat gerekir: “Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında üstün olan takvaca ileri olanınızdır.”  Kur’an ayetinde geçen lita’rafû (birbirinizi tanıyasınız diye) kelimesine farklı bir yorumla “ma’ruf olanı yapmada birbirinizle yardımlaşın” şeklinde bir anlam da veriliyor. Bu durumda ırk farklılığı, ma’ruf (iyilik) vazifesi gören faydalı bir şey haline de gelebilir. Ayrıca değerli olma ölçüsü takvadır, kabile ve ulusa mensup olma değildir. İslam bu ırk farklılıklarının olumlu yönlerini (müzik, kılık kıyafet, mimari vs.) kabul etmiş, değer olarak görmüş, bölgesel ümmetin bir parçası saymıştır. İslam ırk farklılıklarının bütün olumlu yönlerini “ümmet” dâhilinde tanırken onların taşıdığı bütün değerleri de değerler sistemi içinde kabul eder. Bu yukarda bahsettiğimiz İslam’ın dünya devletinin ilk hedefi olan evrensel ümmetten farklıdır. Bu bölgesel ümmete günümüzde en uygun kavram yurtseverlik veya vatanseverlik olabilir. Bu da komşusuna, soydaşlarına, kendi bölgesine karşı duyduğu sevgi, merhamet ve sorumluluk duygusudur. Bölgesel ümmet tecavüzlere, haksızlıklara karşı kendisini savunabilir. Laik, seküler anlayıştan farklı bu durum İslam’da dini bir görev haline gelerek, ahiretin ceza ve mükâfatı ile motivasyonu daha da arttırır. Bu İslam’ın laik düzenler karşısındaki gücüdür, etnik guruba hizmet ve savunmayı vatandaşlığın, bu dünyada var olmanın ötesine taşır. İnsanlığa hizmet ve sorumluluk yakından başlayabilir ve halka halka yayılır, genişler, tüm insanlığı hedefler. Bölgesel dar sınırları aşar, gücümüz nispetinde sorumluluk yükler bizlere. İslam devleti batıdaki gibi herkesin her şeye savaşı değildir, çatışmadan çok uyum, güven üzerinden insana yaklaşır, halife olarak yeryüzüne gönderilen insan, yaratılışının gereği olarak olaylara müdahale, etkili biçimde değiştirme, yaratılışı Allah’ın istediği ve vahyettiği modele dönüştürme için çaba göstermelidir. Allah’ın emanetini yüklenme bunu gerektirir. Milliyetçi/ırkçı bakış açıları ise müslümanın en uzak durması gereken tavırlardır.

Zeki Savaş sorumlu bir mümin olarak büyük bir toplumsal olayın çözümüne katkıda bulunuyor. Yazdıklarıyla çizilen yapay sınırların problemlerine çözümler aramakla beraber zihinlerde çizilen sahte, ırkçı ideolojilerle de hesaplaşmak gerekiyor. Özellikle İslam coğrafyasında çözüm, bağımsızlık bir ülkenin sorunu değil, tüm bölgenin sorunudur, bunu anlamak kadar güçlü bir irade de gerekiyor tabii ki. Allah inşallah Müslümanlara bu sorunları aşacak gücü ve iradeyi de verecektir.

Orhan Kemal Kocabaş

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Emirhan | 09.08.2025 18:39
Yazıya koyduğunuz resimdeki kadın, elindeki üç renkli iplerle ve viktorya işaretiyle neyin zaferini kime karşı istiyor?