metrika yandex

VEFA

03.06.2020
İsa ÖZÇELİK

İnsanı anlamamıza yardımcı olan en önemli vasıflardan biri de aciz bir varlık olmasıdır. Bu niteleme, hümanizm adı altında insanı yüceltmek ve onu bütün aşkın değerlerden soyutlayarak, kendi kendine yeten bir varlığa dönüştürmek isteyenler için rahatsız edici olabilir.

İnsan, aşkın, mutlak bir güce dayanmadan, yalnızca kendini merkeze alarak anlamlı bir varlığa dönüşebilir mi? Bu dünyadaki diğer varlıklara duyduğumuz ihtiyaç, yalnızca biyolojik bağımlılıklarla açıklanabilecek bir şey midir?

Vefa kavramı bize insan tasavvurumuz ile ilgili yeni pencereler açabilir. Evet, modern dünyada hepimizin bir semt adı olmaktan çıkarmaya çalıştığımız bu haslete, kendimiz yeterince sadakat gösteriyor muyuz acaba?

Kelime olarak; Yerine getirmek, sözünde durmak, sadakat, sevgide bağlılık, tamamlamak, yeterli gelmek, minnettarlık ve dostluğu sürdürmek gibi anlamlara gelir.

Günlük dilde genelde vefalı olmak şeklinde kullanırız. Yapılan bir iyiliği unutmamak, iyi ve kötü günde, özellikle de zor günlerde dostlarımızın yanında olmak, verilmiş bir sözü yerine getirmek, üstlendiğimiz sorumluluklara sadık kalmak, yapmış olduğumuz anlaşmalara bağlı olmak gibi ahlaki duruşları bu kelime ile ifade ederiz.

Kelimenin yeterli olma anlamı, aslında zımnen başkaları ile birlikte tamamlanmayı içinde barındırır. İnsan acizdir derken, tamda içinden koparıp atamayacağı bu eksiklik duygusuna işaret ediliyor. Bu açıdan insan fiziki zayıflığından çok daha fazla ruhi bir acziyet yaşar. Aslında bu eksikliğini maddi güç ve geçici hazlarla gidermeye, bastırmaya çalıştıkça, içinde hissettiği boşluk duygusu daha da büyür.

Fıtratımız, vicdanımız bize vefalı olmayı telkin ederken, aynı zamanda sevdiklerimiz ve dostlarımızdan sürekli bir sadakat ve bağlılık beklentisi içerisinde oluruz. Hatta fıtratımıza sadık kalmışsak, tanımadığımız insanlardan dahi bir makuliyet bekleriz. Bu bizim hayatta ki tecrübesizliğimizden ya da zeka düşüklüğü anlamına gelen bir saflıktan değil, temiz kalma iradesini ifade eden bir SAF’lıktan, arılıktan yana olmamızdan kaynaklanır.

O zaman vefa göstereceğimiz ilk husus fıtratımız olmalıdır. Bunu, İsra süresinde Allah’a verdiğimiz sözü tutup ona gereği gibi kul olmak olarak anlamak gerekir. Ruhlar aleminde ki sözü hatırlamıyorum diyenler ya da ayeti farklı tefsir edenler için fıtrat ve yaratılış ayetleri aynı işlevi görecektir sanırım.

Bundan daha da önemlisi akıl baliğ olup İslam’ı seçen birinin, şehadet getirip, tanıklık edeceğine söz verdiği hakikatlere, nasıl bir sadakat ve bağlılık içerisinde olduğunu, sürekli olarak sorgulamadığı sürece, hayatın içinde vefa beklentileri beyhude olacaktır.

Müslüman olmasa da, akıl baliğ olan herkesten vefa beklemeye devam etmek, bizim fıtrata olan güvenimizin bir tezahürüdür. Biz doğruluğa inandığımız, yeterliliğimizi diğerlerinin eksikliklerini tamamlamak için kullandığımız ve başkalarının çelişkilerine aldırış etmeden, Allah’a verdiğimiz ahde bağlılığımızı sürdürdüğümüz sürece, ya fıtratın gücü muhataplarımızı kendi özüne döndürecek, ya da her zorlukla beraber bir kolaylık halk eden Mutlak iradenin kalbimize indirdiği sekinet, bizi istikamet yolunda sadık kalmaya zorlayacaktır.

Bu muazzam duruşu, Fussilet süresinde dile getirilen; kötülüğe dahi iyilikle karşılık verebilen, sabrı kuşanmış erdemli insanlardan başka kim yapabilir ki?

Diğer varlıkların üstlenmediği emaneti yüklenen insan, akıl nimetinin sorumluluklarına sadık kalmak istiyorsa, hidayet rehberi vahye bağlı kalmak zorunda değil midir? Vahyin örnekliğini sunan Peygamberimizin yoluna, sevgi yüklü bir kalple vefa göstermeyen bir akıl/insan, Kur’an’ın işaret ettiği gibi, cehalet bataklığından ve zulmün karanlığından kurtulabilir mi?

Peygamberimizin hayatı vefa örnekleri ile doludur. Değerli eşi Hz. Hatice vefat ettikten sonra da, sürekli onu hayırla yad etmekle kalmamış, eşinin arkadaşlarına dahi büyük hürmet göstermiştir. Bireyciliğin yaygınlaştığı, yalnızlığın toplumsal bir hastalığa dönüştüğü günümüzde ne kadar da öğretici bir örneklik.

Bu dünya da vefayı en çok hak eden, kendilerine üf ! bile demekten sakındırıldığımız anne babalar olsa gerektir. Ebeveyne sadakat ile ilgili çok sayıda ayet ve hadis hepimizin malumudur. Yetim ve öksüz büyüyen Peygamberimizin, süt annelerine ve anne gibi gördüğü Ümmü Eymen’e karşı, hayatı boyunca nasıl saygı gösterip, ilgisini eksik etmediğini çok iyi bilmekteyiz.

İnsanlara, babaları öldükten sonra dahi, onun arkadaşlarını kollayıp gözetmelerini buyuran bir Peygamber’in mesaj ile, ‘’ Babana bile güvenmeyeceksin’’ diyen bir anlayışın vefa hakkında hissettikleri şeyler birbirine benzer olabilir mi hiç?

Peygamberimizin dava arkadaşlarına gösterdiği bağlılıkla ilgili her örnek, başlı başına bir hayat dersi niteliğindedir. Kendisine sadık kalan Sıddık’a ve diğerlerine, O’da hep vefa göstermiştir. Davetin zor günlerinde, her türlü sıkıntıya beraber katlandıkları Muhacirlere, canları ve malları pahasına Akabe’de biat edip, ahitlerine sadık kalan, eşsiz topluluk Ensar’a, her daim özen gösterip onlar için dua etmiştir.

Huneyn gününü hatırlayın, ganimetlerin dağıtılması esnasında, yeni Müslüman olan Kureyşlilere kalplerini İslam’a ısındırmak için bol miktarda pay verildiğinde Ensar; acaba Peygamber Mekke’ye, akrabalarının yanına geri mi dönecek? Diye endişeye kapılıp, üzüldüklerini, gençlerin bu taksimden rahatsızlıklarını izhar ettikleri anı… Peygamberin Ensar’ı toplayıp tarihi konuşmasını yaptığı o anı… O muhteşem sözleri hatırlayın ‘’…Onlar, aldıkları mallarla, develerle evlerine dönecek, Ben ise sizlerle Medine’ye döneceğim, bu size yetmez mi!?... Ensar’ın cevabı; gözyaşları içinde yeter Ya Rasulullah olacaktır...’’

Bu tabloyu materyalist bir akıl ne kadar anlayabilir sizce? Her şeyin maddi bir karşılığı vardır diye düşünen, sadakati hatta sevgiyi bile para ile satın alabileceğini zanneden, pragmatist bir zihin elbette bu yaşanmışlıkları masal gibi dinleyip geçecektir. Bu tablo bizi, vefanın kökeni ve gelecek ufku hakkında, sahip olmamız gereken tasavvur ile ilgili, kendimizi esaslı bir sorguya çekmeye sevk etmeli değil midir?

Ensar, muhacir kardeşliğinden bahseden bizler, yıllarca aynı çatı altında yaşayıp bir sofradan ekmek yediğimiz kardeşlerimizle, en küçük bir miras bölüşümünde, bütün o yaşanan geçmişimizi bir çırpıda silebiliyor isek, vefa elbette bizler için bir semt adı olarak kalmalıdır.

Yıllar boyu evli kaldığımız, çoluk çocuğa karıştığımız eşlerimizle, bir şekilde ayrılmak zorunda kaldık diye, mahkeme kapılarında birbirimizi süründürüyor ve en mahrem anılarımızı ortalığa saçabiliyorsak, vefa bizim için bir futbol takımının adı olarak rekabet, hırs ve kirli bir oyunun adı olmaktan öte bir anlam ifade edebilir mi?

Fitilini ateşledikleri dava uğruna yıllarca omuz omuza mücadele edip, zamanla bir takım fikir ayrılıkları yüzünden yolları ayrılıp, başka çatılar altında mücadeleyi sürdüren dava arkadaşlarının, birbirleri ile ilişkiyi kesip, birde aleyhlerinde ileri geri konuşmaları nasıl bir vefasızlıktır!

Bedir’den çıkardığımız ders bu mudur?... Hatıb bin Ebi Beltea’nın, Mekke’nin fethinde yapmış olduğu hatayı yapan bir kardeşimize, bu gün biz nasıl davranırdık? İlk yola beraber çıktığımız, teri terimize, kanı kanımıza karışan dava arkadaşlarımızı, tökezlediği yerde bırakmanın adı mıdır vefa? Yola çıktıklarımız, yoldan çıkmadıkları sürece, bize yetişemediler diye onları geride mi bırakacağız? Yoksa gerektiğinde koluna girip, o da yetmezse sırtımızda mı taşıyacağız?

Peygamberimizin bırakın dostlarına, düşmanlarına dahi göstermiş olduğu vafakarlığa, kadir kıymet bilmez çağımızın, ne de çok ihtiyacı var. Mut‘im b. Adiy isimli bir Müşrik Peygamberimizi Taif dönüşünde himayesine almıştı, Müslümanlara uygulanan boykotun kakması için de mücadele etmişti. Kendisi Müslüman olmamış ve Bedir öncesinde ölmüştü. Azgın bir İslam düşmanı olmasa da, Dar’un Nedve’de Peygamberimizin öldürülme kararında O‘da bulunmuştu. Ama iyi hasletleri olan biri idi. Bedir esirlerinin durumu hakkında görüşülürken, Peygamberimiz Mut‘im b. Adiy ismini andı ve eğer O sağ olsa ve esirler hakkında aracı olsa idi, hepsini serbest bırakırdım demiştir. Büyük sahabe Hasan b. Sabit, Mut‘im hakkında, onun güzel hasletlerini dile getiren bir şiir yazmış ve Müslümanların hakikate olan vefa borcunun en güzel örneğini ortaya koymuştur.

Günümüzde bırakın bir iyiliği, onca yapılan fedakarlığı ve ihsanı, bir hata ya da kusur dolayısı ile bir çırpıda silen bir topluma nasıl dönüştük? Halbuki, ‘’Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır’’ gibi deyimlerle, kadirşinaslık ahlakını kalıcı kılan bir coğrafyanın çocukları değil miydik?

Hakikate sadakat Hakk’a vefanın bir gereğidir. Bazılarının minnet altında kaldığı kişilere ve onların yanlışlıklarına bağlılığı, onların sapkın ve zalim eylemlerine ortak olmaları ve bunu dostluğun ve vefanın bir gereği zannetmeleri ne kadar büyük bir yanılgıdır. Cahiliye döneminde yaygın olan bu aşiretçilik, kabilecilik anlayışını ifade eden bir şiir, Peygamberimizin dilinde ne güzel de hikmetli bir vefa örneğine dönüvermiştir. Peygamberimiz; ‘’ Zalimde olsa, Mazlumda olsa kardeşine yardım et’’ dediğinde, Sahabe ; mazlumu anladık ama, zalime nasıl yardım edeceğiz? Diye sormuş, Peygamberimiz; onun zulmüne engel olarak cevabını vermiştir.

Vefa, ilerlemeci, aydınlanmacı modernist aklın ayağına dolaşan bir engel gibidir. Zaman algısı sürekli ileriye ve hızla çalışan bu akıl, doğal (ve de yapay)seleksiyon inancı ile, geçmişin hatıralarına sahip çıkmayı, nostaljik bir kusur, aşılması gereken ve tarihe gömdüklerini zannettikleri bir ‘’aşkınlık’’ olarak görürler. Bu hastalıklı motivasyon modern insanı; tek yönlü bir hedefsel çıkmaza sürükleyerek, ulaşmak istediği mevki, servet ve güç uğruna diğerlerini yok sayan bir metaya dönüştürür.

Vefa duygusu ise, geçmişi, geleceği ve anı dairesel bir algı ile yorumlayıp, hayatın akışını değerler lehine yavaşlatan bir motivasyon üretir. Bu tasavvur ile insanlık tabi ilerlemesini sürdürürken tek yönlü ‘’ilerlemeciliğin’’ yıkıcı etkilerinden korunmuş ve yatay, dikey ilerlemenin uyumlu beraberliğini de sağlamış olur.

Bahsi geçen zaman ve varlık algısı bizim tercihlerimizi de belirleyecektir. Çünkü çoğu zaman, vefalı olmak ve öyle kalabilmek, her an bir tercihte bulunmayı gerektirir. Vefakarlık testinden geçebilmek, bazen zor seçenekleri tercih etmekle mümkün olur.

Aynı kökten gelen bir diğer kelime de ‘’Vefat’’ sözcüğüdür. Yani ömrü tamamlamak, ölüm ile, tamama erme arasındaki ilişki çok manidardır. Ölüm bizim için bir yok olma değil, vefalı olup olmadığımızın ortaya çıkacağı yeni bir başlangıç, yerine getirip getiremediklerimizin hesabının görüleceği evre, sadakatimizin sonuçlarını göreceğimiz eşik, bu dünyadaki dostluklarımızın sonuçlarını yaşayacağımız kapıdan geçişin adı…

Yorum Ekle
Yorumlar (2)
Muhammed

20.06.2020

Hocam çok günümüzün en büyük sıkıntısına değinmişsiniz yazılarınız gerçekten çok güzel teşekkür ederiz siz yazmaya biz okumaya devam inşallah okuduklarımızı hayata geçiririz saygılar.
yaşar

03.06.2020

Sözümüze ve özümüze vefalı olmayı başarabilmeyi dilerim. Kaleminize, yüreğinize sağlık.