metrika yandex

TÜRKİYE’DE LAİKLİĞİN UYGULANMASI ÜZERİNE ANALİZLER VE DEİZM

Yusuf YAVUZYILMAZ

Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğun süreçten bu yana devlet-toplum-din ilişkileri açısından en tartışılan kavram laiklik olmuştur. Fransız orijinli olan laiklik kavramının Türkiye’de kendine özgü koşullarda ortaya çıkan uygulaması devlet –toplum arasındaki gerilimin de kaynağını oluşturmuştur. Aslında laiklik tartışmalarının özünde din –devlet ve toplum ilişkilerinin hangi düzlemde anlam kazanacağı sorunu vardır.“Cumhuriyet'in laiklik anlayışı, Fransız eksikliğinden mülhem olduğu için İslam’ın kamusal alanın dışına çıkarılması, etkili yönetici elit ile halk arasında bir güvensizlik ortamının, hatta belli bir karşılıklı tepkisel refleksin doğmasına yol açtı. İşte İslam'ın Türkiye'de problem oluşu böyle başladı ve gelişerek bu güne taşındı. Hala da sürüyor. Bugün katı laik çevrelerde İslam sözü, onun değerlerini yansıtan kelime ve kavramlar büyük antipati ve korku yaratıyor. (1)
 
Kuşkusuz Türkiye’de yaşanan gerilimin kaynağı, siyasal anlamda laikliğin Avrupa’daki uygulamalarından farklı bir seyir izlemesinden kaynaklanmaktadır. Yasin Aktay’ın da yerinde tespit ettiği gibi laiklik bir toplumsal barış projesi olarak değil, devletin dini kontrol aracı olarak araçsallaştırılmıştır. “Türkiye'deki siyasal laiklik Avrupa'dakinden farklı olarak dinler arasında barış, hukuk ve düzen tesis edici bir rolden ziyade, bilhassa İslam'ın ve Müslümanları kontrol etmek üzere işledi, o yüzden barış değil, huzursuzluk etkisi yaptı.(2)
 
Türkiye'de muhafazakar dindar insanların laikliğe, karşıt, soğuk ya da en hafif deyimiyle mesafeli bakmalarının temelinde geçmişteki yaşanmışlıklar vardır. Bugün laikliğe karşı tepkinin kaynağında büyük ölçüde Tek Parti Dönemi pratiğinin sorunlu uygulamaları bulunmaktadır. 
 
Cumhuriyet devrimlerinin en önemli dayanaklarından bir olan laikliğin neden toplumsal zeminde yeteri kadar karşılık bulmadığı ayrıca incelenmesi gereken bir sorundur. Kuşkusuz bu konuda en önemli çalışmaları yapan sosyal bilimci Şerif Mardin’dir. “Türkiye'de milliyetçiliği ve hatta muhafazakar milliyetçiliği anlamanın yolu Kemalizm’in eksik taraflarını görebilmekten geçer. Kemalizm, akla ve kalbe hitap eden bir sosyal etos (değerler bütünü) inşa edememiştir. Kemalizm'in bu başarısızlığı, kendisinin yarattığı ve tam bir başarıya ulaşmış olan Türk milliyetçiliğiyle eklemlenmesine sebep olmuştur. İslam, toplum hakkında zengin bir semboller ve düşünme kalıpları naziresine sahiptir; birleştirici ve bütünleştiricidir. İktidar seçkinleri tarafından İslam’ın bu birleştirici unsurlarına vurgu yapılması, İslam'ın bütünleştirici özelliğinin fark edilmiş olmasından dolayıdır. Muhafazakar-milliyetçi sentezin gerçekleşmesinin en önemli kaynağı budur. 1940 sonrasında
 
Türkiye’de İslam kamusal alanda yeniden görünmeye başlanmıştır. Oysa Türkiye’nin laik entelektüelleri bu yeniden doğuşu; obscurantizmin bilime karşı zaferi, devlet yapısının dağılması ve anarşinin artması olarak yorumlamayı tercih etmişlerdir.(3) Mardin’in araştırması Türk aydınlarının bu konuda ne kadar yetersiz bir anlayışa sahip olduklarını ortaya koymaktadır. Kuşkusuz bu bakışta Türk aydınlarının geniş ölçüde pozitivist formasyon üzerinden dini değerlendirmelerinin büyük etkisi olmuştur. 
 
Kuşkusuz din olayına tek boyutlu bakış din-devlet –toplum ilişkilerinin doğru değerlendirilmesinin önündeki en büyük engellerden biri olmuştur. Tarihçi Şükrü Hanioğlu bu noktaya işaret etmektedir: “Türkiye’de resmî yaklaşımlar tarihi “tekil, tartışılmaz gerçekliği ortaya çıkartma faaliyeti” olarak kavramsallaştırdığı için bunun mümkün olabileceği düşünülmektedir. Hâlbuki “tarih” değil “tarihler” vardır ve tarihçilerin aynı malzemeye bakarak tekil, tartışılmaz bir gerçeği ortaya çıkartmaları mümkün değildir. Ayrıca zamanın ruhu da tarihin nasıl inşa edildiğini belirlemektedir.
 
Kuşkusuz Cumhuriyet elitlerinin laiklik anlayışı sorunun asıl kaynağını oluşturmaktadır. Burada karşılaşılan en temel sorun dinin toplumda ve devletin işleyişinde nasıl bir işleve sahip olması gerektiğidir. Dinin sınırlarının nerede durdurulması gerektiği en çok zorlanılan konu olmuştur.“…
 
İslam'ın sadece siyaset alanından çıkarılması yeterli görülmedi; çünkü siyaset alanından çıkarılabilmesi için onu besleyen diğer alanları da devre dışı bırakmak zorundasınız. Nedir O? Sosyal alandan ve eğitim alanından da dışarı çıkarmak. İşte vakıfların devlet mülkiyetine geçirilmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması, medreselerin kapatılması, diğer inkılapları vs. artık İslam’ın -camilerin ve halkın inanç dünyası dışında - yeni rejimin topyekün aktif hayattan çıkarılması amacına yönelik uygulamaktadır. Bu uygulamaların sonucunda, İslam halk arasında sadece bir kült olarak algılatılmaya çalışıldı. "Din vicdan işidir " sloganı o zaman ortaya çıktı. " insanlar inançlarını kendi zihinlerinde, iç dünyalarında taşıyabilirler, ama bu inanç sosyal alana kesinlikle yansımamalı" şeklinde resmi bir kabul oluştu ve yerleşti. Kıyamet de buradan koptu, hala da kopuyor ve daha uzun süre kopmaya devam edecek" (4) 
 
Kuşkusuz İstiklal Mücadelesi’nin belirli aşamalarında farklı düşünceler egemen olmuştur. Savaş başarıldıktan sonra önceki toplumsal konsensüs ortadan kaldırılarak, laiklik ilkesi etrafında bir dizi değişiklik yapılmıştır. “Sakarya Savaşından sonra-ki Sakarya Savaşı Milli Mücadele’nin ilk büyük ve kesin zaferidir- yavaş yavaş bu İslamcı ve Bolşevik söylemlerin bir kenara bırakıldığını; eskiden doğunun mazlum milletlerin makus talihini değiştirme mücadelesine yönelik ifadeler kullanılırken, artık Batı'yla ilişki kurmaya, Batı medeniyetinin bir parçası olmaya vurgu yapan söylemler geliştirdiğini görüyoruz. Dolayısıyla yeni rejim bu temelde kurulduğuna ve hele Fransız tarzı laiklik ilkesi de çok keskin olarak ana eksen alındığına göre, artık İslam'ın Türkiye Cumhuriyetinin siyasi, hatta toplumsal ve kültürel hayatında bir yeri olamazdı."(5)
 
Sorunun kaynağı aslında militan laiklik uygulamalarıdır. Militan laiklikte devlet dinin ne olduğu, toplum ve devletle ilişkisinin ne olacağı gibi konularda sözü devlete veren bir anlayıştır. Bütün yönleriyle Tek Parti Döneminde görülen militan laiklik uygulamalarının darbelere de kaynaklık teşkil ettiği de unutulmamalıdır. “Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren uygulanan militan laiklik uygulamaları, Cumhuriyetin kurucu elitleri ve devlet ideolojisi ile halk arasında önemli bir gerilim hattı oluşturmuştur. Bugün Türk siyasetinin ana fay hatlarından bir bu bölünmedir. Cumhuriyetin ilanından şu kadar yıl sonra bile bazı kesimlerin hala laikliğin elden gidiyor olması korkusuyla, halktan gelen her siyasal, toplumsal ve kültürel talebi ve bu talebe verilmek istenen her siyasal cevabın laikliğe indirilen bir darbe olarak algılamasıdır.(6) 
 
Hatırlayın Bülent Ecevit, başörtülü bir milletvekili için" burası devlete meydan okunacak yer değildir" gibi sosyolojiye ve Türkiye’nin toplumsal zemini ile alakasız ve kuşkusuz aşağılık bir tepki göstermişti. 28 Şubat sürecinde başörtüsünün laikliğe aykırı olduğu tezi işlenmişti. Laik çevreler İslami kesimden devşirdiği din adamlarıyla örtünmenin İslam’da olmadığı gibi absürt bir gerekçeye sığınmışlardı. 
 
Kuşkusuz laiklik karşısındaki tutum, büyük ölçüde kuruluş dönemindeki işlevinden kaynaklanmaktadır. "Modern Türkiye'nin kuruluş felsefesinin temeli olan laiklik, özellikle kuruluş döneminde dine karşı bir işlev görmüştür. Kuruluş dönemi zihniyetine göre, modern Türkiye'nin önündeki en büyük engel dindarlardır. Bu yüzden dindarlar kendilerinden korunması gereken mürtecilerdir. İşte bunun için muhafazakarlık ve muhafazakarlar yeni kurulan rejimin ötekileri olmuştur." (7)
 
Aslında çözüm demokratik hukuk devleti inşa ederek yepyeni bir toplumsal sözleşme olan Anayasa yapmaktır. Bu toplumsal sözleşmede din ve devlet birbirine karşı mücadele eden iki kuvvet olmaktan mutlaka çıkarılmalıdır. 
 
Türkiye’de laiklik adına uygulanan projenin deizme zemin hazırlayan faktörlerden biri olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü Cumhuriyet modernleşmesinde din devletten tamamen, toplum hayatından ise olabildiğince uzak tutulması gereken bir sistem olarak görülmüştür. Bu durum yetişen nesillerin dine karşı olan kayıtsızlığını daha da artıran bir faktör olarak yaygınlık kazanmıştır. 
 
Cumhuriyet modernleşmesi dini devre dışı bırakıp yerine bilimi ve aklı koyduğunda bu anlayışın deizmle uyuştuğunu kabul etmek gerekir. Çünkü deizme göre Tanrı evreni yarattıktan sonra işleyişine karışmamaktadır. Bundan dolayı fıkıhsız bir din anlayışı oluşturmak ve dini sadece vicdani ve ahlaki bir olgu olarak görmek gerekmektedir. 
 
Öte yandan Batı dışı modernleşme çabaları (Laik hukuk,laik eğitim, laik ekonomi) ancak hayata karışmayan bir Tanrı inancıyla mümkündür. Çünkü fıkhın egemen olduğu bir hayatta deizme yer yoktur. Ya da deizmin egemen olduğu bir sistemde din fıkıhsız bir ahlaki sistem olarak görülmelidir. Ülkemizde devam eden ahlak –din tartışmalarının da bir yönü buraya dayanmaktadır. 
 
Sonuç olarak şunu söylemek gerekir ki, Türkiye’de deizm bir Cumhuriyet modernleşmesi projesidir. Çünkü modern, laik bir sistem kurabilmek için hayata karışmayan deist bir Tanrı ve din anlayışına ihtiyaç vardır. 
 
1- Ahmet Yaşar Ocak, Benden Sual Ederseniz, Cümle yayınları
2- Yasin Aktay, İslam ve Sekülerleşmenin Kaynakları, Tezkire yayınları
3- Şerif Mardin, Türkiye'de Din ve Siyaset, İletişim yayınları
4- Ahmet Yaşar Ocak, Benden Sual Ederseniz, Cümle yayınları
5- Ahmet Yaşar Ocak, Benden Sual Ederseniz,Cümle yayınları.
6- Ahmet Yaşar Ocak, Benden Sual Ederseniz,Cümle Yayınları.
7- Türkiye'de Muhafazakarlık, Ramazan Akkır, Kutupyıldızı yayınları
Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş