Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla
1- Rabbinin yüce adını tesbih et. 2- O ki yarattı ve düzenledi. 3- İstikametini belirleyip yolunu gösterdi. 4- O ki otlağı çıkardı 5- sonra da onu kupkuru, siyah bir çöpe çevirdi. 6- Sana okutacağız ve sen onu unutmayacaksın. 7- Yalnız Allah dilerse unutursun. O, açığı da bilir, gizliyi de. 8- Seni en kolay yola muvaffak edeceğiz. 9- O halde, öğütten istifade edene hatırlat. 10- Huşu duyan (korkan/saygılı olan) öğüt alır. 11- Şâki (günahkâr) olan da ondan kaçınır. 12- O, en büyük ateşe girer. 13- Sonra orada ne ölür ne de yaşar. 14- Doğrusu, mutluluğa ermiştir arınan, 15- Rabbinin adını anıp namaz kılan. 16- Ama siz, şu yakın hayatı tercih ediyorsunuz. 17- Oysa âhiret, daha iyi ve daha kalıcıdır. 18- Bu, elbette ilk sahifelerde de vardı 19- İbrahim’in ve Musa’nın sahifelerinde de.
Sure, yüce Rabbin adını anmayı emrederek başladığı için bu adı almıştır. On dokuz ayettir.
Mekkeli müşrikler, Allah’ın varlığına, yaratıcı ve rızık verici olduğuna inanmaktaydılar. Ancak onlar, Allah’a “Deist” bir mantıkla inanmaktadırlar. Yani onlara göre Allah, âlemi yaratmış ve onu kendi haline bırakmıştır. Bu yüzden Mekkeli müşrikler kendilerine yardım edeceğine inandıkları putlara (sahte ilahlara) dua edip kurban kesmektedirler.
Surede onların bu saçma mantıklarına cevap verilmek üzere, yüce Rabbin, eksikliklerden arındırılarak övülmesi gereken bir ilah olduğu vurgulanır. Hz. Muhammed’in (as) kendisinden vahiy aldığını söylediği Allah, yaratan, düzene koyan, takdir eden ve hedefini belirleyen (yol gösteren) bir ilahtır.
Gerçekten de âlemi yaratıp kendi haline bırakan bir varlığın ilah olması mümkün değildir. Çünkü bu takdirde işi yarım bırakmış, geleceği planlayamamış, onu kör tesadüflerin eline terk etmiş demektir. Eğer böyle olsaydı alemde düzen değil, kaos olurdu. Gerçek ilah, hiçbir işi yarım bırakmaz ve inisiyatifi asla elinden kaçırmaz. Allah, âlemleri yaratıp bırakmamış, Kur’an indirilmeden önce de onu indirdiği zaman da ondan sonraki zamanlarda da âlemleri sürekli hükmü altında tutmuştur.
Allah, yaratıp kendi haline bırakmama hususunda o kadar ciddidir ki, otlağı bile o çıkarır ve onu kupkuru siyah bir çöpe o çevirir. Sonra da onu tekrar yine o diriltir. Bizim için çok değersiz gibi gözüken otlağı bile sürekli hükmü altında tutar.
Aslında Allah’ı gereği gibi tanıyamayan insanların, onun hakkındaki zanları, farklı zaman ve mekânlarda hep benzer olmuştur. Günümüzde de Müslüman olduğunu söyleyen bazı insanların, özellikle laik olduğunu söyleyenlerin, Allah’ı sadece yaratıcı olarak görmeleri “dünya işleri” olarak tabir ettikleri alana karıştırmamaları hangi kafa yapısına sahip olduklarını göstermesi bakımından ilginçtir.
Mekkeliler, Kur’an’ın Hz. Muhammed’e (as) Allah’tan geldiğine inanmıyorlardı. Bu nedenle zaman içerisinde söylediği sözleri unutacağını düşünmekteydiler. Ayrıca Hz. Muhammed de (as) kendisine gelen ayetleri ezberleyememek ve unutmaktan endişelenmektedir. Surenin, adeta bu ikinci bölümünde gerek Mekkeli müşriklerin boş beklentilerine, gerekse Hz. Muhammed’in (az) gereksiz endişelerine cevap olmak üzere, Kur’an’ın ona okutulacağı ve onu unutmayacağı, ancak Allah unutturmayı dilerse unutacağı söylenir. Bu ayetlerden de anlaşılmaktadır ki, Muhammed (as) bunları kendisi uydurmamış veya bir başkasından işitmemiştir. Kur’an ona âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş ve hiçbir ayeti unutturulmamıştır.
Yeri gelmişken bazı insanların yedinci ayetten hareketle, Hz. Muhammed’e bazı Kur’an ayetlerinin unutturulduğunu zannettiklerini hatırlatmak isterim. Hâlbuki ayette anlatılmak istenen, iddia edilenin aksine, Allah dilemediği için Muhammed’in (as) ondan hiçbir şey unutmadığıdır.
Allah, Muhammed’e (as) vahy ettiği Kur’an’ı unutturmadığı onu hafızasında topladığı gibi, mücadelesinde de en kolay yola iletecektir. O kolay yol ki, hatırlatmanın fayda vereceği kimselere hatırlatmaktır. Zaten ondan, sadece sakınanlar öğüt alacaktır.
Hz. Muhammed (as) mücadelesinin bu başlangıç döneminde söz anlamazlara takılıp kalmak zorunda olmayacaktır. Bilakis o, tebliğ ve davetin ilk günlerinde öğüt almaya müsait olanları tercih edecek, öğüt almak istemeyenleri ise Allah’a havale edecektir.
Bugün bize, tebliğ konusunda genellikle bir insana yüzlerce defa gitmemiz, belki en ummadık bir anda inanması ihtimalinden dolayı öğütlenip durmakta, misal olarak da Resulullah’ın (as) Ebu Cehil’e kırk defa gittiği anlatılmaktadır. Hâlbuki ne Muhammed’in (as) ne de bizim, anlatılanlara kulaklarını tıkayan ve aslandan ürkmüş yaban eşeği gibi İslam’dan kaçanlara ne ayıracak boş vaktimiz ne de harcayacak enerjimiz vardır. Biz, sahip olduğumuz her türlü imkânı söz anlamazlara harcamak yerine, İslam için kazanç hanesine yazılacak kişilere ayırmalıyız.
Zaten, Allah’ın ayetleri karşısında öğüt alacak olanlar paylarına düşeni alır, şâki olanlar ise ondan kaçınırlar. Bunlar, ateşe girmekten kendilerini kurtaramazlar ve ateş içinde ne ölür ne de yaşarlar.
Buradan anlaşılması gereken sadece ferdi tebliğ (tek tek kişilere yapılan davet) değildir. Bir bütün olarak Hz. Muhammed’in (as) takip ettiği İslami mücadele yönteminin de (yani siret ve sünnetin de) en kolay yol olduğudur. Gerçekten de tüm insanlık tarihi boyunca bir insanın ömrünün sadece üçte birine sığan, fikrî ve fiilî gelişimini aynı anda gerçekleştiren sadece Hz. Muhammed (as’ın) devrimidir.
Allah, resulü Muhammed’e (as) toplumu en kolay yoldan dönüştürmeyi nasip etmiştir. Ancak bu kolaylık, ciddi zorluklara dayanmayı da gerekli kılmaktadır. Onun başarısının sırrı belki de burada gizlidir. Yani görünüşteki zorluklara dayanmak ve insanların göze alamadıklarını göze almak onun takip ettiği eşsiz bir yoldur. Onun takip ettiği en kolay yolun iki basit ilkesi vardır: “İman ve Cihat”
Resulullah’ın (as) takip ettiği yol, Müslümanlarca bilinmektedir ve ondan başka hiçbir yol, İslami mücadele verenleri başarıya ulaştırmayacaktır. Başka yöntemler, zahiren başarılı olsa bile içi boş, İslami ruhtan yoksun ve Müslümanları İslam’dan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
İnkâr ederek kaçınanın aksine, mutluluğa ermiştir kötülüklerden arınan, Rabbinin adını anıp namaz kılan.
Ama insanlar genellikle dünya hayatını tercih ederler. Hâlbuki ahiret hayatı daha iyi ve daha süreklidir. Bu sözler ilk sahifelerde, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde de yazılıdır. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (as) kadar gelen tüm elçiler aynı dini, yani İslam’ı (Tevhit, Risalet ve Ahiret inancını) getirmişlerdir. Onlar tek bir dinin hatırlatıcısıdırlar. Peygamberler, türedi birer elçi olarak her defasında farklı farklı din getiren, birbirini tutmaz sözler söyleyen kişiler değillerdir.
TÜRKİYE VE İRAN / Ümit AKTAŞ
09.03.2026
NATO, Malatya'ya patriot yerleştiriyor
10.03.2026
KÜRESEL DÜZENİN SONBAHARI
15.02.2026
Surelerin Mesajları: ÂLÂ SURESİ - 8 OSMAN KAYAER 09.03.2026
Teslimiyetin maskesi; mezhepçilik DERVİŞ ARGUN 16.03.2026
İRAN VE BÖLGESEL TAHLİL SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 22.02.2026