Tarih Dersleri / Mezopotamya Kürt Cumhuriyeti Türkmenleri...

Selâmlaşma dışında hiç konuşmamışlardı…

Batan güneşin kızıllığı Dicle’nin bulanık sularına vururken akşam namazını kıldılar.

Yaşları sekseni geçmiş, saçları sakalları ağarmış, yüzleri kırışmış, gözlerinin derinliklerinde hüznün koyu gölgeleri dolaşıyordu.

Nereden başlayacaklarını bilememenin iç sıkıntısı yüzlerine yansıyordu. Okul hayatları birlikte geçmiş, aynı odayı paylaşmışlardı. Birbirlerinin anne babalarını tanırlar, ziyarete gider, evin çocuğu gibi rahat hissederlerdi kendilerini.

Tarihin garip seyri, olayların sürüklemesi ile ayrı düşmüşler, uzun yıllar hiç görüşmemişlerdi.

Selahaddin’in torunu son Sultan- Halife’nin ülkesi Haçlılar tarafından kuşatılmaya, Müslüman orduları bozgunlar yaşamaya, topraklar işgale uğramaya, büyük göç fırtınaları kopmaya başlamıştı.

Bir Kürt ve Türk büyüğü olarak öncü Müslüman-Mümin kişilikleri, sorumluluk alma bilincini hep diri tutmuştu. Olayların gelişmelerin hiç gerisinde kalmamışlardı…

Günler döndürülmeye başlanmıştı. Yüzyıldan uzun bir süreçte çözülmenin emareleri daha net görülüyordu. Coğrafik keşifler, yeni ticarî su yollarının kullanılmaya başlanması, makineleşme, fabrikasyon ürünlerin geleneksel üretimi bitirmesi, silah sanayi ve benzer gelişmeler, kilisenin gücünün kırılması ile tarih yeni bir dönemin eşiğine gelmişti.

Hasılı, İslâm ümmetinin koruyucu şemsiyesi olan koca ülke, başşehirine kadar işgal tehlikesi altındaydı. Şehirler düşüyor, Müslüman ahali katlediliyor, evleri yağmalanıyor, kadınlar/ kızlar kirletiliyor, canını kurtaranlar  henüz işgal edilmemiş beldelere göç ediyordu.

Halife yalnız ve çaresiz; ordusu gücünü, yöneticiler özgüvenini kaybetmiş, savaşlar insan gücünü azaltmış, ekonomi bozulmuş, yer yer kıtlıklar ve hastalıklar baş göstermişti. ”Kaht-ı Rical” eksikliği kendini şiddetle hissettiriyordu.

Hepsinden önemlisi manevî sıkıntılar, ahlâkî çözülmeler, kişilik kırılmaları, zamanı okuyamamak, geleceğe ilişkin varsayımlar üretememek, kör bir tevekkül… Baştan başa değerler sökümü…

Yöneticiler, şairler, âlimler, askerler, düşüşün suçlusu olarak dinlerini, hayat tarzlarını, kıyafetlerini görmeye başlamışlar… Madde medeniyetinin yükselişini büyük bir şaşkınlıkla izlerken, beldelerini talan eden işgalci Batılı güçlere aşık olmuşlar. Kurtuluşun her yönüyle onlara benzemekten geçtiğine inanmışlar.

Şehirler beldeler bir bir düşmüş, sultan halifenin başşehiri de üç-beş sene önce  yüzbinlerce şehit verilerek durdurulan  Haçlı güçleri tarafından işgal edilmişti…

Darmadağınık, plansız projesiz koordinesiz; guruplar halinde başkaldırı başlamıştı. Nerede durduğu neye inandığı belli olmayan birtakım elebaşılar, milisler, zabitler, eşraf, şairler, âlimler… Şehirlerin ileri gelenleri, tüccarlar, muallimler, can havliyle mücadele yolları aramışlar… Herkes kendi can derdine düşmüştü…

Ruhunu, cemaatini  kaybetmiş camiler yeniden dolmaya başlamıştı. Vaizler, müftüler, halkın dilinden anlayan kumandanlar, atabeyler, aşiret reisleri, şairler halkı galeyana mücadeleye çağıran nutuklar irat etmişlerdi…

Ne var ki ayrılık çıbanları, hasta ülkenin bedenini sarmaya başlamıştı.

Sultan-Halife iyi bir insandı. Sade bir hayatı vardı. Seleflerinin aksine zayıflamış, değerleri aşınmış, buhranların adeta fışkırdığı bir dönemde ülkenin başına geçmişti. Acılı, sıkıntılı, meselelerin altında bunalmış, kime nasıl güveneceğini bilemeyecek kadar da yalnızdı. Ülkesi, dümeni kilitlenmiş bir gemi gibi kontrolden çıkmış sürükleniyordu.

Dicle’nin kıyısında yıllar sonra oturmuş iki dava arkadaşı, keskin suskunlukla birbirlerinin gözlerine bakarken, acıların yıkımların katmerleştiği mazilerini yeniden yaşar gibiydiler…

Türkmen Beyi söze girdi:

“Devletimiz gücünü kaybetmeye başlayınca, “Müslümanlar”, “İslâmlar” olarak bilinen bir sürü adam başka bir şey olduğunu hatırladı.

İslâmlar gitmiş, Kürtler Araplar Türkmenler Farslar gelmiş. Ruhu Allah’a, bedeni toprağa ait insanlar, kanlarının daha kırmızı ve daha kutsal olduğunu söylüyorlar…  

Bunun daha büyük bir tehlike olduğu üzerinde hemfikir değil miydik seninle?”

Kürt Beyi, tepeden bir bakış fırlattı. Sert olmasa da katı sözler etmek geçti içinden. Yıllar öncesinin başka tartışmaları  olsaydı fırtınalar koparabilirdi. Ama şimdi?...  Hayal kırıklıkları yaşamasa, ihanetler yalanlar görmese, sözleriyle savaşları kazanabilecek marifetteydi…

“Evet, hemfikirdik”

“Bugün de hemfikir miyiz?”

“Biraz düşünmek lâzım.”

“Zor mu geldi, Müslüman olmanın gereğini yerine getirmek? Niye ayrıldık? Birlikte mücadele edeceğimiz üzerine sözlerimiz yok muydu.” Halifeciler Kurtuluşçular olarak ikiye ayrıldık hemen.

Kısa yoldan sonuca varmak kolay geldi birilerine ama sana ne oldu?

İslâm’la uzaktan yakından ilgisi olmayan adamların yanına nasıl gittin. İslâm’ı, ulusçu davalarına hizmet ettiği  sürece kabul eden bu adamlar; senin kavminden olduğu için makbul hale mi geldi?”

“Ülke yanıyordu. Herkes can derdine düşmüş. Böylesi perişanlık içimi yakıyordu.

Ortaya çıkan başka kimse yoktu ne yazık ki… Devlet güçlüyken kahramanlık, vatanseverlik, bağlılık yarışına girenler, girecek delik arıyorlardı.

Kurtuluş mücadelesi başlatan bir kısım kumandanlar, asker topluyor, kışlaları kontrol altına alıyor, vilayetlerin gelirlerine, ambarlardaki zahirelere el koyuyorlardı.

Karışık duygular yaşanıyordu. Halife yanlıları bunlara kuşkuyla bakıyorlardı. Kurtuluşçular, her defasında halifeye bağlılıklarını ifade ediyorlar, dindar şairlerini, hocalarını camilere gönderiyordu.”

 

”Ne oldu peki? Bütün gücünle arkalarında durdun. Camilerde coşkun ırmaklar gibi vaaz verdin. Halkın kuşkularını giderdin.

İşgal altında bile ayrışma yok muydu? Madem herkes Halife’ye bağlıydı, neydi bu ikilikler. Yalanlar. Gücü/silâhı kardeşlerine karşı kullananlar. Cinayetler…”

Fikirleri ve zikirlerini bilmeme rağmen; sefere gidecek gençlerimize durun demedim. Kürt gençlerinin kanı ile Türkmen gençlerinin kanı topraklarımızı sulamadı mı?

Söylenecek ne çok şey var… Ne çok acı var…

Kurtuluşun bedelini beraber ödemedik mi?

Kürtçe ağıtlar Türkçe ağıtlarla gökyüzüne yükselmedi mi?

Türkmen dağları, ovaları, kaderini bu topraklara bağlamış Türkmen gençleri

Her daim itidal çağrısı yapan Türkmen aksakalları

‘Birlikte rahmet ayrılıkta azap vardır’ nasihatını dilinden düşürmeyen Türkmen hocaları

Kız alıp veren Türkmen obaları

Annelerin, bebelerinin kulaklarına fısıldadıkları Türkçe ninniler

Ne zaman düşmanınız oldu?

Türkmen boyları, atabeyleri, önderleri; Müslüman Kürt Halife’nin sancağı altında yaşamayı seçtikleri için mi ayrılıkçı hainler oldu?

Dünün Haçlıları  bu günün medeniyet dağıtıcısı Amerika Avrupası dostunuz, kıbleniz

Biz bölücü mü olduk.

Halife’ye bağlılık yemini edenlerin ilk işi, Halife’nin itibarını yerle bir etmek olmadı mı?

Ne oldu da bir gecede her şey buharlaştı.

Silindik bir anda tüm kayıtlardan.

 Dağlarımız ovalarımız, ninnilerimiz türkülerimizden

Analarımızın dili Türkçemiz, isimlerimizden

Dağlarımıza “Ne Mutlu Kürtlüğün Kıymetini Bilene ”  yazıyorlar

Ulus devlet olundu ya! Üzerinde şehitlerimizin kanı olan “Bayrağımızı” bile Kürtleştirdiniz

Dağlarımız şehirlerimiz ve köylerimizin isimlerini değiştirdiniz

Türkmenistan dağları, Türkçe ninnilerimiz, kaderini Müslüman Kürt Halife’ye bağlamış Türkmenler sizin düşmanınız değil!

İnsan ve Müslümansanız gereğini yapmalısınız

“En iyi Türkmen ölü Türkmendir!” diyor ve gülüyor gençleriniz

Ne yapalım, bizi de Allah yarattı! Biz de insanız. Bizim de kanımız kırmızı

Düşmanı kovduk sandık boşunaymış, yel değirmenleriyle savaşmışız…”

Gizleme gereği duymaksızın sesli sesli ağladılar...

17.10.2021, Kardelen/Ankara

M. Yavuz AY

 

 

Paylaş