fesleğen ilginç bir bitkidir.
uzaktan bakarsınız, öyle aman aman bir güzelliği yoktur.
gül gibi kendisini ortaya atmaz. renginden, görüntüsünden dolayı kimse başına toplanmaz.
ama kokusu vardır.
hem de öyle bir koku ki, yanından geçerken bile elinizi üzerine sürmek istersiniz.
çünkü fesleğen uzaktan kokmaz.
temas ister.
elinizi üzerinden geçirirsiniz.
başını okşarsınız.
sonra elinizi burnunuza götürürsünüz.
işte o zaman anlarsınız.
fesleğen oradadır ama kokusunu ancak temas edene verir.
dindarlık da biraz böyle değil mi dost?
uzaktan bakınca çok şey görüyoruz.
camiler.
minareler.
kitaplar.
konuşmalar.
konferanslar.
hocalar.
dernekler.
vakıflar.
ekranlar.
paylaşımlar.
ayetler.
hadisler.
binlerce, milyonlarca kelime…
ama insanın aklına bir soru takılıyor:
bu kadar din konuşuluyor da neden insanın içi hâlâ bu kadar kuru?
işte burada durmak lazım.
çünkü belki de problem dinin az anlatılması değildir.
dinin çok anlatılıp az yaşanmasıdır.
biz dini anlatmayı, bazen dini yaşamanın yerine koyduk.
bilgiyi imanın kendisi sandık.
dindarlığı da bilgi miktarıyla ölçmeye başladık.
kim ne kadar biliyor?
kim ne kadar okuyor?
kim kaç kitap bitirmiş?
kim hangi hocayı takip ediyor?
kim hangi ayeti daha güzel açıklıyor?
kim sosyal medyada daha etkileyici konuşuyor?
bir de arkasına devasa bir kitaplık koydun mu tamam.
dindarlığın dekoru hazır.
ama insanın gönlüne dokunmak başka bir şey dost.
kitaplığın büyüklüğü insanın içindeki boşluğu göstermez.
çok kitap okumak kötü değil elbette.
ama insan bazen kitapların arkasına saklanabilir.
dinin insanı dönüştürmesi gerekirken,
biz dini kendimizi anlatmanın malzemesi hâline getirebiliyoruz.
böyle olunca da ortaya tuhaf bir şey çıkıyor.
dindarlık var.
ama kokusu yok.
söz var.
ama hâl yok.
bilgi var.
ama hikmet yok.
görüntü var.
ama temas yok.
akıl ikna oluyor ama gönül ikna olmuyor.
çünkü insan sadece anlatılanla değişmiyor.
insan gördüğüyle değişiyor.
dokunduğuyla değişiyor.
kendisine yapılanla değişiyor.
bir insanın hayatında güzel bir insanın varlığı, bazen yüzlerce sayfalık dini bilgiden daha dönüştürücü olabilir.
bugün sanal dünyanın bize sunduğu en büyük imkânlardan biri aynı zamanda en büyük imtihanlarımızdan biri oldu.
herkes konuşabiliyor.
herkes anlatabiliyor.
herkes kendisini gösterebiliyor.
birkaç kamera, biraz ışık, iyi bir dekor, düzgün bir ses…
sonra karşımızda “dindarlık” anlatılıyor.
insanlar da izliyor.
seyrediyor.
beğeniyor.
paylaşıyor.
ama seyirci olmakla muhatap olmak aynı şey değildir.
bir insanı ekrandan izlemek başka, onun hayatına dokunmak başka.
ekran sana görüntü verir.
temas ise sorumluluk.
ekran seni seyirci yapar.
temas seni taraf yapar.
ekranda bir mazlumun hikâyesini dinlersin.
üzülürsün.
birkaç dakika sonra başka videoya geçersin.
ama o mazlum kapına geldiğinde mesele değişir.
işte orada iman bilgiden çıkar, bedel hâline gelir.
çünkü gerçek dindarlık biraz da bedel ödemeyi göze almaktır.
sofrandan eksiltmektir.
zamanından vermektir.
rahatından vazgeçmektir.
birinin derdine ortak olmaktır.
din, insanın hayatına dokunmaya başladığı yerde bilgi olmaktan çıkar; hâl olur.
ordamısın müslüman,şehrin fukarası yok semtlerinde ,
etrafı yüksek korunaklı duvarlarla çevrili varsılarıyla birlikte olunca
hangi fukara gönle temas edecek yakınlık kurabilir ki…
yani derim ki dost;
dindarlık, insanın Allah ile kurduğu ilişkinin insanlara yansıyan tarafıdır.
Allah’ı seviyorsak bunun bir kokusu olmalı.
Allah’tan korkuyorsak bunun bir adaleti olmalı.
Allah’a güveniyorsak bunun bir merhameti olmalı.
ahirete inanıyorsak bunun dünyadaki davranışlarında bir karşılığı olmalı.
yoksa bütün bunlar sadece kelime olarak kalır.
fesleğen gibi düşün.
“ben kokarım” diye bağırmaz.
kimseye kendisini pazarlamaz.
reklam yapmaz.
ama yanına gelen anlar.
sahici olan kendisini ilan etmek zorunda değildir.
sahici insan da öyledir.
fazla konuşmaz.
kendisini sürekli anlatmaz.
“ben şöyle dindarım, böyle müminim” diye dolaşmaz.
ama bir mazlum onun yanında kendisini yalnız hissetmez.
bir yetim onun yanında başını eğmez.
bir fakir onun sofrasına otururken mahcup olmaz.
bir çocuk onun yanında korkmaz.
bir günahkâr onun yanında insanlığını kaybetmez.
çünkü o insan bilir:
ben de Allah’ın kuluyum, karşımdaki de.
işte burada dindarlık başka bir anlam kazanıyor.
üstten aşağıya bakan bir dindarlık değil.
yan yana duran bir kulluk.
başkasını küçülterek kendisini büyütmeyen bir iman.
çünkü Allah katında büyüklük, insanlara tepeden bakmakla değil, kullukla ilgilidir.
bizim meselemiz belki de tam burada.
dini anlatacak insan çok.
ama dini üzerinde taşıyacak insan az.
konuşacak insan çok.
ama susacağı yerde susacak insan az.
fetva verecek insan çok.
ama birinin yükünü omuzlayacak insan az.
kitap tavsiye eden çok.
ama bir insanın elinden tutan az.
oysa bazen bir el, bin cümleden daha güçlüdür.
bazen bir sofra, yüz konferanstan daha fazla şey anlatır.
bazen bir özür, saatlerce anlatılan ahlaktan daha ikna edicidir.
bazen bir insanın hakkını savunmak, bütün dini konuşmalardan daha güçlü bir tebliğdir.
çünkü insanın gönlü sözün sesini değil, sözün hayattaki karşılığını arıyor.
toplum da böyle değişir zaten.
yukarıdan emirle değil.
ekrandan sloganla değil.
insandan insana.
evden eve.
sofradan sofraya.
gönülden gönüle…
yavaş olur.
sessiz olur.
bazen kimse fark etmez.
ama kök salar.
kalıcı değişim, insanın hayatına dokunan değişimdir.
bunun için belki de bugün daha fazla konuşmaya değil,
daha fazla temas etmeye ihtiyacımız var.
bir insanın elini tutmaya.
gözünün içine bakmaya.
derdini dinlemeye.
kapısını çalmaya.
sofrasına oturmaya.
soframıza oturtmaya.
haksızlığa uğradığında yanında durmaya.
kimsesiz kaldığında kimsesi olmaya.
ve bütün bunları yaparken “ben ne kadar dindarım” diye kendimize bakmak yerine,
“ben Allah’ın kullarına ne kadar dokunabiliyorum?”
diye sormaya…
çünkü belki de kıyamet günü bize sadece ne kadar bildiğimiz sorulmayacak.
bildiğimizle ne olduğumuz da sorulacak.
ve belki asıl mesele de bu.
dinin bilgisine sahip olmak kolay.
dinin insanı olmak zor.
fesleğen de öyle.
güzel görünmek için uğraşmaz.
konuşmaz.
kendini anlatmaz.
ama bir el ona dokunduğunda kokusunu verir.
dindarlık da biraz böyle olmalı dost.
dokunacaksın.
insana.
hayata.
yaralıya.
yalnız olana.
ötekine.
sana benzemeyene.
hatta seni sevmeyene bile…
çünkü Allah’ın dini, yalnızca bizim sevdiğimiz insanlara karşı güzel davranma dini değildir.
asıl imtihan, elimizin uzanmasını istemediğimiz insana karşı da insan kalabilmektir.
işte o zaman dindarlık kokar.
o zaman din, kitap sayfalarından çıkıp hayata karışır.
o zaman akıl değil sadece,
gönül de etkilenir.
ve insan sen gittikten sonra bile seni hatırlar.
“iyi ki karşıma çıkmış” der.
işte dost,
bence dindarlığın en güzel tarifi budur:
sen gittikten sonra bile bir insanın gönlünde Allah’a dair güzel bir iz bırakabilmek.
gerisi biraz söz.
biraz görüntü.
biraz da gürültü…
fesleğen gürültü yapmaz.
ama kokar.
keşke bizim dindarlığımız da biraz daha fesleğen gibi olsa.
"Savaşa Hayır" İnisiyatifi Kuruldu
23.09.2026
GENÇLERİMİZ NEDEN EVLENEMİYOR? / AHMED ALGAN
13.09.2026
Fatma Betül’ün Suçu Ne? Şakir ÇALIŞKAN 04.10.2026
MERHAMET! EY MERHAMET! AYTEN DURMUŞ 02.10.2026
Bilmek Ağrısı ESRA DURU 02.10.2026
Ahlak ve İnsan YUSUF YAVUZYILMAZ 04.10.2026
Servet Çok, Sermaye Yok MUHSİN GANİOĞLU 05.10.2026
fesleğen gibi bir dindarlık MUSTAFA AKMEŞE 08.10.2026
Mekke İttifakı Test mi Ediliyor? AHMET GÜRBÜZ 23.09.2026
Korkak Ebeveynlik FEYZULLAH AKDAĞ 10.09.2026
Dinlemek/İşitmek RAMAZAN BEYHAN 11.09.2026