bir ayrılık hikâyesidir dindarlık
bana bir şey söyle müslüman, o şey bizden ayrılmasın.
mümkün mü?
insan, sahip olduklarının kendisine ait olmadığını,
yalnızca bir müddetliğine emanet edildiğini zamanla öğreniyor.
ölümle, hastalıkla, yoksullukla, zamanla ayrılıyoruz sevdiklerimizden.
buna sabır diyoruz. dindarlık da biraz bunun farkındalığıdır elbette.
ama ben dindarlığın daha çok, elimizden zorla alınanlardan ziyade,
o ara elimizdeki sahip olduklarımızı
Allah'ın rızasını gözeterek kendi irademizle ayrıldıklarımızda
daha görünür olduğuna inanıyorum.
kalbinin istediğiyle Allah'ın razı olacağını düşündüğün şey arasında
bir tercih yapmak zorunda kalırsın.
sevdiğin halde Allah'ın rızasını gözeterek vazgeçmek,
ayrılmak istemediğin halde kaybetmekten başka bir şeydir.
birinde hayat senden alır, diğerinde sen hayatından bir şeyi Allah için çıkarırsın.
derim ki, dindarlık biraz da budur.
çünkü insan yalnızca kaybettiklerine sabrederek değil,
vazgeçebildikleriyle de esas kendini anlatır.
bir de şu infak meselesi var ki ah!
al-i imran suresi 92. ayette rabbimiz,
sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe erişemeyeceğimizi bildiriyor.
bakın, sevdiğiniz şeylerden diyor.
yani artık kullanmadığınızdan, gözden çıkardığınızdan,
eskidiği için bir köşeye bıraktığınızdan değil.
kıymet verdiğinizden, elinizde tutmak istediğinizden, ayrılması halinde yokluğunu hissedeceğinizden...
vereceksin dost!
ama sevdiklerinden vereceksin.
yoksa dolabın en arkasında unutulmuş, çatı arasında ıskartaya çıkmış,
artık işine yaramayan bir şeyi dağıtmak, her zaman infak değildir.
bazen yalnızca kendine yer açmaktır. fazlalığından kurtulmanın adıdır.
ben kaç muhacir evi döşedim arkadaş veya giydirdim diyenler orada mısınız?
sahi verirken hele bi deyin içiniz yandı mı?
yoksa oh be kurtulduk hayırlısıyla diyerek bi rahatlık mı çöktü üzerinize...
bir başkasına verdiğin şeyin senin hayatında hiçbir karşılığı yoksa,
hangi ayrılıktan söz edeceğiz?
oysa infak, insanın gönlünde de bir yerinden eksiltir.
çünkü verdiğin şey kıymetlidir.
sen onu seviyorsundur. belki kendin kullanacaksındır,
belki çocuğuna alacaksındır, belki yarın bir ihtiyacına ayırmışsındır.
alın terinin karıştığı ve emek emek biriktirdiğin paran vardır ve seversin dost valla!
zordur sana ait oldugunu zannettigin birikimini rıza gözeterek vermek
sessizce vermek
bir başkasının ihtiyacını kendi ihtiyacının önüne koymak...
işte orada ayrılık düşer gönlüne.
ve her ayrılık bir hüzün taşır.
her vazgeçiş biraz can yakar.
zaten canımızı hiç yakmayan şeyden vazgeçmenin neresi fedakârlık?
belki de bu yüzden ibadet yalnızca yaptıklarımızdan ibaret değildir.
yapabilecekken yapmadıklarımız, tutabilecekken bıraktıklarımız,
alabilecekken almadıklarımız da vardır.
ben dindarlığı biraz da böyle anlıyorum.
her şeyden mahrum kalmak değil,
her şeye sahip olabilecekken her şeyi kendine ait saymamak.
kaybettiğinde sabretmek güzel elbette.
ama bazen daha güzeli,
kaybetmeden önce verebilmek,
o ayrılmadan önce ayrılabilmek, sevdiğin halde Allah için vazgeçebilmektir.
çünkü kendi istegimizle Allah rızası için ayrılıklar eksiltmez insanı.
aksine, insanı kendine ve rabbine yaklaştırır.
ve belki de gerçek dindarlık,
tam da o ayrılığın içinden geçerken belli olur.
ökkeş bi iç geçirdi
bir ayrılık hikayesidir dindarlık dedi
sonra
sevdiklerinizden vermek nasıl bir duygu diyorum…
sahi hele bi söyle müslüman, ne dersiniz?
diye ekledi. sustu..
paylaşmaya değer gördüğünüz yazılarımın dilediği kısmı dahil dostlarınıza ikrama açıktır.
bir gönle daha temas etmek iyidir. valla!
Yorumlar
0