metrika yandex

Elmas Sömürge Türkiye Duruşmaları – 13

Mehmet Yavuz AY

17.06.2021

Önceki bölümde (12) Falih Rıfkı’nın katı bir tarafgirlikle, yine masa başı üretimi olduğu gözden kaçmayan, belgelerden ziyade birtakım anekdotlara, kulis bilgilerine dayanan, doğrulanması mümkün olmayan ikili konuşmalar üzerinden ürettiği açıklamalara yer verdik. Katı Kemalist bakış açısıyla liderinin her yönüyle mükemmel hatta mutlak bir yüce varlık olduğunu ispatlama gayretleri görülüyor.

Her şeyden önce insanın mutlak bir varlık olmasının mümkün olmadığı tarihî bir hakikattir. Liderler de dahil insan sınırlı bir varlıktır. Doğruları yanında yanlışları da barındırır. Bu durum haklı olduğu yönlerini görmemizi de engellememeli…

Söz konusu yazı dizisini okuyanlar içinden dikkatli bir okuma yapmayanlar, alıntı yapılan görüşleri bizim görüşlerimiz gibi algılayabilmektedir. Biz hakikatin yanında tarihin karanlık yönlerine ışık tutmayı arzu ediyoruz. Peşin aşk ve nefret ikilemi içinde değiliz. Adalet, bir şeyi yerli yerine koymak olduğuna göre onun peşinde olmak haysiyet borcumuzdur. Yalanlara bulanmış tarihsel gerçekliklerin ötesine geçerek hakikati bulmak uzun ve meşakkatli bir iştir. Sabır, direnç ve kararlılık istemektedir.

Enver Paşa’nın kötülenmesi… Vahidüddin’e yaklaşma çabaları ve sonrası…  Balkan Harbi ve Suriye cephesindeki bozgunlar… Vahidüddin’e söylettirilen sözler… Çanakkale’den, olmayan bir kurtarıcılığın devşirilmesi… Sadaret ve kabine için istekler… Her şeyin kontrolünü isteme… Tüm nazik konuların hakikati için gayriresmî hatıraların büyük önemi vardır. Falih Rıfkı’nın önceki bölümlerdeki iddialarına başka kaynaklar ne demektedir. “Ali Ulvi Kurucu’nun “Hatıralar”ında yer alan bilgilere bakalım:

Tarihî şahsiyetleri anlatan Ali Ulvi Kurucu’nun, “Hatıralar”ında yer verdiği isimlerden biri de Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’dir. Mustafa Sabri Efendi , Mustafa Kemal’in Padişah tarafından Anadolu’ya gönderilmesi hadisesine dair hatıralarını Ali Ulvi Kurucu’ya şöyle anlatmış:

“Padişahın Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya göndereceğini kestirince, bir din borcu olarak, kendisiyle görüşmek  ve buna mani olmak istedim. Çünkü endişelerim vardı. O ana kadar elde ettiğim bilgiler de bu endişelerimi kuvvetlendiriyordu. Miralay Sadık Sabri Bey’in  ve arkadaşlarının tahkikatı da bu yöndeydi. Beni ikaz etmişlerdi.

‘Padişahım, eğer bu iş için  muhakkak bir paşa gönderilecekse, karar verdiyseniz, başka bir paşa bulalım’ demek istedim. (s.57)

(…) Sonra meseleyi padişaha açtım. Bahse girdik. Söz uzadı. (…) Yatsı oldu. Namazı kıldık.

Padişah, devamlı şöyle diyordu :

‘Efendi hazretleri, vaziyet belli; ben vatanımı kurtarmak istiyorum, ne pahasına olursa olsun, vatanımın kurtulmasını istiyorum. Efendi hazretleri, anlaşılıyor ki siz, saltanatımın tehlikeye düşeceğinden korkuyorsunuz. Onu korumamı istiyorsunuz…’ Bunun üzerine:

“Efendim, benim endişem, sizin saltanatınız için değildir. Bugün saltanatınızın temsil ettiği dinimiz içindir. Bendeniz, din gider diye korkuyorum. Saltanat giderse, yerine bir saltanat daha bulunur. Fakat din giderse, yerine bir din daha gelemez. Benim korktuğum budur.

(…) Siz bu dinin halifesi, ben de şeyhülislâmıyım. Din cihetinden, sizin kadar ben de mes’ulüm..” filan dedim.

Baktım, padişahın  Mustafa Kemal’e tam itimadı var. Bana:

‘Yanlış  anlıyorsunuz, suizan ediyorsunuz, benim onunla teşrik-i mesaim oldu. Fikrine, zihnine, zekâsına güveniyorum.(s. 58) Efendim, orduda bizi anlayan, memleketin dertlerini bilen insan… Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ…”

Baktım, Padişah durmadan böyle diyor, ‘âteşin bir zekâ...’Anladım ki artık son sözü söyleyip konuşmayı bitirmek lâzım. (…) Aleyhissalâtü vesselâm efendimizin Veda Hutbesi’ndeki son sözleri malumunuzdur. Ben de onun: Allah’ım tebliğ ediyorum, ruhumun feryadını, imanımın sesini, insanlığa tebliğ ediyorum, dediği gibi, vazifemi yapıyorum.

(…) Gel zaman, git zaman, neler oldu! Vatanımızı terk etmeye mecbur kaldık. Birlikte, İskenderiye’ye, Mekke’ye, Taif’e gittik. Sonra padişah ve maiyeti  İtalya’ya, biz Romanya’ya yerleştik...” (s. 59)

Ali Ulvi Kurucu, Mustafa Sabri Efendi’yi şöyle tarif eder:

“Mustafa Sabri Efendi, çok akıllı, zeki, basiretli ve uzak görüşlü bir insandı.(s. 61)

“Hatıralar”da bahsedilen şahsiyetlerden birisi de Miralay(Albay)  Sadık Sabri Bey’dir:

“Kahire’de çokca görüştüğümüz ve kendisinden istifade ettiğimiz büyüklerimizden biri de Sadık Sabri Bey idi.  Miralay rütbesinde iken, Kurmay Albayken askeriyeden ayrılmıştı. Yalnız asker değil, aynı zamanda bir ilim adamıydı. Arapça, Farsça, Almanca, İngilizce, Fransızca bilirdi. Sultan Abdülhamid devrinin iyi yetişmiş subaylarındandı. Harbiye Mektebi’nde, Fevzi Çakmak ile aynı sınıfta imişler.

Balkan Harbi’nde Fethi Okyar ile Mustafa Kemal’in idaresindeki yirmi bin kişilik askerî birliğin Bulgar ordusu karşısında hezimete uğraması ve çoğunun şehid düşmesi hadisesi üzerine, Enver Paşa tarafından, meselenin tahkikatı için vazifelendirilmişti. Teftiş sırasında, kumandanların hatalı olduklarını tespit etmiş ve raporunda bunu belirtmişti.

Miralay Sadık Sabri Bey, Balkan Harbi’ndeki bu teftiş hadisesinden sonra, Cihan Harbi sonundaki mağlubiyet üzerine, Anadolu’yu toparlayıp millî bir direnişe hazırlaması için, Sultan Vahdeddin, bir paşayı göndermek istediği zaman, bu işin araştırılmasıyla da vazifelendirilmiş; bu sefer de reyini Mustafa Kemal’in aleyhine kullanmıştı. İşte Mustafa Kemal’le aralarında (s. 189) olan bu muhalefet dolayısıyla, Sabri Bey, daha sonra ordudan ayrılarak Kahire’ye göç etmişti.(s. 190)

Sadık Sabri Bey, bir gün Mustafa Sabri Efendilere gelmişti. Orada anlattı:

“Beyaz Ruslardan bir doktor tanıdığım var. Komşumuzdur. Bugün muayeneye gittim. Almanca, Fransızca konuşuyoruz. Bana sordu: Albay dedi; hem Almanca, hem Fransızca biliyorsunuz. Nasıl öğrendiniz?

Kendisine cevap verirken, ‘Sultan Abdülhamid’in bir sözü vardır.’ dedim. Padişah der ki:

Siyasî gevezelikler sahnesi olan Meclis’i kapattık. Şimdi okullar açalım. Gevezelik edecek politikacılar değil, insan yetiştirelim. Siyaset adamı, devlet adamı, ilim ve fikir adamları yetiştirecek mektepler açalım.

İşte bu şekilde yeni ilim ve tahsil müesseseleri açıldı ve oralardan bizim gibi insanlar yetişti.

(…) bizim Rus dostumuz, şöyle dedi:

Bu nasıl iş! Bizim  Çar ailesi, Beyaz Ruslar, hiç böyle olmadılar. Sultan Vahdeddin’in  borç içinde öldüğünü, cenazesine el konulduğunu söylediniz. Son halife Abdülmecid Efendi, Paris’te sıkıntı içinde imiş. Buradaki hanedan mensuplarının da perişan hâllerini  görüyoruz. Bu neden oldu? Sizinkiler, İstanbul’dan çıkarken hiçbir şey alamadılar mı?

Doktor, dedim; bizimkilerin şahsî servetleri , ceplerinde paraları yoktu ki… Devlet hazinesine el sürmezler, süremezlerdi. (…) Rus doktor şunu sorunca cevap veremedim, konuşamadım:

İyi de albayım, hadi devleti ele geçirenler böyle yaptı. Peki, Türk milleti neden, hanedan mensuplarıyla hiç ilgilenmedi; onları neden bu hâlde bıraktı?” (s. 193)

(…) Sadık Sabri Bey’e, Enver Paşa’nın şahsını sormuştuk.

“Enver’e hain denemez… Hayalperest idi. Bilgisi kıttı. Cahil cesur olur. Hayalleri hudut tanımıyordu. Türk dünyasını dilinden düşürmezdi.

Sadık Sabri Bey’e, Enver Paşa’dan sonra Fevzi Çakmak Paşa’yı da sormuştuk. Şunları söyledi:

Fevzi Paşa bir makinadır. Bilgilidir, okur, okumayı öğrenmeyi sever. Fransızca, İngilizce, Almanca bilir. (…) Çok kuvvetli hafızası vardır, unutmaz.”

Bunun üzerine Sadık Sabri Bey’e sorduk:

Peki efendim, Fevzi Paşa madem böyle temiz ve kıymetli bir insandır; bu hadiselere niçin seyirci kaldı, bir iş göremedi?

Efendiler sözlerime dikkat etmiyorsunuz. Ben onun için ‘makinadır’ dedim. Kuvvetli bir makinadır. Büyük insandır, demedim. Makinayı insanlar kullanır. Makina insanları kullanamaz.

Fevzi Çakmak da, verilen emri yerine getiren bir makinadır. (…) Hangi elde olursa, onun için çalışır. (…) Verilen emri yerine getirir. Hadiselere istikamet verecek, emir verme kabiliyeti yok… Mustafa Kemal’e rakip olacak, onunla mücadele edecek çapta değildir.” (s. 195) Ondan büyük işler beklemek doğru değildir. İnsan tanımamak, yanlış insan seçmek, büyük bir belâdır…” (s. 196)

Sabri Bey’e, Kâzım Karabekir Paşa’yı da sormuştuk. Şöyle dedi:

“Karabekir saf insandır. Bakarsın, Şeyhülislâm’ın elini öper; bakarsın karşı tarafa geçer.

Mustafa Sabri Efendi’nin dediği gibi : Yakın tarihte, okur yazarlarımız ve bilhassa subaylarımız, tamamen Batı’nın tesiri altına girmişler, millî değer ve takdir ölçülerini kaybetmişlerdir.”

Balkan Harbi’nde, Fethi Okyar ile Mustafa Kemal’in idaresindeki 20 bin kişilik ordunun düşmana teslim olması hadisesinin (s. 196) tetkiki için Erkân-ı Harp Dairesi tarafından, Sadık Sabri Bey vazifelendirilmiş. Kendisi, bunu şöyle anlatırdı:

“Bütün gece gittim. Sabah olurken karargâha vardım. Fethi Bey dışarda geziniyordu.

Fethi Bey, ne oldu yahu? İstanbul çalkalanıyor. Herkes hayret ve dehşet içinde. Ne oldu?

Fethi Bey, ’Mustafa Kemal içeride, cevabı ondan alın.’ dedi. Çadıra girdim. Baktım, Mustafa Kemal tıraş olmuş, saçlarını tarıyor.

İkisini de karşıma aldım. Sual cevap. İfadelerini yazdım. Bana söylediklerinde, teslimi haklı gösterecek bir sebep bulamadım, göremedim. Muhakeme olunmaları gerektiğini ifade ettim. Kendilerini alakasızlık, dikkatsizlik ve yetersizlikle itham ettim.

Sadık Sabri Bey, Mustafa Kemal hakkında yaptığı  ikinci tahkikatı da şöyle anlatırdı:

“Sultan Vahdeddin’in veliahdlığı sırasında, bir Avrupa seyahati vardır. Bu yolculuk sırasında, yaver olarak, yanında Mustafa Kemal bulunmuş.(…) Mustafa Kemal hazırlıklı, bütün seyahat boyunca İttihatçıları tenkit etmiş. (…) Vahdeddin, o böyle konuştukça:

‘Aman paşa hazretleri, siz şimdiye kadar neredeydiniz. Sizin gibi aklı başında, İttihatçılara aldanmamış bir zabiti, ben ilk defa görüyorum…’  dermiş.

Paşa’yı hanedana aşık, büyük dost, büyük kurtarıcı gibi kabul etmiş. Kendisi 1918 yılı Temmuz ayında tahta oturunca, mağlubiyet sonrası, Anadolu’daki kuvvetleri toparlayıp idaresi (s. 197) altına alacak bir paşayı yollamak istemiş ve tabii olarak Mustafa Kemal’i hatırlamış…

Padişahın, Mustafa Kemal’i Anadolu’ya göndereceği belli olunca, Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Paşanın, her ne kadar aleyhlerine de konuşsa, eski İttihatçılığı, komiteciliği de bilindiğinden, tanıyanlardan araştırmak istemiş.(…) Mustafa Kemal için tahkikat yapmamı arzu etti. Gerekli araştırmayı yaptırdım, soruşturdum. Bunu Şeyhülislâm’a bildirdim.

Mustafa Kemal’le ilgili, biri askerî diğeri siyasî iki tahkikatım da onun aleyhine neticelenmişti. Bunları o da çok iyi biliyordu. Eh, artık, onun her şeye hâkim ve sahip olduğu bir devirde, benim Türkiye’de kalmam tabii mümkün olamazdı. İşte ben de kendiliğimden ihtiyar-ı gurbet eyleyip buralara göç ettim. (Mısır’a). Ne yapalım, takdir…” (s. 198)

Miralay Sadık Sabri Bey, son günlerini de milletinin derdi ve vatan hasreti ile geçirdi.” (s. 200)

(Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, Kaynak Yayınları, 2007, İstanbul)

17.06.2021, Kardelen/Ankara

Mehmet Yavuz AY

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Mehmet Yazıcı | 18.06.2021 11:54
Tebrik ederim