Bizim Hüseyin

Bizim Hüseyin

Rahmetli Bedir Karabıyık Binbaşının selamıyla gelmişti. Yıl 1994.

Hüseyin, usta birliğine yeni gelmiş bir asker. Yüreği kıpır kıpır, kabına sığmaz, her an bir iş üzerinde, lise mezunu Anadolu çocuğu. Birliğinden kantin görevlisi olarak yanıma almıştım.

Kısa zamanda ailemin büyük oğlu olan, “Bizim Hüseyin”. Çocukların “Hüseyin Asker Abi”si… Ehl-i Beyt’imiz Hüseyin…

Hem öksüz hem yetim. Anne ve babası ölmüş değil.  Babası ikinci bir hanımla evlenince, annesi çocuklarını alıp babasının evine Sivas Kangal’a gider. Hüseyin iki yaşında, kız kardeşi üç aylık. İki sene burada kalırlar.

Anneanne ve dedesinin gözünde, el kadar iki bebeğe nefret ve acımasızlık vardır. Babalarına duyulan kinin muhatabı olurlar. Anneleri gizlice karınlarını doyurur. Kız kardeşini doyururken, dedesinin savurduğu tekmeyle annesinin kütük gibi devrildiğini hiç unutamaz. Evden uzaklaşır, gözleri yaşlı nereye gittiğini bilmeden… Küçücük boyunu aşan otların arasında uyuyakalır. Dayısı bulur ve her gün yanında götürüp getirir.

Hüseyin’in deyişiyle, dedesi annesini “dört koyun başlık parasına şimdiki kocasına satar”. Annesi, çocuklarından koparılmasına dayanamaz. Tohma Çayı’na kendini bırakan annesini güçlükle kurtarırlar. Hüseyin ve kardeşini babaannesine teslim ederler. Sevgi ve merhameti burada bulurlar. Hem anne hem baba olur babaanneleri. İlkokulu burada Elbistan’da bitirir.

Babası yeniden Elbistan’a taşınmıştır. Babasını ilk gördüğünde 12 yaşındadır. Dedesinin evinde yandaki odada yatan adam babasıdır. Sabaha kadar döner durur yattığı yer döşeğinde. Tarifi mümkün olmayan bir heyecanla girer yanına. Kovar babası. Annesine duyulan  hıncın, öfkenin hedefi olur. Tıpkı Sivas'ta babasına duyulan nefret şimşeklerinin körpe bedenini titrettiği, zihnini darmadağın ettiği gibi. Yaşanan bütün acıların sebebi, öznesidir sanki. Yıllarca açılmasını beklediği kapı, umut kapısı, on iki yıl önünde beklediği kapı saniyeler içinde kapanır. İçinde volkanlar patlar. Evin biraz uzağına çekilir, kanadı kırık bir kuş gibi ağlar ağlar. Kimbilir, yer gök titremiş, omuzlarındaki ve semadaki melekler de ağlamıştır. 

Ortaokula babasının evinde başlar. Şiddetli üvey anne baskısı, gözlerinde en ufak merhamet ve şefkat hissi olmayan babanın dayakları hayatını çekilmez bir hale getirir. Evden kaçar, Sivas Kangal’a anneannesine dedesine gider. Sığınacak bir kucak, başını okşayacak bir el, evim diyeceği bir yuva için. Ait olacağı, varlığının kabul göreceği bir yer, dünyanın bütün zenginliklerinden daha kıymetlidir gözünde.

Annesi evlendikten sonra İstanbul’a gitmiş. Orada anneanne ve dede sıcaklığı, sevgisi, kol kanat gerişi adına bir şey yok. Tıpkı bebekliğinde olduğu gibi. Kalkar İstanbul’ gider, annesini ve dayılarını bulur. Hüseyin ve kız kardeşini baba tarafına gönderdikleri için kendini Tohma Çayı’na atan anne yoktur. Hiçbir şey yerli yerinde değil. O’na sahip çıkacak, aile olduğunu hissettirecek kimseyi bulamaz.

İstanbul’un ortasında, en yakın akrabalarının arasında, yalnızlığı hisseder. Kalbine saplanan yalnızlık hançeri, yerinin babaannesinin yanı  olduğunu düşündürür. Gözleri buğulanır bir daha. Yanakları ıslanır, içi cız eder. Yabancı ve sığıntı olduğu bu yerden gitmelidir. Elbistan’a babaannesinin yanına döner. O yıl devamsızlıktan sınıfta kalır.

Yıl 1985. Tek dayanağı, sığındığı tek kucak babaannesi hayata gözlerini yumar. Yola koyulur yeniden, dayılarının yanına, İstanbul’a. Berber çıraklığı, tezgâhtarlık, hamallık, bir yayınevinin dergilerinin dağıtımını yapar. Çalıştığı yerlerde yatar kalkar.

Merhamet sahibi bir işadamı yanına alır. Ortaokul ikinci sınıfa kaydını yaptırır. Okuma sevgisini, arzusunu gören bir kütüphane müdürü, Beyoğlu’na Türk Petrol Vakfı’na gönderir. Emin Sezer’i bulması söylenmiştir. Emin Sezer okuluna yakın bir cemaat yurduna yerleştirir Hüseyin’i.

Orta üçe geçer. Aile sıcaklığı, sığınak, bir tutam sevgi, geçmişini tümden yitirme ürpertisi ağır basar, memleketine döner. Babasının koyun sürüsüne çobanlık yapar. Değişen bir şey olmaz, evin çocuğu olmayı ister ama çobandan öteye geçememiştir..

Yeniden İstanbul’a gider. Lise yıllarında Ümraniye’de bir camide yatıp kalkar. Okul dışında gece yarılarına dek kitap satar.

Kimseye derdini anlatamaz. Analı babalı ama yetim olmak, içinde fırtınalar estirir. Her defasında yaşadıklarını unutarak, anne sevgisi, baba gölgesi arar durur. Dayılarından medet umar ama nafile.  Kör sağır ve dilsizi oynarlar.

“Yabancı, sığıntı, ayakbağı, kötü anıların acı meyvesi” Hüseyin. Değeri yoktur, bir menfaatin konusu olamaz… En yakınları sorumluluğunu almazlar. Varlığı bir anlam ifade etmez. Tek çıkar yolun evlenmekten geçtiğine karar verir. Arabesk şarkıların ezik, acılı ve isyankâr dalgaları gelir kalbini vurur. Dilinde çoğu zaman o şarkının, “Bilmem ki  bu dünyaya ben niye geldim” sözleri. Şarkıcı bir kıza aşık olur. Evleneceklerini hayal eder. Arabesk şarkıların fakir, çulsuz oğlanı bir tokat da orada yer. İçinde inşa etmeye çalıştığı evin duvarları yıkılır, çatısı çöker…

Vazgeçmez, geri adım atmaz, hiç ümitsiz olmaz. “Cebindeki adreslerden umut kalmamışken” yeni hayaller rüyalar kurar, senaryolar yazar. Acımasız sokakların, sürü gibi yaşayan, ailesiz, sevgisiz ve eğitimsiz kavruk Anadolu çocuklarının arasında kaybolmamak için direnir. Sığıntısı ve yabancısı olmayacağı bir evin özlemi içini kavurur.

Bir cemaat mensubu işadamının yanında gece gündüz çalışmaya başlar. İlk ciddi din eğitimini orada alır.   Ege’nin bir ilçesine yolu düştüğünde, evlenmeyi kafaya koyduğu kızı bulmuştur. Defalarca kız istemeye giderler ama vermezler. Engeller, yokluklar, sevgisizlikler, acımasızlıklar içinde pişen iradesi burada da kendisini gösterir. Aracı olması için tanımadığı bilmediği insanların kapısını çalar… Askerliği bitirip gelmesi şartıyla Cemil Hoca’nın damadı olacaktır.

İşte askere gelip “Bizim Hüseyin” olan genç adam... Tez canlı, atak, kafasına koyduğunu yapacak gözü karalıkta. Arayanı para göndereni olmaz. Kışlada bile geçim yollarını bulur. Asker resimlerini çoğaltır, döviz alır satar, izine gideceklere uçak bileti ayarlar.

Babaannesinin duaları takip etmiştir. “Kimsesizler Kimsesi”nin eli hep üzerindedir. Çokça kötü yollara düşürecek boşluk, yalnızlık, sahipsizlik içinde Yüce Yaratıcı’nın esirgeyiciliğine Hüseyin’in hayat seyrinde şahit oldum. Nasihate açık bir kalbi vardı.

Düzenli bir eğitimi olmamış, aile terbiyesinden de geçmemişti. Her şeyin menfaat eksenli değerlendirildiği, insan kandırmanın ve dolandırmanın marifet olarak isimlendirildiği, yalan söylemenin beceriklilik ve yetenek kabul edilebildiği bir devirde, ÇOK DÜRÜSTTÜ. Namazını kılardı. Kantinde istismar ve yolsuzlukları önlememde elim ayağım olmuştu. Önceki döneme göre kâr miktarını beş kat arttırmıştık. “Allah dürüstleri sever”.

Operasyona gittiğimde çocuklarla ilgilenmiş. Evin ihtiyaçlarını karşılamaya  çalışmış.

Terhis olurken, düğün hediyesi vermişim, yıllar sonra hatırlattı. Unutmuşum…

Sıkıntılar içinde düğününü yapar. Kimseden destek alamaz. Gelin kızım kabul ettiğim eşi, son derece fedakâr, eksikleri sorun etmeyen, eşyaya olması gereken kadar kıymet veren, sabırlı, Hüseyin’i her yönüyle rahatlatan,  dindar, titiz ve cömert bir hanımefendiydi. Bunca yokluk ve yoksulluğun arasında eşini Allah’ın bir lütfu olarak görür.

Yirmi iki yıllık hayatının en büyük özlemi  yuvasına kavuşan Hüseyin, amansız bir geçim mücadelesi içine girer. Yuvası, fildişi kulesidir. Kalesini korumak en önemli görevidir. Özel sektör çalışma hayatının zorluklarına inatla göğüs gerer. Ev alır. Kızı dünyaya gelir. Sonra üç oğlu. Arabası da olur. Elinde avucunda ne varsa çocukların eğitimi için kullanmaktan imtina etmez. En büyük yatırımın çocuklara yapılan yatırım olduğuna inanır.

Kötülüklerin, yoksulluğun, yetimlik ve öksüzlüğün; insan kalmayı, iyiliklere ön ayak olmayı, hayata küsmemeyi, vefalı ve cömert bir tavrı sürdürmeyi nasıl mümkün kıldığını görmek isteyen Bizim Hüseyin’i ziyaret edebilir.

“Bizim Hüseyin”: Vefa ve iyilik burcu…

Yirmi beş yıl önce terhis olmuş ama izlerimizi sürer. Ne zaman arasak yanımızdadır. Düğünde, ölümde, hastalıkta…

Şimdi veren el olmuştur. En yakın akrabaları dahil, ne kadar kötülük yapan, sahiplenmeyen, desteklemeyen varsa, hepsine iyilikle karşılık vermiştir.

Dinî düşünce, algı, kanaat, iman, amel çizgisindeki değişim ve dönüşümünde, yaptığımız sohbetlerin çok etkisi olduğunu söyler. Sabit fikirli değildir.

Kin tutmaz. Affedicidir. İnsanların dertleriyle ilgilenmeyi, çözüm yolları aramayı, saplantı derecesinde üstüne vazife telakki etmiştir. Sıkıntı içindeyken de yardım etmeyi devam ettirir, cömerttir.

Özellikle evlendirme bürosu gibi çalışır. Büyük gelinimizi de onun aracılığıyla bulmuştuk. Her yaştan insanları dinler, olumsuz ya da kötümser düşüncelere kapılmaksızın, evliliğe adım atmalarını sağlar.

Her şeye karşın anne ve babasını ziyaret etmeyi ihmal etmez. Onlar ise kuru, sevgisiz, sahiplenmekten uzak tavırlarına hâlâ devam eder. Mirastan pay bile vermezler.

Dürüst, cömert, ahlâklı, güzel insan Hüseyin. Sahici Müslüman olmak için sahici insan olmanın gerekliliğini anlamış, vefa ve iyilik zirvesi.

Kırk yedi yaşına geldi. Belki birkaç sene sonra dede olacak.

Analı babalı öksüz ve yetimliğin içinde yer eden yaraları kapanmıyor.  Devasa bir ukde.

Ne zaman içli ayrılık şarkıları, ne zaman anne baba özleminin güfteleri gelip değse kulağına, içi titrer. Yarası yeniden kanamaya başlar. Yüreği kabarır. İki damla gözyaşı ile "Rabbim iyi ki varsın" der. 

Hüseyin’i ve kız kardeşini kendisinden ayırdıkları için Tohma Çayı’na atlayan anneyi özlüyor.

O anne için her şeyini vermeye hazır.

 

14.02.2020, Kardelen/Ankara

 

Mehmet Yavuz AY

Paylaş