metrika yandex

Hangisi Gerçek Hangisi Algı

20.07.2020
Mehmet Yaşar SOYALAN

 GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE “ÇOĞULCULUK” SÖYLEMİ

 

GİRİŞ/Çok Kültürlülük ve Çoğulculuk Kavramları Üzerine

“Çoğulculuk” ve “çok kültürlülük” son yılların moda kavramları. Sanki bu kavramlar veya bu kavramlarla ifade edilen şeyler, insanlığın yabancısı olduğu şeylermiş de bu olgularla insanlık şimdi tanışıyor, toplumsal düzlemde ilk defa uygulanıyormuş, üstelik insanlığa yeni toplumsal model öneriliyormuş gibi dile sunuluyor. Oysa “çoğulculuk” ve “çok kültürlülük” kelimeleri kavramsal anlamda yeni kelimeler olsa da bunların içerikleri, toplumların binlerce yıldır aşina oldukları ve yaşaya geldikleri şeyler. Toplumlar için mucize modeller olmaktan öte sıradan gerçeklikler. Ancak şurası doğru: Modern dönemler ve modern dönem kuşakları için bu kavramların yeni ve ilginç olduğu yadsınamaz. Çünkü modernite, modern dönemleri öyle devasa bir çöle dönüştürmüş ki, bu dönem insanı, kuraklık içinde kırıldığı için her vahayı cennet sanıyor.

O zaman soralım: “Çoğulculuk” ne demek? Çoğulculuk modern bir kavram. Milliyetçilik ve ulusçuluğun toplumsal ve siyasal bir düzen olarak ortaya çıkmasından sonra, tektipçi ve dışlayıcı sosyal, siyasal yapı ve anlayışlara karşı çoğulculuğun bir cevap olarak (veya talep olarak) kullanılmaya başladığını söyleyebiliriz.

“Çok kültürlülük”; belli bir toplum ya da ülkenin, kendi değerleri, kültürleri, inançları, gelenekleri olduğu ve çok çeşitli dini ve etnik gruplardan oluştuğu gerçeğini çağrıştırır. Aynı şekilde kültürel çeşitlilik gerçeğine karşı pozitif ve normatif tepkiye dayanan sosyal ve siyasal felsefeyi ifade eder. Kültür ise, çeşitli, inanç, anlayış, gelenek, görenek, örf ve detin bir araya gelmesiyle oluşur. Doğası gereği çoğulcudur.

 “Çoğulculuk”a gelince, “çoğulculuk”; kültürel kimliklerin tanınması olarak tanımlanır. “Kimliklerin tanınması” ne demektir, toplumsal hayattaki tezahürü nasıl gerçekleşir? Bu tanımdan hareketle “çoğulculuk”; farklı etnik ve dini yapıya sahip insanların bir arada yaşamasıdır, diyebilir miyiz? Eğer çoğulculuk bu ise; zaten bu durum şu veya bu şekilde bütün imparatoryal düzenlerde binlerce yıldır yaşana gelmiş bir gerçekliktir. İnsanlığın yabancısı olduğu bir şey değildir, fiili bir olgudur. Yok eğer çoğulculuk; insanların, inanç ve değerlerini, siyasi tercihlerini özgürce ortaya koyabilmeleri, buna uygun bir hayat sürdürebilmeleri ve iktidara sahip olmaları anlamına geliyor ise bu ideale en uzak olduğumuz dönem, içinde yaşadığımız modern dönemdir.

Günümüzde “çoğulculuk”, çok kültürlülüğün siyasi literatürdeki karşılığı anlamında veya toplumsal veya siyasal ifadesi olarak kullanılmaktadır, ancak modern siyasi söylemin bu coğulculuk algısı ve sahadaki örnekleri, bunun çok kültürlülükten daha farklı bir şey olduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin ABD veya Fransa çok kültürlü bir devlet veya toplum olarak kabul edilir, ancak gerçek böyle midir? Farklı etnisiteye ve inanca sahip kitleler bu ülkelerde kendi kimliklerini ne kadar muhafaza edeblmekte veya muhafaza edebildiklerinin ne kadarını özgürce yaşayabilmekte, siyasete, eğitime aktarabilmektedirler. Bu ülkelerin egemen küresel kültürün en yaygın olduğu ve ayrıca yerel kültürlerin alabildiğince baskılandığı ülkelerin başında geldiği işin başka trajikomik yanıdır. Kültürler ve dinler mozayiği/cenneti olarak adlandırılan Hindistan’ın bile milliyetçi ve ulusalcı akımların etkisine girdiği, Hindu olmayan unsurların ya yoğun bir asimilasyona ya da ötekileştirilmeye maruz kaldığı bugünün başka bir gerçeğidir.

Biz biliyoruz ve görüyoruz ki, teknolojik gelişmeler, küresel eğitim sistemi, küresel sermaye ve büyük devletlerin/güçlerin dayatmaları, ulusal devletlerin ayırımcı politikaları ile tek tipçiliğk ve tek kültürlülük, yani batı modernitesi “küreselleşme” sosuna bulayarak matah bir şeymiş gibi herkesin malı haline getirildi. Toplumlara seçme şansı bile bırakılmadı. Tplumlar gönüllü bir zorunlulukla modernitenin askeri oldular. Söylemde farklı olsalar da (hatta pek çok ülke kendisini cumhuriyet ve demokrası olarak tanımlar) bugünün gerçekliğinde çok kültürlülüğü dışlamamış, yönetiminde, sosyal, siyasal hayatında tektipçi düşünceyi merkeze almamış tek bir ülke yok gibidir. Çünkü çoğulculuktan kasıt, öncelikle kültürel ve dini çoğulculuk olmalıdır ve çoğulculuk, farklı kültürel kimliklerin sözde de değil gerçekte, fiili olarak tanınması anlamına gelmelidir. Kültürel çoğulculuğu ve bu kültürlere ait felsefeyi iktidarına yansıtmış bir ülke var mıdır?

Modernizmin ve Postmodernizmin Sahte “Çoğulculuk” Söylemi

Küresel kültürün ortaya çıkardığı şey, toplumsal kümelenmeleri ve kültürel merkezleri ortadan kaldırarak insanı aidiyet duygusundan uzaklaştırarak/ kurtararak yanlızlaştırmaktır. Kültürel, dini ve etnik aidiyetinden yoksunlaşarak yalnızlaşan insan, egemen yapının/ kültürün kuklası haline gelir. Burada tam bir aidiyet de oluşmadığı için ifade edilmese de tam bir köle efendi ilişkisi ortaya çıkar. Küresel düzen, insanı bireyselleştirerek özgürleştirdiğini iddia etse de bu durum tam bir yalnızlaşmadır. Bu yalnızlaşma, kişiyi atalarından devraldığı kimlik, kültür ve değerlerinden uzaklaştırmak anlamına gelmektedir. Çünkü bireyselleşen insan, kendisine özgü bir kimliğe sahip olamadığı için kendisine ait bir değerler sistemine de sahip değildir. Çünkü, “kimlik” ve “değer” bireysel olarak değil bir topluluk içinde, toplulukla birlikte gerçekleşir. Bunun kerçekleşmesi için de kişinin içinde bulunduğu toplulukla asgari düzeyde de olsa bir aidiyet duygusuna sahip olması gerekir. Kendisi olamayan, kendisini tanımlayamayan, kendisine ezberletilen “küresel değerler” dışında bir fikriyatı ve değeri bulunmayan kişi küresel düzenin kölesinden başka bir şey değildir.

Egemen kültür ve küresel eğitim sistemi insanı hem zihnen hem de toplumsal olarak parçaladı. Bu parçalanmış zihne kendi üstünlüğünü kanıtlamak için folklorik hale gelmiş, örf ve adete dönüşmüş, siyasi ve toplumsal hiçbir talebi kalmamış, toplumsal yapıları himayesi altına aldığını, onların koruyuculuğunu üstlendiğini göstererek egemenliğini pekiştirmeyi başardı. O bununla aynı zamanda ne kadar hoşgörülü, kapsayıcı ve bireyin reyine, fikrine saygı duyduğunu, hatta onu esas aldığını da ortaya koymuş oldu. Ve bu yeni düzenin adına “demokrasi” dendi.

Aslında O, sahte çoğulculuk, çok kültürlülük ve çok dinlilik söylemiyle, Aydınlanmanın, Batı Medeniyetinin ve Batı Medeniyetinden neşet eden demokrasinin gerçekte yapmakta olduğu ve yapmak istediklerini örtmeyi amaçlamaktadır. Çünkü Batı, ta başından beri kendi tek tipçiliğini oluşturmaya ve yerleştirmeye çalıştı. Bunu tek egemen düşünce olarak lanse etti ve pazarladı. Buna engel olacak bütün kültürel oluşumları dini etnik farklılıkları ortadan kaldırdı. Batı ancak kendi renkleri ile boyanmış veya Moderniteyi kutsayan, aslında zaten kendisi olmaktan uzaklaşmış yapı ve anlayışları, dinleri, gelenekleri çoğulculuğun bir parçası olarak kabul etti. Bir de fosilleşmiş veya folklorik hale gelmiş, insanlığa verecek herhangi bir mesajı veya projesi olmayan yapı ve gelenekleri coğulculuklarının bir göstergesi olarak kullandılar. Ayrıca bu arkaik yapıları kendilerinin kıymetinin bilinmesi, üstünlüklerinin ortaya çıkması ve kutsanması için de bir araç olarak gördüler. Bu nedenle, özellikle Müslüman coğrafyanın fakirliği, teknolojik ve toplumsal geri kalmışlığı ile doğrudan ilişkili gördükleri örf, adet, gelenek ve göreneklerin devam ettirilmesi için de özel bir çaba harcadılar. Aynı şekilde Müslüman coğrafyadaki kültürel ve dini fanatizme de karşı çıkıyormuş gibi yaparak onu el atından teşvik edip desteklediler. Bu kararlarını hala aynı kararlılıkla uygulamaya devam ediyorlar. Yeter ki kendilerinin insanlığın tek ümidi  ve hayali olduğu algısına halel gelmesin.

Günümüzde çoğulculuğun ısrarla savunulmasının başka bir nedeni de, Batı tasavvuru ve yaşam biçiminin küresel düzeyde egemen olması ve bütün farklılıkları ortadan kaldırarak tektipçiliğin ve tek kültürlülüğün her zamankinden daha baskın hale gelmiş olması ve neden olduğu bireysel ve toplumsal tahribatın görülmeye başlanmasıdır. Yerel düzeyde pek çok aydın ve yerel liderler, küresel hegemonyanın yaptığı tahribatı ve çok kültürlülüğe olan ihtiyacı ortaya koymaya başladılar. Çünkü insanoğlu genelde bir şeyin değerini o şeyi kaybettiklerinde anlarlar. Batının büyüsüne kapılmış toplumlar, herşeylerini kaybettiklerinde var olanla yüzleşmeye, eleştirel bir dil kullanmaya ve çözüm yolu aramaya başladılar. Bu yaklaşımlara farklı toplum kesimlerinden destek gelmesi ve bir kamuoyu oluşması, hatta konunun siyasi zemine kayması üzerine küresel aktörler devreye girerek konuyu kendi çıkarlarına gelecek şekilde manipüle etmeye ve yönlendirmeye çalıştılar. Küresel hegemonyanın aracı konumundaki Batı akedemyası ve entelijasyası coğulculuğun sözcülğünü üstlenerek, “zararsız” yerel renkleri himayelerine aldılar. Böylece “aykırı” ve “tehlikeli” seslerin devre dışı kalmasını sağladıkları gibi konuyu da retorik düzeye indirgediler. Hem yerel olana bir alan açılacağı, hem de egemenler olarak kendilerine özeleştiri yaptıkları intibaını oluşturarak yerel tepkileri de yatıştırmiş oldular. Tabi elbette gerçek durum bu değildi.

Postmodernizmin çoğulculuğu savunması iklesel değil, konjonktürel, hatta taktikseldir. Aydınlanmaya ve moderniteye eleştirisi de böyledir, üstelik bu eleştiri de yüzeyseldir. Aydınlanmanın ve modernitenin varlık nedeni olan bir dogmaya dönüşmüş bilimsel bilgiye ve bilginin merkezi rolüne herhangi bir eleştirisi yoktur. Hatta Aydınlanmanın açığını kapatarak etkisini daha da arttırmasına, yaygınlaşmasına ve meşrulaşmasına neden olmaktadır. Sonuçta küreselleşme ve küresel kültür, bütün farklılıkları ve yerel kültürleri dönüştürmekte ve yok etmektedir. Hem ikiyüz yıllık tecrübe hem de modernizmin bir dogmaya dönüşmesi ve postmodernizmin de bu dogmatizmi kutsaması nedeniyle Modernitenin olduğu yerde, çoğulculuktan ve çok kültürlülükten söz etmek mümkün değildir.

Çok Kültürlülüğün Zorlu Yolculuğu

Siyasi baskıların yoğunlaştığı ve tektipçi anlayışların egemen olduğu dönemlerde çok kültürlülük ya geri çekilerek kendisini saklar ya da gerçekten yok olur. Apaçık bir toplumsal  ve siyasi baskı olmasa da toplumu çok kültürlü bir yapı içinde tutmak kolay değildir. Ancak kişinin, fikri ve zihni gelişimi, kendisi olması ancak çok kültürlü bir yapı içerisinde mümkün olur. Kişi, çok kültürlü bir yapı içerisinde tek başına bir birey olarak değil, ancak toplumsal aidiyeti ve sorumluluğu olan bir birey olarak var olur. Bu bireyin sadece kendisini ait gördüğü toplumsal yapıya karşı değil, birlikte yaşadığı tüm farklı toplum kesimlerine, farklı kültürlere karşı da bir sorumluluğu bulunmaktadır. Her toplum aslında daha büyük bir toplumun üyesidir. Başka bir deyişle her bir üst kimlik, kendi bünyesinde ne kadar çok farklı alt kimlikler barındırır ve her bir alt kimliğe hoşgörü ve saygı ile yaklaşır, yaşam haklarına ve var oluş özellklerine saygı duyar, müdahale etmezse, o toplum gelişir ve zenginleşir. Ancak bu sanıldığı kadar kolay değidir.

Çünkü büyük fotoğraf içindeki her bir kültür, diğerini yok etmek, onu/onları kendi içinde eritmek için sürekli bir mücadele halindedir. Dolaysıyla herbir kültür kendi özgün varlığını devam ettirebilmek, baskın pek çok kültürün baskı ve saldırısına karşı kendisini korumak durumundadır. Hiçbir kültürün bir başka kültürü, yani bir sosyal yapının başka bir sosyal yapıyı sorunsuz ve gönüllü bir şekilde onaylaması neredeyse imkansızdır. Ancak aralarındaki kavga ve rekabete rağmen varlıklarını birlikte sürdürdükleri sürece varlıklarını koruyabilirler: yoksa daha baskın bir kültür hepsini yok edebilir. Bu nedenle her birinin varlığı diğerinin de varlık sebebidir. Birisi yok olduğunda diğeri de nefessiz kalarak anlamsızlaşır, varlık nedeni ortadan kalkar ve yok olur. Rekabetin ve çatışmaların bittiği yerde kültürlerin varlığı da sürekliliği de tehlikeye girer, sürdürülebilir olmaktan çıkar. Rerkabet ve çatışma ortamının ortadan kalkması onun gelişimini durdurduğu gibi kendi içinde bölünerek ve her parça ayrı bir kültüre dönüşerek kendisine yabancılaşır ve yok olur. Kültürler rekabet içerisinde var olabilirler ancak. Modernizm öncesi toplumlar kriz dönemleri hariç bu bilinçle hareket ederek varlıklarını sürdüregelmişlerdir.

Çok kültürlülük pozitif bir durumdur, paylaşmayı ve hoş görüyü esas alır. Pekçoğunun idda ettiği gibi kaos ve anarşzme neden olmaz; tam tersine sukunetin ve barışın tesis edilmesinde önemli rol oynar. Kaos ve anarşizm ile çok kültürlülük arasındaki en temel fark; çok kültürlülüğün toplum temelli olması ve kendisini değerler, gelenekler, ilkeler, anlaşmalar, uzlaşmalar üzerine inşa etmesidir. Anarşizm ve kaos, uzlaşma, ilke ve kuralların olmadığı yerde ortaya çıkar. Bundan daolayıdır ki, çok kültürlülük; çok seslilik demek değildir. Çok seslilik, toplumsal bir tabana karşılık gelmiyorsa bu durum “kaos”, daha ilerisi ise “anarşi” olarak adlandırılır. Bu tür fevri ve ferdi çıkişlara en çok toplumun kendisi karşı çıkar ve bunları kendi varlığına bir saldırı olarak algılar.

Müslüman Coğrafyada ve Müslüman gelenekte Çoğulculuk ve Çok Kültürlülük

Aslında Çoğulculuk ve Çok Kültürlülük terimleri, Müslüman geleneğin aşina olduğu ifadeler değildir. Ancak Müslüman kültür, bu terimlerin çağrıştırdığı toplumsal yapının ideal örnekleri ile doludur. Özellikle islamın ilk yıllarını ve merkezi coğrafyanın dışında kalan bazı bölgelerdeki toplumsal yapıları buna örnek verebiliriz.  Elbette tersi olumsuz örnekler de (tektipçi, ötekileştirici uygulamalar da) az değildir.

Müslüman geleneğin ilk otuzdokuz yıllık uygulamasını bir tarafa bırakırsak, Müslüman toplum hayatyetini Miladi 661 yılından 1920’lere kadar tüm dünyada olduğu gibi imparatoryal bir düzen içerisinde devam ettirdi. Bu imparatoryal süreçte Müslümanların egemen olduğu devletler, sınırları içerisine aldığı bölgelerin demografik yapısı ve farklı dini ve kültere sahip olması dolayısıyla içinde pek çok kültürü, dini ve etnisiteyi barındırdı. Sadece gayrimüslimler değil Müslüman teba içinde de çok farklı etnik yapıya ve kültürlere sahip toplumlar vardı. Aslında iktidara ortak olma konusunda Müslüman teba ile gayrimüslim teba arasında önemli bir fark yoktu. İktidarına kimi ortak edeceği sultanın iradesindeydi. Devletin sınırları içerisindeki her bir topluluk, zaten kabilevi, etnik, dini, mezhebi, kültürel ve bölgesel farklılıklarını koruyarak koloniler halinde yaşıyorlardı. Bu durum sadece kırsal için değil şehirler için de söz konusuydu. Şehir ve kasabalardaki çarşı ve pazarlarda, esnaf, etnik ve dini farklılıklarına bakılmaksızın aynı ortamı paylaşmalarına rağmen, mahalleler, sakinlarının dini, mezhebi, kabilevi/etnik durumuna göre şekilleniyordu. İktidar nezdinde Müslüman tebanın, gayri müslim tebaya göre bazı ayrıcalıkları vardı ama bazı artı sorumlulukları da vardı. Devletin güçlü dönemlerinde bu ayrıcalıklar onlara bazı hak ve menfeat sağlasa da devletlerin zayıf dönemlerinde bunlar Müslüman teba için ciddi sorunlar hatta sıkıntılar oluşturabiliyordu. Aynı şekilde gayrimüslim tebanın bu alandaki bazı hak mahrumiyetleri ve kısıtlamalar da bir avantaja dönüşebiliyordu. Zaten yargı büyük oranda iktidardan bağımsız işliyor, müslim veya gayrimüslim tebanın dini otoritelerince yürütülüyordu; sadece idam gibi bazı kararlar sultanın onayını gerektiriyordu. Tabi tüm bunlar normal zamanlar için geçerliydi. Olağanüstü dönemler her kesim için olağanüstüdür ve zorlu, sıkıntılı bir süreçtir. Müslümanların egemen olduğu devletlerde, özellikle de kriz dönemlerinde, asıl sıkıntı ve sorunlar grup içi ve grupların, birbirine uyguladıkları baskı ve haksızlıklar nedeniyle çıkmaktaydı. Kabilevi, mezhebi, bölgesel farklar nedeniyle topluluklar arasında ciddi ötekileştirmeler, baskı ve saldırılar hiç eksik olmuyordu.

Müslüman coğrafyada, özellikle de merkezi Müslüman coğrafyada Müslüman grupların birbirine karşı uyguladıkları baskı ve zulümler, istisnai dönemler hariç gayrimüslimlere yapılanlardan her zaman daha fazla olmuştur. Aynı şekilde iktidarın Müslüman tebası ile sorunları her zaman gayrimüslim tebadan daha fazla olmuştu. Mezhebi ve fikri ayrılıklar nedeniyle gördüğü zulüm ve baskı yüzünden yerini yurdunu terk eden, canından ve malından olan insan sayısı az değildi.

Mekke ve Medine’yi merkez kabul ederek konuşursak, merkeze yaklaştıkça yasakçı, tek düze,  sığ, estetikten yoksun bir yaşantının egemen olduğunu, merkezden uzaklaştıkça bu yoksunluğun, yoksulluktan zenginliğe doğru geliştiğini görürüz. Bunun nedeni de, bu bölgelerde, egemen kaderci ve zahiri anlayışın etkisinin, merkezi bölgelere oranla daha az olmasıdır.

Bugün İslam dünyasının merkezi sayılan, Hicaz  ve çevre bölgelere bir göz atıldığında, buralarda yüzyıllardır zahiri ve ehli hadis anlayışların egemen olduğu görülür. Bu düşüncelerin bu bölgelerde kök salması bir günde oluşmadığı gibi tesadüfi bir şekilde de ortaya çıkmamıştır. Buraların çevre kültürlere uzaklığı, biraz da çöl kültürünün izlerini taşıması nedeniyle, bedevi kültürünün bütün tonlarının görüldüğü Harici anlayış dahil, zahiri anlayışların hemen hemen tamamı bu bölgeden, çevreye yayılmıştır.

Tüm bunlar tektipçi, tek hakikatçı anlayışların topluma egemen olması ve farklı anlayışlara, farklı kültürlere ve düşünce biçimlerine izin verilmemesinin bir sonucu olarak gerçekleşmektedir. Toplumda tek tipçilik egemen olduğunda, tek etnik yapı, tek inanış biçimi ve tek kültür egemen olduğunda rekabet ve yarış kendiliğinden ortadan kalmakta, toplum hergün biraz daha ağırlaşan kurallarlarla karşı karşıya kalmakta her bir birey diğerinin yargıcı ve polisi durumuna gelmektedir.

Ancak merkezi coğrafyadan uzakaştıkça tek dinlilik, tek kültürlük azalmakta, etnik çeşitlilik artmaktadır. Bu durum beraberinde çok kültürlüğün bir gereği olarak hoşgörüyü, rekabeti ve kültürler arası yarışı getirmektedir. Anadolu, Balkanlar, Mevaunnehir coğrafyası ve Hindistan benzer örneklerle doludur. Bu rekabeti ve çeşitliliği, mimarisinden müziğine kadar her alanda görmek mümkündür. Tek istisna bir içsavaş ve kaos çıktığında elde edilen bütün kazanımların yok olmasıdır. Durumun eski haline gelmesi için on yıllara ihtiyaç duyulmaktadır.[1]

Resul Dönemi Uygulamaları ve Kur’ani İlkeler

İlk otuzdokuz yıla gelirsek, buradan tüm insanlık için güzel örnekler çıkarabiliriz. Bu yıllarda özellikle de Resul döneminde çoğulculuğun ve çok kültürlülüğün en ideal örnekleri ile karşılaşırız. Dünyada farklı dini ve etnik yapıdaki toplulukların bir araya geldiği pek çok devlet olagelmiştir, ancak Resul dönemindekine benzer uygulamalara rastlamak neredeyse yok gibidir.

Bu dönemde hem Müslim hem de gayrimüslimler farklı topluluklar halinde yaşamışlar ve kendi kimliklerini koruyarak siyaset yapmışlar, iktidara ortak olmuşlardı. Bunun en temel sebebinin birincisi devlet tasavvurunun farklı olması, “hakim” devlet değil “hakem” devlet/iktidar anlayışını benimsemesidir.[2] Bu da mevcut dini, etnik, kültürel ve toplumsal yapıların ortak mutabakatları çerçevesinde gerçekleştirmiştir. Mutabakatlara bağlı kalındıkça hekemlik de devam etmiştir. İkincisi yine bu anlayışın bir devamı olarak toplumsal yapısının adalet merkezli olması ve içindeki kişi ve grupları her durumda kuşatması ve kucaklamasıdır; bunda etnisite ve dini seçkinciliğin herhangi bir artı değeri bulunmamaktadır.

Bilindiği gibi Cahiliye dönemi iktidar anlayışı kabile merkezlidir. Çünkü İslam öncesi Arabının dünya tasavvuru, kabilesinden; insan tasavvuru, kabiledaşlarından; hak ve sorumlulukları, kabilesinin çıkarlarından; yasaları da kabilesel örften ibarettir. Temel sloganı “Zalim de olsa Mazlum da olsa kabiledaşlarına/ kardeşlerine yardım et.” dir. Onun için adalet kabile çıkarlarının korunması demektir.

İşte böyle bir toplumsal tabana hitap eden Kur’an’in nasıl bir toplumsal düzen önerdiği ve Resulullah’ın bu öneriler ışığında nasıl bir düzen kurduğu üzerinde kısaca durmakta (konumuzun vuzuha kavuşması açısından) yarar var. Özetle ifade edecek olursak:

Kur’an, din dilini esas alarak, Allah merkezli bir dünya inşa etmek ister. Burada Allah; hak, adalet, iyilik, karşılık, rahmet ve düzeni temsil etmektedir.

Bu anlayış çerçevesinde Allah, günlük hayatın her veçhesiyle içerisindedir. Bu olgular nedeniyle inananlar onunla birlikte yaşar, onu her daim yüreklerinde hissederler.

Temel paradigma; merkezinde rahmet diliyle konuşan, adil, rahman ve rahim olan Allah’ın bulunduğu, adalet, sorumluluk, ahlaklı ve tutarlı olma irade ve tercih hürriyeti üzerine ikame edilen bir hayat tasavvuru ve bu kavramları merkeze alan birey ve toplum inşasıdır.

Temel Hedef ise; genel anlamda insanı muhatap alarak, kendisi için istediğini başkası için de isteyen, adalet ve sorumluluk bilinci/takva ortak paydasında bir araya gelen, dili, rengi, kültürü, coğrafyayı, etnisiteyi kutsamadan, ama onları da yadsımadan, şekle, şemaya, kabuğa değil öze ve amaca kilitlenen özgür bireylerden müteşekkil bir ümmet/millet (toplumsal yapı) oluşturmaktır.

Ritüeller, emir ve nehiyler, ahiret inancı dâhil bütün akidevi kurallar, bu sorumluluk sahibi/muttaki bireyi ve onun ümmet/toplum hailini oluşturmak içindir.

Bu ilkeler zamanın, zeminin, muhatabın, alet ve araçların imkânları ölçüsünde Resulullah dönemi tecrübesiyle hayata geçirilmiş, ete kemiğe büründürülmüştür.

Sorun, daha sonraki süreçlerde bu tasavvur, ilke ve dinamiklerin devre dışı kalması, özellikle de adalet merkezli toplum ve devlet/iktidar tasavvurundan, yaşanan “gerçekliklere” sığınılarak/teslim olunarak güvenlik merkezli toplum ve devlet tasavuruna geçilmesi, nedeniyle artık Müslümanlık; dinlerden bir din, Müslümanlar; inanlardan bir inanan, Müslümanların devletleri de devletlerden bir devlet, imparatorluklardan bir imparatorluk haline gelmiştir ki hala o sürec yaşanıyor. Bu nedenledir, o günden bu güne “Beka Meselesi”, içinden bir türlü çıkamadığımız zindanımız olmaya devam ediyor.

Şu an sadece Müslümanlar değil tüm insanlık bu zindanın içinde yaşıyor ve her bir hemcinsini de aynı zindanın içine göndermeye, aynı bataklığa çekmeye devam ediyor. O zindanda ne etnisite, ne inanç, ne de farklı bir kültür, anlayış, gelenek ve görenek var; sadece kendi iktidarının devamını sağlayacak araçlar; şartlandırmayla öğretilmiş “gerçeklikler”, alışkanlık haline getirilmiş davranışlar var. Elbette burada, hak, adalet, merhamet, paylaşmak, empati ve diğergamlık gibi değerler için yer yoktur.

Bu nedenle Resulullahın örnek hayatı, Medine örneğindeki uygulamaları ve Kur’an’ın bu yöndeki ifadeleri, insanlık için, bu zifiri karanlık zindanda önünü aydınlatarak ona kendi yolunu bulmasını sağlıyacak tek işaret fişeği konumundadır. Eğer imsan ihtirasının zindanına düşmez ve kibrin şehvetine kapılmazsa bu aydınlıkta aklı onu düzlüğe çıkaracaktır ve gerçek çok kültürlü toplumu yeniden kurabilecektir.

 

Not bu makale Yetkin Düşnce Dergisinin 10. Sayısında (Nisan-Haziran 2020) yayınlanmıştır.

 

[1] Bu konu “Kutsalın Egemenliğinden Adaletin Egemenliğine” kitabımızın 6. Bölümünde (Egemen İslam Kültüründeki Bedevilik Etkisi ve Estetik Yoksunluğu) ayrıntılı olarak ele alınmıştır.

[2] Toplumlar (elbette kişiler de) genellikle yeryüzündeki tavır ve davranışlarında inandıkları tanrıyı taklit ederler. Hâkim tanrı anlayışına sahip olanlar yeryüzünde o şekilde, hikmetinden sual edilmeyecek bir yönetim kurarlar. Hakem tanrı tasavvuruna sahip olanlar da mutabakatla üzerinde anlaştıkları ilke ve kurallar çerçevesinde içlerinden çıkardıkları iktidarın gözetiminde hayatlarını devam ettirirler. Birincisine örnek çok, üstelik çok çeşitli versiyonları söz konusu. Ancak ikincisine Hz Peygamberin dönemi dışında pek bir örnek bulamadım.

Yorum Ekle
Yorumlar (4)
Hüseyin Şaşmaz*Uzun

25.07.2020

İnsan arzı imarla mükelleftir. FETRET DEVRİ....KAOS... Kaideden yola çıkarak bir sağlama,muhasebe yapalım tevhit inancımızı. Her var olanın bir ustası vardır.Kaidesinden yola çıkarsak. https://bredaholland.blogspot.com/2019/04/insan-esya-ve-vakia-ile-olan-iliskisi.html
Halit Ataoğlu

22.07.2020

Nisa 58.\"Allah size, mutlaka emanetlari ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiği iz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah ne kadar güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.\" Rabbim bizleri adeletle hükmeden kullarından eylesin. Yüreğinize sağlık sayın hocam.
Mbozac

20.07.2020

Hakem tanrı mı olur...
İlhan Ayan TURHAL-TOKAT

20.07.2020

Merhaba Sevgili Yaşar Soyalan iyiki varsın.Çok hoş bir yazı kaleme almışsın.Seni Allah\'a emanet ediyorum.Şahsına ve şahsında tüm dostlara selamlar...