Tarih dediğimiz şey, olup bitmiş hadiselerin yekûnu değildir; insanın kendisiyle kurduğu münasebetin zamansal tezahürüdür. İnsan nasıl bir varlık tasavvuruna sahipse, tarihi de o tasavvurun içinden akıtır. Bu bakımdan tarih, insanın dışındaki bir kuvvet değil; insanın kendisini kurma biçimidir. Ne var ki modern zamanlar, insanı kendi tarihinin öznesi olmaktan tedricen uzaklaştırdı. İnsan, kurduğu mekanizmaların içinde hareket eden bir unsura, büyük sistemlerin işlevsel bir parçasına dönüştü. Böylece tarih, insan eliyle yapılan bir inşa olmaktan çıktı; insan üzerinden işleyen bir sürece dönüştü.
Modern zihniyetin en belirgin vasfı, bilgiyi ahlâktan tefrik etmesidir. Bilgi özgürleşti; geleneksel hudutlar aşıldı; doğa çözülüp hesaplanabilir bir nesne hâline getirildi. Bu gelişmenin insanlık için büyük imkânlar doğurduğu inkâr edilemez. Lâkin aynı süreçte bilgi ile değer arasındaki bağ zayıfladı. “Yapılabilir” olan ile “yapılmalı” olan arasındaki mesafe açıldı. Kudret arttı; fakat istikamet kayboldu. İnsanın elindeki araçlar çoğaldı, fakat bu araçları hangi niyetle ve hangi ölçüyle kullanacağı meselesi belirsizleşti. İşte tarih tam da bu noktada insânî karakterini yitirmeye başladı. Zira tarih, yalnızca kudretin artışıyla değil; o kudretin hangi ahlâkî ufka bağlandığıyla anlam kazanır.
Bugün karşı karşıya bulunduğumuz yabancılaşma hâli, sıradan bir huzursuzluk değildir. İnsan, ürettiğine yabancıdır; tükettiğine yabancıdır; hatta kendi arzu ve yönelimlerinin kaynağına bile yabancıdır. Küresel düzen, bireyin arzularını biçimlendirirken ona özgürlük hissi vermekte; fakat bu özgürlük çoğu zaman yönsüz bir serbestiyet olmaktan öteye geçmemektedir. İnsan, seçtiğini zanneder; oysa seçeneklerin çerçevesi çoktan çizilmiştir. Böyle bir zeminde tarih, özgün iradelerin kesişim alanı olmaktan çıkar; standartlaşmış davranış kalıplarının tekrarına dönüşür.
Ahlâk meselesi burada merkezi bir yer işgal eder. Uzun zamandır ahlâk, daha ziyade doktriner bir yapı içinde düşünülmektedir. Yasaklar, hudutlar, yapılmaması gerekenler… Bu çerçeve elbette zaruridir. İnsan sınırsızlık içinde dağılır. Fakat yalnızca “yapma” üzerinden kurulan bir ahlâk, eylemi dondurur. Kötülükten kaçınmak, iyiliği inşa etmekle aynı şey değildir. İnsan, yanlış yapmadığı için değil; doğruyu gerçekleştirdiği için tarihin öznesi olur. Eğer ahlâk sadece menfî bir disipline indirgenirse, tarih de vasatlaşır. Hiçbir şey yapmayarak da “ahlâklı” kalmak mümkündür; fakat hiçbir şey yapmadan tarih yapılmaz.
Öte yandan modern özgürlük anlayışı, çoğu zaman bu doktriner yapıya tepki olarak doğmuş; yasakların ihlâlini özgürlük zannetmiştir. Böyle bir özgürlük, negatif bir özgürlüktür. Engel tanımamak, müdahaleden azade olmak… Fakat sorumluluk taşımayan bir özgürlük, kısa sürede narsisizme evrilir. Birey kendi arzusunu mutlaklaştırır; ortak iyiyi tali bir mesele olarak görür. Böylece ahlâk ile özgürlük arasında bitmeyen bir gerilim ortaya çıkar. Oysa bu gerilim, insanın tarih yapma kapasitesini zayıflatır. Zira tarih, yalnızca bireysel arzuların değil; müşterek sorumlulukların da alanıdır.
Tarihi insânîleştirmek dediğimiz şey, tam da bu düğümün çözülmesiyle ilgilidir. İnsanı yeniden özne kılmak… Fakat bu öznelik, keyfî bir serbestiyet değil; ahlâkî bir irade ile tahkim edilmiş bir özneliktir. İnsan, yapabildiği için değil; yapması gerektiğine inandığı için harekete geçtiğinde tarihe yön verir. Bu noktada ahlâkın pozitif boyutu belirleyici hâle gelir. Sadece zulmetmemek değil, adalet üretmek; sadece zarar vermemek değil, varlığı gözetmek; sadece tüketmemek değil, değer inşa etmek… Tarih, işte bu pozitif eylemlerle şekillenir.
Modern çağın en büyük trajedisi, insanı işlevsel kategorilere indirgemesidir. İnsan, üretim ve tüketim ekseninde tanımlandıkça, tarih de performans grafiğine dönüşür. Oysa tarihin insânî olup olmadığı, teknik ilerlemenin hızına göre değil; insan onurunun genişleyip genişlemediğine göre ölçülmelidir. Eğer insan, kendi kurduğu sistemler karşısında küçülüyorsa; eğer eylemleri üzerinde söz sahibi değilse; eğer ahlâkî muhasebe teknik hesaplara feda ediliyorsa, o tarih ilerleme değil; yabancılaşmadır.
Bu sebeple tarihi insânîleştirmek, nostaljik bir geri dönüş çağrısı değildir. Ne modernliği toptan reddetmek mümkündür ne de geçmişi idealize etmek. Mesele, mevcut imkânları ahlâkî bir ufka bağlamaktır. Bilgi yeniden hikmetle irtibatlandırılmadıkça, özgürlük sorumlulukla dengelenmedikçe, eylem değerle buluşmadıkça tarih insânî bir mecraya girmeyecektir.
Son tahlilde tarih, kaçınılmaz bir kader değildir. İnsan, kendi tercihlerinin toplamı kadar tarihe yön verir. Eğer insan, kendisini yeniden eylemin merkezine yerleştirir; kudretini ahlâkî bir muhasebeyle sınırlar; özgürlüğünü sorumlulukla tahkim ederse, tarih yeniden insânî bir istikamet kazanabilir. Aksi hâlde kudreti artan fakat yönünü kaybetmiş bir insanlığın tarihi, soğuk ve mekanik bir akış olarak sürüp gidecektir. İnsan, ya kendi tarihinin faili olacaktır ya da kendi yaptığı tarihin nesnesi olmaya devam edecektir.
Gazze'ye asker gönderecek 5 ülke!
20.02.2026
İRAN VE BÖLGESEL TAHLİL SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 22.02.2026
cennet’ten notlar ay’ı RESUL UZAR 20.02.2026
DİNİN İSTİSMARI ÜZERİNE YUSUF YAVUZYILMAZ 21.02.2026
YABANCI SÖZCÜK KULLANMA TAKINTISI AYTEN DURMUŞ 22.02.2026
ramazan ay’ı RESUL UZAR 24.02.2026