hikayeyi bilirsiniz,
yolunu kaybeden üç okumuş arkadaş,
dağ yolundaki kulübeye sığınır.
evin sahibi ihtiyar buyur eder, şehirli misafirlerini.
dışarıda tipi vardır ve içeride gürül gürül yanan odun sobası içlerini ısıtır.
İhtiyar ev sahibi mutfağa geçince,
altına tuğla konularak yükseltilen
boruların orta yerinde dirsek olan soba gözlerine batar!
okumuş adamlar işte. ihtisas sahibi proflarımız ilginç sobaya dikkat kesilirler.
kendi meslekleri üzerinden ihtiyarın sobayı böyle kurmasına
bir çok mesleki hikmetli çıkarım yaparlar,
iddiaya bile tutuşurlar.
dileyen hikayeyi bulur okur...
ihtiyar içeri gelince sorarlar; İhtiyar mahçup şekilde
“boru yetişmedi…” der... o kadar…
bütün hikmetli yorumların boş olduğu andır...
“sobanın altına tuğla koydum ki biraz yükselsin,
iki dirsek vardı elimde beyim” der
ihtiyar amca,
“işte onu da ortaya takarak eksik boru meselesini çözdük,
boru eksik gelince... böyle...
yoksulluk işte ağam..."
şehirli proflarımız çok bilmişler ya!
etraflarına saçılan fukaralığı görmüş olsalardı
sobanın garabetini,
yoksulluğun sebebi olabileceğini fark edebilirlerdi... belki.
ihtisas sahibi olmak böyle bir şey herhalde...
bir cerrahın özeni ve
duygusuzluğu hakimdir olay ve hikayelere...
veya şöyle de diyebiliriz;
dikkat kesilen alandaki bilgi ve yoğunluk,
çok zaman etrafını kör eder insana... sanki
ey dost,
biliyor musun, bizim memlekette bir tuhaflık var;
ne zaman kitap dense, sünnet dense, hadis açılsa…
hemen bir “uzmanlık hıncı” kaplar ortalığı.
sanki rabb’in kelamı bir ameliyat masası,
sanki nebi’nin adımları mikroskopla izlenecek bir hücreymiş gibi.
herkes bir cerrah edasıyla yaklaşır ya kutsala…
fıkıhçı kendi neşteriyle,
kelamcı kendi makasıyla,
tarihçi kendi arşiv tozuyla,
vaazcı kendi gösteri şovuyla…
ve her biri der ki:
“en orijinal hikmeti ben buldum!”
“hiç duymadığınız bir incelik var bak burada!”
yaaa öyle işte…
din, bir bileni tatmin eden oyuncak masasına döner bazen.
halbuki…
kitap bize prangaları kırdırmak için geldi.
öldüren bilgi için değil, dirilten nefes için…
aziz nebi aramızdan biri olsun diye seçildi;
hayatı anlayalım, yolun taşlarını görelim,
yürürken düşmeyelim diye…
bak hele mesela; üç dostun o aç karnına medine sokaklarında dolaştığı güne:
ömer’in hafif gülümseten önerisi,
“acıktık birisine yıkılsak iyi olur”
ebû bekir’in “hiç fena olmaz” deyişi,
aziz olanın o tanıdık tebessümü…
açlık bile muhabbet olmuş o gün,
çölde kaybolmayan bir iz gibi.
eve girdiklerinde,
bir kadının sevinciyle açılır kapı:
“bey, Resulullah geldi!”
bir evin duvarları bundan daha nasıl onurlanır?
ev sahibi hurma dalıyla koşar,
bir kuzu nar gibi kızarır,
bir ekmek koparılır, içine kebap sarılır…
ve aziz olan, kızının sevdiğini unutmamış ve kendi eliyle dürüm yapınca şöyle
“fatımama ulaştırın.”
hayat işte…
ikram, dostluk, evlat, tebessüm.
din dediğin, tam da bunun içinden akar.
bazen bir ekmek kırıntısında saklar hikmetini,
bazen kuzu kokusunda,
bazen bir evin heyecanında…
ama bizim uzmanlar ne yapar?
başlarlar bablara ayırmaya:
“misafirlikte ikramdan yakın olana göndermenin hükmü…”
pöh.
vaazcı arkadaş zaten bekler köşede:
onca sade güzelliği,
kırk dallı budaklı öğüde çevirsin diye.
oysa ey yolcu,
sen bilirsin ki bu yol karışık olsun diye gelmedi.
tam aksine;
eğrinin, büğrünün, dolambaçların içinden
insanı çekip çıkarmak için geldi.
yol kendini,
yüreği hakikate açık olana gösterir.
işaret taşları bellidir;
bir tebessüm, bir ekmek, bir ikram, bir adım…
hepsi der ki:
“gel, razı edilmesi gerekene yürü.”
öyleyse düş yola dost,
kutsalı karmaşıklaştıranlara değil;
hayatı sadeleştirenlere kulak ver.
zira din, yaşandıkça açılır;
uzmanlaştıkça değil.
yolun açık olsun.
paylaşmaya değer gördüğünüz yazılarımın dilediği kısmı dahil dostlarınıza ikrama açıktır.
bir gönle daha temas etmek iyidir. valla!
Hoş geldin rahmet mevsimi!
19.02.2026
İRAN VE BÖLGESEL TAHLİL SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 22.02.2026
cennet’ten notlar ay’ı RESUL UZAR 20.02.2026
DİNİN İSTİSMARI ÜZERİNE YUSUF YAVUZYILMAZ 21.02.2026
YABANCI SÖZCÜK KULLANMA TAKINTISI AYTEN DURMUŞ 22.02.2026