Elmas Sömürge Türkiye Duruşmaları – 10
Önceki bölümlerde, muhalifliği serzenişten ibaret olan Kâzım Karabekir’in “İstiklâl Harbimiz” kitabı ekseninde yakın tarihi aydınlatacak bilgi ve belgelerin bir bölümünü yayınlamıştık.
Bu bölümde, ünlü Kemalist Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” kitabından yola devam ederek dönemin bir başka cepheden değerlendirmesine geçiyoruz.
Mustafa Kemal üzerine hatıralarını 1952’de “Dünya” gazetesinde yayınlayan Falih Rıfkı Atay, daha önce açıkla(ya)madığı konuları da ilâve ederek, “Çankaya”yı, 2 Mart 1968’de yeniden yayınlar.

F.R.Atay, kitap yazılırken Atatürk’ün Nutku, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Afet İnan, Çerkes Etem, Damar Arıkoğlu’nun hâtıraları ve Tevfik Bıyıklı’nın yazılarını gözden geçirdiğini belirtir.
Kitap, başarılmış bir devrimin savunulması ve kamuoyuna benimsetilmesi amacını da yerine getirmektedir.
“Manastır idadisini (lise) bitiren Mustafa Kemal 13 Mart 1889’da Pangaltı’da harp okuluna girdi.” (s. 29)
“Genç Mustafa Kemal arkadaşları ile Beyoğlu eğlence yerlerine giderdi. İyi giyinmeyi ve yaşamayı severdi. İstanbul’a gelinceye kadar biradan başka içki kullanmamıştı. Bir gün arkadaşı Ali Fuad (Cebesoy) la beraber Büyükada’ya gitmişler. Ne lokantada yiyip içecek, ne de otelde geceleyebilecek paraları yok. Ali Fuad bir şişe rakı, bir şişe bira, ekmek ve yemiş alıp çamlığa yürümüşler. Mustafa Kemal bir şişe birayı bitirince:
-Şimdi ne yapacağım? demiş.
İlk defa rakıyı o akşam denemiş. Başı bir hoş dönmüş. Güneş batmak üzere; sigara paketinin altına resimler çizmiş, sonra :
-Fuad, demiş, ne iyi içki imiş bu… İnsanın şair de olası geliyor.
(…) Bu ağır ve sert içki bir daha yakasını bırakmamıştı.”
“Devrimciliği yıllarında her işte olduğu gibi zevkince değil, kafasınca giderek, millî eğitimde yalnız batı musikisi öğretimi yaptırmıştır.
Gene bu tatil gidişlerinde Selânik’te vals etmeği de öğrenmişti. “ Bir kurmay dans etmesini bilmelidir”, derdi.” (s. 31)
Atay, kitabının “Hürriyet Yolunda” bölümünde, ordunun durumunu ve dönemin atmosferini anlatır:
“Biz âhır-zamanlık kâbusu ile gözlerimizi açardık. Bu devlet kurtulmaz, bu millet adam olmaz, Moskof ve Avusturya gâvuru bizi yaşamağa bırakmaz, ilk gençlikte hep işittiğimiz sözler bunlardır. (…) Hırsızlık, haksızlık, her türlü idare kötülükleri âdeta gözle görülür. Saray can havli ile şeriatçılığa sarılmıştır.(…) Hamiyetli orta aydınlar, halk inanışı ile tatlı su Türk’ü dediğimiz, milletlerinden de vatanlarından da tiksinen alafranga takımının inançsızlığı arasında şaşkın bir ruh hâli içindedirler. Halk Mehdî bekler. Orta sınıf yarı umutsuzluk içinde bir başka mucize bekler. Üst takım hiçbir şey beklemez. Saray ve vezirler idaresi bir ”idare-i maslahat” tan ibaret.” (s.35)
(…) Mustafa Kemal Şam’a 1905 de tayin edilmişti. (…) Deniz yolu ile Beyrut’a varınca arkadaşları ile buluştu. Beyrut, İstanbul gibi, İzmir ve Selânik gibi, hıristiyan ve yabancılı olduğu için yaşanabilecek dört Osmanlı şehrinden biri idi. (…) Ancak Şam taassubun hükmü altındaki bütün şark şehirleri gibi, bir hayat zindanıdır. (s. 41)
“Vatan ve Hürriyet”, İttihat ve Terakki ile kaynaşarak 27 Eylül 1907’de iki cemiyet birleşmişti. Mustafa Kemal her şeyden kaygılı idi. (…) Ona göre gizli Cemiyet bir siyasî parti haline gelmeli ve iktidarı ele almalı idi.
(…) Daha o zaman, 1907 de , arkadaşlarına şu fikrini söylemekten çekinmemiştir :
“Köhneleşen ve hayatlılığını kaybeden Osmanlı İmparatorluğu gövdesi üzerine devlet oturtulamaz. Ancak Türk çoğunluğu toprağı üzerine oturtulabilir. (s. 47) (…) Meşrutiyet hürriyetleri gerçekleşince bütün milliyet davaları ortaya çıkacaktı. (…) Sırp, Yunan ve Bulgar azınlıkları bizim topraklarda idi. Hepsi birer parça kopararak ana vatan saydıkları topraklara katılmak isteyeceklerdi. (…) Tek devlete bağlı olanlar Türklerdi. Onlar da yoksul ve zayıf idiler. Araplara da ayrılık fikri aşılanmıştı. İmparatorluğun paylaşılmasına çoktan karar verilmişti. Yalnız biz Türkler ezilecektik. İmparatorluğun yıkıntıları altında biz kalacaktık. Hıristiyanlar ayrılacaklar, Türkler ve Araplar ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri olacaklardı. Millî bir sınırlanma gerekti. Avrupa yakasında batı ve doğu Trakya bizde kalmalı idi. Edirne Vilâyeti’nin kuzey sınırları genişlemeli, Arnavutluk bağımsız olmalı, Avusturya- Macaristan, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan İstanbul’da bir konferansa çağrılmalı idi. Dava, milliyet prensiplerine göre çözülmeli , Anadolu kıyılarına yakın adalar bizim olmalı, yabancılara kalan Avrupa Türkiyesi toprakları ile bize kalanlar arasında nüfus değişimi yapılmalı, Anadolu güneyinde ise Hatay, Halep ve Musul bizde kalmak üzere gerisi araplara bırakılmalı idi.”(s. 48)
1907 gibi erken bir yılda, böylesine kapsamlı nokta atışı değerlendirmelerin genç bir subay tarafından yapıldığını ifade etmek, inandırıcı değildir.
Yıllar sonra gerçekleşen olayları geriye götürerek masa başı haber yapıldığını söylemek mümkündür. Bu tür yönlendirmeler, kehanet tabloları üretmelerin kimseye faydası olmamıştır.
Tarihi galiplerin yazdığını hatırlarsak, gerçeklerin üstünün kapatılıp başka mecralarda kullanımına yukardaki satırlar iyi bir örnek olabilir…
Gerçeklerin bir gün ortaya çıkma özelliği vardır. Hiç kimseyi aşağılamak ya da yüceltmek için değil tarihin karanlık koridorlarına hakikatin ışıklarını düşürme çabasının içinde olmalıyız.
(Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Bateş A.Ş., İstanbul, 1984)
10.05.2021, Kardelen/Ankara
Mehmet Yavuz AY
Sadakanız, İhtiyaç Sahiplerinin Umudu Olsun!
25.04.2026
İhracatçıya kurumlar vergisi indirimi
26.04.2026
Hasan Hüsrev Hatemi vefat etti
02.04.2026
Pırlanta ve elmasa ÖTV son anda iptal edildi
03.04.2026
İBB davasında 18 tahliye
03.04.2026
Görmediğin bir oğlu olmuş… OSMAN KAYAER 27.04.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 2 ÜSTÜN BOL 29.04.2026
Dizilerin toplum üzerindeki etkileri MEHMET GÜMÜŞ 28.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-II KADİR ÇİÇEK 04.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-III KADİR ÇİÇEK 10.04.2026
Arada Kalan Hamas ve Direnen İran DERVİŞ ARGUN 06.04.2026
Green Card Sevdalıları CYRANO DE BERGERAC 07.04.2026