ÖĞRETMENLER, İLAHİYAT HOCALARI ve DİYANET ÇALIŞANLARI

Toplumun eğitim-öğretiminden sorumlu olan kesimler, toplum hayatını yönlendirirler.

Bu kesimlerden öncelikli kastım, her düzeydeki eğitim kurumunda görev yapan öğretmenler/hocalar, İlahiyat Fakültelerinde ve Diyanet İşleri Başkanlığında çalışanlar yani bir şekilde sürekli olarak eğitim alan-veren kişilerdir.

Peşinen ve açıkça söyleyelim: Bu büyük kitlelerin, toplum üzerindeki etkisi, sayılarıyla doğru orantılı değil. Bunun pek çok sebebini saymak mümkündür. Bu sebeplerin başında MEB, DİB ve Üniversitelerin yanlış politikaları ve maaş azlığı başta olmak üzere pek çok şey sayılabilir. Bu konulardaki şikâyetler haklı olmakla birlikte, sürekli bunları söyleyip durmak, yaşanmakta olan gerçeklerden hiçbir şeyi değiştirmiyor.

‘Maaşımın gerektirdiği kadar/maaşımı helal ettirecek kadar çalışıyorum.’ cümlesi, bu meslek erbapları için/sizin için doğru bir cümle olabilir mi? Hayır, çünkü siz bu toplumun mimarlarısınız, Sinan gibi… Başka hiçbir karşılık almasanız da Süleymaniye’yi inşa edebilmek zaten yeterince büyük bir karşılıktır. Yeni Fatihlerin hocası olmak mesela…

Bir toplumun yalnızca bugününü değil yarınını da yukarıda adı geçen meslekleri yapanlara ve bunlara verilen değere bakarak tahmin etmek mümkündür. İnsanlar ancak bu iki grubun elbirliği ve emek birliğiyle iyi yetiştirilebilir, ‘zülcenaheyn/çift kanatlı’ olabilirler. Bu yöntem önemlidir çünkü tek kanatla uçuşa geçmek mümkün değildir; her çırpınış yeni bir çakılmayla sonuçlanır.

Peki, nedir gerekli olan?

Bazı meslekler vardır, o işi yapar, bitirirsiniz ve geriye kalan vakitte o işle alakalı bir şey gündeminize gelmez. Fakat bazı meslekler de vardır ki her günün 24 saatini doldurması gerekir. Yukarıda söz ettiğimiz meslekler, ikinci grupta olanlardan. İşte bu sebeple ‘eğitim- öğretim görevlileri’ olarak söz ettiğimiz bu meslek erbapları, artık birkaç kişi bir araya geldiklerinde, her şeyden şikâyetlenmeyi kenara bırakıp mesleklerini tüm hayatlarına, iyi insanlar yetiştirmek gayesiyle ‘fiili ve kavli dua’ olarak yaymanın yollarını aramalıdırlar.

Kendilerini sanki Hz. Nuh as. döneminde, sel felaketiyle karşılaşmış bir gemi sahibi ya da bir yangında insanları kurtarabilme imkânına sahip biri gibi görmelidirler.

Eğitim-öğretim neferleri!

Sizler, mesleğinize ve hayata böyle bakmadığınızda, tüm kuzuları kurtlar kapıyor, farkında değil misiniz? Sonra bu durumdan şikâyetin anlamı nedir? Sizler, bu duruma engel olmak için ne yaptınız, samimi olarak ve ücretini yalnız Allah’tan isteyerek?

Öğretmenler/hocalar ve din görevlileri/dini öğretenler, insana ve milletlerine duydukları sevginin bir gereği olarak mesleklerini, maaş karşılığı zorunlu olarak yaptıkları iş olarak görmekten vazgeçmeli, tüm hayatları -gayelerinin büyüklüğü sebebiyle- işlerine adanmalıdır. Edebiyat ve tarih öğretmenleri başta olmak üzere tüm öğretmenler ve İlahiyat eğitimi almış tüm görevliler, ‘üstün bir şahsiyet olmak’ ve ‘üstün şahsiyetler yetiştirmek’ gibi bir davaya sahip olmalıdırlar. Bu da ancak büyük davalara adanmış bir hayat yaşamakla mümkündür. Çünkü insan, insan gölgesinde yetişir. Bunu yapabildiklerinde, şikâyetlerinin çoğu buharlaşacağı gibi, maaşlarına da anlayamadıkları bir bereket gelecektir.

Bugün bu ülkede, yere atılan kâğıttan yere tükürmeye, hırsızlığın resmi ve gayrı resmisinden insanların katledilmesine kadar her hususta, bu iki kitlenin sorumluluk payları vardır. Sorumluluk makamının ise şikâyete hakkı yoktur. Bu makamlarda olanların gayesi,

üstlerine düşen sorumluluğu ve daha fazlasını, -sadece maaş karşılığı olarak değil- Allah karşısında hesaba çekildiğinde, bu hesabı verecek şekilde yerine getirmek için çabalamak olmalıdır. Her doğru çaba ve emek, rahmeti ve bereketi bir mıknatıs gibi kendine doğru çeker.

Her emeğin muhakkak bir karşılığı olduğunu bir daha hatırlamalıyız, eğer ahirete gerçekten inanıyorsak…

‘Tohum saç, bitmezse toprak utansın.’(NFK) diyen şair dahi biliyor ki tohum bitmese, toprak utanmasa bile, tohum saçan görevini yapmış olacaktır.

Her insanın bu dünyada yerine getirmesi gereken görevleri vardır. Bu görevleri, görevlerin gerektirdiği şekilde yerine getirmek önemlidir. ‘Size tebliği ettim mi?’ sorusuna verilen cevaba ‘Şahit ol ya Rab!’ nidası, bu endişeden başka bir şey için miydi?

Öğretmenler, İlahiyat Hocaları, Diyanet Çalışanları!

Lütfen! Bakın toplumumuza lütfen iyi bakın. Sizin bir sorumluluğunuz yok mu?

Allah’ın size yüklediği bir misyon yok mu, milletimizin evlatları -konuşmak, duymak, görmek, bilmek istemediğimiz- bir sürü sorunla boğuşurken. Bir kez olsun doğru bir ağızdan, doğru bir yöntemle, muhtaç olduğu doğruları duymamış, tüm bunalımların en ağırını yaşayan binlerce insan çevrenizdeyken acaba, alacağınız veya yenileyeceğiniz eşyalardan, giyeceklerden, almak istediğiniz evden, modelini yükseltmek istediğiniz arabadan söz edip durmaktan ya da tatilde gideceğiniz yerin fiyakasını basmaktan utanacağınız zaman gelmedi mi?

Ayıptır, keselim artık maaş miktarını, iş şartlarını, istediğimiz şeyleri alamamanın

şikâyetini. Bizler, çözüm erbabı olmalıyız, şikâyet hastası değil. Burası dünya, tabii ki pek

çok şey istediğimiz gibi olmayacak. Kim dedi bize, bu ‘deni dünyada’ her şeyin gönlümüzce

olabileceğini. Yok öyle bir şey.

‘Dünya ölümlü, gün akşamlı’ diyorduk hani. Fakat sanki hayatımız, bizim tarafımızdan, ölmemek üzere bina ediliyor gibi.

Allah; ‘Rab’dır /Terbiye edendir.’ (Fatiha: 1/1) ve O ‘Âlim, Alîm, Allam’ (Enam 6/73; Bakara 2/29; Maide: 5/109) olduğu için O’nun Elçisi de ‘Muallim’dir/Öğretmen’dir. (Bakara 2/129, 151). Bu sebeple Elçi kendisini ‘Ben de ancak öğretici/muallim olarak gönderildim.’ (İbn Mace, Mukaddime 17) buyurarak tavsif etti.

Bu sizlerin de mesleği. Sizlerin de konumunuz gereği bu sıfatın tecelligâhı olmanız gerekmez mi?

Maaş miktarınız mı?

Haklısınız!

Ancak!

Allah rızası için!

İslam’ın yaşayan şahitleri olabilmek için Hepimizi, tekrar geceli-gündüzlü, yorulmaz bir güç, yılmaz bir azim, tükenmez bir aşkla Hz. Peygamber’in bu çağdaki kardeşleri/bu çağdaki ashabı olmaya davet ediyorum. Bilseydim, başka daha yüce bir makam var, kendimi ve sizi oraya davet ederdim.

‘…Allah, sizi gerek önceki kitaplarda gerekse bu Kur’an’da Müslüman diye isimlendirdi, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız diye. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı bağlanın. O, sizin sahibinizdir…’(22/Hacc:78); ‘Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba… iman edin…’(4/Nisa:136); ve ‘Allah yolunda gerektiği gibi cihad edin.’ (22/Hacc:78)  Ben bu davetimle ulaştığım tüm muhataplarıma, ‘Bu millete anne/üm/imam olunuz.’ diyorum. Annelik, ücretli bir iş değildir, evlattan ücret istemeyi gerektirmez, fıtrîdir.

Fakat siz bana yine diyorsanız ‘Ama maaşımız…’ Ben de artık derim ki: ‘Demek ki siz anne olmak vasfını kaybettiniz.’ Bir anne şefkat ve merhameti taşımayan kişi, toplumuna rehber olamaz. Hangi anne, ağlayan yavrusuna bakarak: ‘Bana uygun bir ücret verilseydi ben de çocuğumu

emzirirdim.’ der? Hiçbir anne böyle demez. Basar yavrusunu bağrına…

‘Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.’(5/Maide:54)

Ben istiyorum ki Allah’ın sevdiği bu millet/ümmet yine biz olalım.

Biz bu süreci ve istediğimiz bu iklimi; sadece Allah’a değil, Elçisine ve Kur’an’a da şirkler koşmayı bilinçli bir şekilde terk edip yine bilinçli bir şekilde Allah’a, Elçisine ve Kur’an’a dönerek başlatabiliriz.

Paylaş