metrika yandex

Haberler / Yorum - Analiz

Tilki İle Kürkçü Dükkanı İlişkisi / Hüseyin ALAN

23.11.2020

Neredeyse 200 yıl olmuş, ülke olarak geleceği Batıda görmeye başlayalı,

Batıdaki devlet biçimini, hukuk düzenini, ekonomik modeli, eğitim sistemini, sosyal hayat yapısını, devlet-din ilişkisini taklit ve transfer edeli. Netice:

Ülkeye yatırım ve kar amaçlı gelen sermayenin ve teknolojinin; iç pazarı kaplayan mamüllerin %70’den fazlası Batı menşeli. Ülkenin dış ticaretinin %50’si Batılılarla.

Onlardan ham ve yarı mamül ithal etmeden üretim ve ihracat yapamıyoruz. Banka ve finans sistemi onlara bağlı..

150 yıl öncesinde mağlubiyete uğrayıp parçalandıktan sonrası için diyelim vaziyet bu.

O yıllarda eski hal muhal olunca, yeni hal için yapısal değişim ve dönüşümün dayanağı ve modeli için tartışan

‘Batıcılık-Osmanlıcılık-İslamcılık-Türkçülük’ arayışları ve taraftarlığı epey sürse de, ‘Batıcılar ve Türkçüler’ lehine sonuçlandı.

Saltanatın tasfiyesi, istibdadın bitmesi, seçim sisteminin gelmesi, mecliste istişarenin ve şuranın oluşması, adalet kardeşlik ve eşitliğin gerçekleşmesi için hukuk düzeninin yenilenmesi vs maksadıyla Türkçü ve Batıcı İttihatçılarla ittifak eden İslamcılar Yeni kurulacak cumhuriyette devletin niteliği, varlık gerekçesi, teşkilatlanma biçimi, yasal dayanağı ve referansı için var değil, Osmanlı’da olduğu gibi iktidar sınıfından biri olmak için vardılar.

23 Nisan 1920 ile 29 Ekim 1923 arası gelişmelerde tasfiye ve kontrol edildiklerini fark ettiklerinde iş işten geçmişti, çünkü zaten bir siyasetleri, siyasi stratejileri yoktu..

İki dünya savaşı arası şartlarının fırsat ve imkanlarını kullanan cumhuriyet dine cepheden karşı olurken yaptığı inkilaplarla dogmatik laikliği tercih ederken,

Elit bir iktidar sınıfı oluşturmuş, tek parti diktatörlüğüyle halkı ‘adam etme/modernleştirme’ yoluna girmişti.

İkinci savaş sonrasının şartlarında liberal kapitalist sisteme kendi kalarak katılmayı CHP’nin muvaza partisi DP ile deneyen iktidar, 1960 darbesiyle umutlarını yitirmiş, ABD’nin nüfuz alanına girmişti.

Çin yahut Sovyet modelini taklit yerine Osmanlı kültürüyle Sosyalizmi meczederek başka bir model denemek isteyen sosyalistler, bu süreçte Amerikancı sosyalistlerce tasfiye edilecekti.

Aynı süreçte cumhuriyetin dogmatik laiklikle dışlayıp yok saydığı İslamcılık, ‘Nurculuk, milli mücadelecilik, milli görüş’ akımlarıyla seküler cumhuriyet yapısı içinde, kendilerine açılan kültürel ve sosyal iktidar alanını, siyasal alana taşımayı ‘dava’ edindi; ‘devlet-millet’ kaynaşması politikasını güttü.

Cumhuriyetin halktan kopuk, yukardan aşağıya yönetim tarzını ‘demokratikleştirme’ yolunda ‘hizmete’ koyuldu..

12 Eylül darbesiyle küresel kapitalizme geçişin karşısındaki direniş ve muhalefet ülkede de bölgede de İslamcılık/Amerikancılık politikalarıyla aşılacaktı.

İçerikten yoksun şekil, mahiyetten kopuk sembollerle var olmasına ve muhalefet yapmasına izin verilen/icat edilen/proje İslamcılık, iman-amel bağı iyice zayıflamış dini telakkisiyle

Din yeniden dünyaya ve toplumsal hayata dönüyor propagandası ile hem alan kazandı hem de meşruiyet sağladı. Artık politik iktidar yolu açılabilirdi.

Bu niteliği ve yapısıyla dindar sınıf iktidara gelebilir, küresel sisteme yararlı olabilirdi. 28 Şubat post darbesi bu yolu açacaktı..

AK Parti iktidarı, geleneksel İslamcı refleksle ilkin iç muhalefetle boğuştu, önü açılıp yerini sağlamlaştırdıkça CHP’nin tek parti idaresini yeniden üretti, devleti güçlendirdi.

Bu devlet bildik Osmanlı ruhunu cumhuriyet bedenine sokmuş güçlü, kutsal, buyurgan, tek hükümran devletti; ‘kendisi varsa biz vardık’!..

İktidar, son yıllarda Araplara yaklaştığında Osmanlıcılık hayali ve motivasyonu ile hareket etti, o ‘kabusu’ hatırlayan Arap ırkçılarınca dışlandı. Çin, Rusya, İran’la ittifak aradığında umduğunu bulamadı..

Türkiye yeniden, yeni bir reform sürecine daha giriyor; bunun anlamı ne?

Türkiye’de olan biteni anlamanın yolu iki farklı örneği anlamaktan da geçer:

Güney Afrika’da Apertheid/ırkçı beyaz rejimi. Reform zamanı gelmiş(!). 90’ların başında Mandela’nın hapisten çıkmasına sebep olan siyahi isyanlar, nihayetinde siyasal iktidar için siyahları pazarlığa oturtur. ‘İktisadi alan’ ve ‘kilit mekanizmalar’ beyazlara bırakılmıştı.

‘Nasılsa siyasal iktidar bizde, ekonomiyi sonradan hallederiz’ diye düşünen siyahlar, iktidara gelir. Büyük Zafer.

Bir süre sonra her taraftan kuşatıldıklarını, bağımsız politika uygulayamadıklarını, sefaleti, yoksulluğu halkedemedşjletğni, iktidar olarak bi şey yapamadıklarını fark ettiler. İş işten geçmişti ama iktidardaydılar(!). Bu defa siyahlar siyahlara ekonomik apertheid rejimi uygulayacaktı..

90’ların başıydı. Polonya’da işçiler ayaklanmış, kilisenin ve Batının desteğiyle sosyalist diktatörlükten kurtulmuşlardı. İşçi dayanışma grubu ilk seçimde iktidara geldi.

Sosyalist ekonomiyi uygulayamazlardı çünkü zaten onun kötülüğünden zor kurtulmuşlardı. Liberalizmi istemiyorlardı ama başka çareleri de yoktu.

Sonuç ‘bizim şanssızlığımız iktidara gelmekti’ diyen işçi lideri, Cumhurbaşkanı Leh Walesa’nın sözüyle ortaya çıktı;

Özelleştirmeler, fiyat kontrolünün terki, sosyal harcamaların kısıtlanması, borsa, kapanan fabrikalar, marketlerde ithal mallar, düşük ücretler, boykot yasağı, iflaslar, işsizlik ve yoksulluk.

İşçiler işçilere baskı yapıyordu. Çünkü işçi sınıfı iktidardaydı!..

Türkiye yeni bir ‘reform hamlesi’ başlatıyor; ‘el mahkum’ çünkü geri dönüş yok.

Batıya ‘elini kaptıran kolunu kurtaramaz’ demişler;

Hakkaten (Japonya örneği hariç, bilen bilir ki bu özel bir durumdur, kendiliğinden değildir) kurtaran da olmamıştır. O da ne kadar kurtulduysa!

Biz elimizi 200 sene önce kaptırdık. Bunu hatırlayalım yeter..

Yorum Ekle
Yorumlar (2)
Sadık Torun | 26.11.2020 14:50
Selâm ve dua ile hüseyin abi yüreğine sağlık abi genellemen e katılıyorum fakat Türkiye özelinde dürüm daha farklı türkiye hamuru çok su götürür
y karakan | 23.11.2020 22:39
çakırgil de okusun