22 Ekim 2019 Salı •

DİNLERİN SÖZÜNÜN TÜKENİŞİNE DOĞRU MU GİDİYORUZ? (1) / Değer Üretemeyen Dinin Değersizleşmesi Üzerine Bir Giriş Denemesi

01.04.2019
Mehmet Yaşar SOYALAN

DİNLERİN SÖZÜNÜN TÜKENİŞİNE DOĞRU MU GİDİYORUZ? (1) /  Değer Üretemeyen Dinin Değersizleşmesi Üzerine Bir Giriş Denemesi / Mehmet Yaşar SOYALAN

İnsanoğlunun, insanlık tarihi boyunca “kendisini yeterli görme/istiğna” eğilimi hep var olagelmiş, zaman zaman bu eğilimi, toplumsal bir tasavvura, hatta günlük hayatın rutin bir uygulamasına dönüşerek, yaşam biçimi haline gelebilmiştir. Öyle ki insanın her keşif ve icadı ve bu icatların ona verdiği güç ve imkân onun istiğnasına/ başına buyrukluğuna yeni boyutlar eklemiş, icatların, yeni icatlar ortaya çıkarması, onu her şeyin hâkimi ve sahibi olduğu, evrende istediği tasarrufu/ her dilediğini yapabileceği zehabına kapılmasına neden olmuş. Bu algısının bir sonucu olarak yeryüzünü yeni bir şekilde, yeniden kurgulayıp inşa ederek onu teknolojik bir adaya çevirmesi ile sonuçlanmıştır. Ancak istiğna süreci daha da artarak devam etmektedir.

Yaptığı her icadı bir yoktan yaratış, her yeni keşfini yeni bir varediş sanan insanoğlu, bu cüret ve cesaretle Ada’nın değerler düzenini, teknolojinin istisnası olmayan tabiatının oluşturduğu bakış açısı ve ortaya çıkardığı ahlak çerçevesinde sıfırdan, yeniden kurmaya kalkmıştır. Aslında epey de yol almıştır. Varedişi de vazedişi de sadece kendisine has kılmıştır. Eski ataları, elleri ile yaptıkları putları, kendi zihinlerinde var ettikleri şeyleri, kendi tasavvurlarını veya yaratılmışları, Yaratıcıya eş koşarken modern insan, Yaratıcıyı bile kendisine eş görmemektedir. Sadece yeryüzünü değil evreni de teknolojik çöplüğe dönüştürmeye ahdetmiş insanoğlu, evrenin temel yasalarına müdahil olabileceğini de düşünmeye başlamıştır. Bu sahte sanı onu hem kendi tabiatına hem evrenin tabiatına yabancılaştırmış ve yeni bir varlık olma veya yeni bir varedici kategorisinin var olduğunu konuşmaya başlatmıştır. İcatların çoğalıp, “teknolojik devrimin” ortaya çıkması ile insan, kendisini, varlığı, evreni ve Tanrı’yı, kısacası varlıkla ilgili tasavvurunu, kendisini merkeze alarak yeniden tanımlamış ve bu yeni tasavvur/ tanım çerçevesinde kendisinden evrene doğru her şeyi yeniden tanımlayıp inşa etmeye başlamıştır. Bu durum insan nazarında, hem insan-insan, hem insan -toplum hem de insan-eşya/varlık/ evren ilişkisini yeni bir evreye taşımıştır.

Peki, bilgi, insan, değerler, yeryüzü ve evren böyle farklı bir evreye girmişken din nerededir; tüm bu olup bitenler hakkında ne demektedir? İnsanın yapıp ettiklerinde, insanın ve yeryüzünün, hatta varlığın bu hale gelmesinde dinin/dindarın, din adamının payı ve katkısı nedir? Din, tüm bu olup bitenlerin tam olarak neresindedir?

 
Burada din dediğimizde elbette bütün çeşitleri ile dinden söz ediyoruz. Özellikle de yaşayan dinlerden… Yahudilikten, Hıristiyanlıktan, İslam’dan, Hinduizm’den, Budizm’den, Şintoizm’den vs.’den söz ediyoruz.

Biliyoruz, dinler eksik veya fazla, doktriner temel söylem ve metinleri ile birlikte inanç, itikat, ibadet, ahlak ve davranış/şeriat kurallarıdır ve inananlarının varlıkları ve uygulamaları ile varlıklarını sürdürürler. Aşağı yukarı her dinin yazılı veya sözlü kuralları, ilkeleri, hatta temel kaynakları/ kitapları/ metinleri, din kurucuları/ peygamberleri de bulunur. Ancak bugün bu dinlerin tamamının kurucuları/ peygamberleri hayatta olmadığı için, bu dinler, dinlerin müntesipleri/ inananları, din adamları/ alimleri tarafından temsil edilir. Biz bu dinler adına konuşanların söz, yorum, davranış ve uygulamalarına bakarak o din hakkında bir kanaate sahip oluruz. Bu dinlerin pek çoğunun yazılı metinleri olsa da Hz Ali’nin de dediği gibi, bu metinler; kendi kendilerine konuşamayacakları için, insanlar/inananları tarafından konuşturula geldiğinden biz de ister istemez, o dinin temel metinlerini o dinin ileri gelen şahsiyetlerinin yorumları ve uygulamaları üzerinden anlamaya çalışırız. Bu nedenle din dediğimizde, bugünkü temsilcilerinin din ve hayat tasavvurlarını, yorumlarını, din ile ilgili söz ve uygulamalarını, ritüellerini/ ibadetlerini kısaca bir bütün olarak yeryüzündeki görünür hallerini kast ederiz.

Şimdi bütün bu dinler, bu “teknolojik yeni din” karşısında nasıl bir tutum aldılar? Taraf mı oldular, karşı mı çıktılar, tarafsız mı kaldılar, kısacası ne yaptılar? Bu dinlerin kaçı bu “teknolojik isyanın” yeni bir din olduğunun farkına vardı? Geçen iki yüz yıla bakıldığında bu dinlerin pek çoğunun bu durumu göremediği anlaşılıyor. Genellikle, “Bizim dinimiz bilime, teknolojiye ters düşmez, dinimiz bilim dinidir” denildiğine ve bilimin din/din adamı/ dindar tarafından da kutsandığına şahit olageldik. Aynı şekilde tersi yönde bir aşırı uç söylem de yok değildi; özellikle teknolojinin/bilimin emekleme dönemlerinde, olanları, “şeytan işi” olarak adlandıranların, lanetleyenlerin var olduğunu da okuya geldik.

Teknolojinin insan üzerindeki egemenliği arttıkça dinlerin önce susma, sonrasında geri çekilme eğilimine girdiği, daha sonra da bilimsel tutum ve teknolojik olanla uzlaşma yollarını aradıkları görülüyor. Şu an hangi noktadayız? Uzlaşma, uzlete ve teslimiyete mi dönüşmüş durumdadır?

Dinler/ din adamları, icat ve keşiflerin bir noktadan sonra bilim adamlarına kendi gerçeklerini dayattıklarını veya bilim adamlarının icat ve keşiflerin büyüsüne kapılarak kendilerini ve bilimi yoktan var edici bir güç olarak görmeye başladıklarını, bu durumun dini, sosyal, kültürel, siyasal sonuçlarının olacağını göremediler. Teknolojinin teker teker bütün dini terim ve kavramların içini boşalttığını veya onlara başka bir şeye dönüştürdüğünü yeni bir din dili inşa ettiğini, hayatın ve otoritelerinin ellerinden kayıp gittiğini fark edemediler. Olanı, anı ve zamanı okuyamadıkları için gelecek öngörüleri de geçmiş zamanlarda takılıp kalmıştı.

Bu hal ve davranışlarıyla dinler, bu teknoloji değirmenine ne kadar ve nereye kadar su taşıdılar? Teknolojinin böyle bir tasavvura evirilmesinde dini olanın ve dindarın/din adamının, doğrudan veya dolaylı ne kadar katkısı var? Veya din veya dindar/din adamı bilim veya teknolojiyi yönlendirmek veya “kötü gidişatı” engellemek için neler yapmıştır? Kendi inananlarını bu duruma ne kadar hazırladılar ve hangi önlemleri aldılar, tepkisel veya değil hangi alternatif projeleri ürettiler? En azından kendi inananları/müntesipleri nezdinde, günün dilini kullanarak, nasıl bir bugün ve gelecek tasavvuru ortaya koydular? Gelecek ile ilgili öngörülerinde yeni nesil için yeni olacak, teknolojinin saldırılarına, iddialarına, uygulamalarına, ayartmalarına karşı hangi cevabı verdiler, yeni ne söylediler? Bu, özellikle üzerinde durulması gerekli bir konu. Din adamları ve dindarlar tarafından hala bunun bir muhasebesi yapılabilmiş değil. Sorun giderek de büyümektedir. Çünkü bir noktadan sonra, insan- teknoloji ilişkisi, insan- din ilişkisinde olduğu gibi bir mabut-kul ilişkisine doğru evirilmekte ve muhatabının tasavvurunda teknoloji, vazgeçilemez, yokluğu düşünülemez bir kadiri mutlak tanrıya ve onun dinine dönüşmektedir. Bu teknolojik dinin muhatabı olarak insan da “kesin inançlı” teknolojik bir kul/köle olarak karşımıza çıkıyor. Farkında olarak veya olmayarak her birimiz ışık hızıyla böyle bir anaforun içine doğru sürükleniyoruz.

Durumun bu noktaya gelmesi ile ilgili pek çok açıklama yapabiliriz. Bilim ve teknolojinin, din karşıtı bir öze sahip olmasının temelinde mevcut dinlerin varlık, bilgi, insan tasavvurlarına tepkisellik yatsa da, doğuşunu, ortaya çıkışını bu tepkisellik sağlasa da, bu din karşıtı özün ancak din karşıtı bir ortamda/kulvarda gelişebileceğini de görmemiz gerekir. Bu din karşıtı ortamın/kulvarın oluşmasında dinlerin, dini uygulamaların, dindar ve din adamlarının söz ve davranışlarının payı ve etkisi ne kadardır? Bu din karşıtı ortamın oluşmasında da en temel belirleyicisinin, Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık, Hinduizm, Şintoizm gibi büyük dinlerin varlık, bilgi, evren, insan tasavvurlarının, özellikle de din/din adamı- inanan/insan, inanan-dünya/menfaat ilişkisinde yattığını söylememiz gerekir.

Dinlerin, dini ritüellerin, dini mekânların, mabetlerin ilgi görmemeleri veya sadece turistik, tarihi kültürel bir meta olarak görülmeleri, özellikle son yüz yıldır yeni kuşakların dinlerden uzaklaşarak seküler bir hayata yönelmeleri, “artık dinlerin sözünün tükendiği, değerler üretmediği/üretemediği” kanaatinin yaygınlaşmasına neden oluyor. Dini mekânlara uğrayan olmazken, stadyumların, AVM’lerin, müzikhollerin tıklım tıklım dolu olması, futbol, film ve müzik starlarının yüz milyonlara varan hayran kitlelerine sahip olmaları, sosyal medyanın alternatif dine dönüşmesi bu inancı pekiştiriyor. Dinlerin, din adamlarının yeni kuşaklarla konuşabilecek bir dil inşa edememesi özellikle sanat, edebiyat konusunda sadece eskinin tekrarı ile yetinilmesi ve eski olanın kutsanması, bunun yanında entelektüel kesimlerle yabancılaşmanın daha belirgin bir hale gelmesi, din karşıtlarının ellerinin güçlenmesine ve seslerinin daha gür çıkmasına neden oluyor. Kısacası bu durum “dinler işlevlerini tamamladı” diyenlerin değirmenine su taşıyor ve sıradan insanlar bile, “dinlerin söyleyecek sözü kalmadı mı, dinler artık insanları kuşatacak değerler üretemiyor mu, dinler ömrünü mü tamamladı?” sorularını soruyor.

 
Gelinen noktada, egemen bilim tasavvurunun ve bu tasavvurun bir sonucu olarak ortaya çıkan “teknolojik devrim”in karakteri ile mevcut dinlerin karakterlerinin zıtlığı göz önünde bulundurulduğunda bu iki yapının birbirine fazla bir sözü olmadığı ve çanların dinler için çaldığı da görülüyor.

Çünkü, varlıksal anlamda dinlerin olmasa bile dindarların, aklileşmiş, bilimi tek değer ve ölçü olarak kabul ederek onu kutsayan ve teknolojinin büyüsüne kapılarak, teknolojik bir varlığa dönüşmüş insana bir cevap üretemediği, yol gösteremediği, farklı dillerden konuştukları ortada. Dinlerle mevcut bilim tasavvurunun bu karakter farklılığı nedeniyle, dinler/dindarlar, en fazla, teknolojiyi araçsallaştırabiliyorlar.

Not: Bu makale, aynı isimle Yetkin Düşünce Dergisin 5. Sayısında (Ocak, Şubat Mart 2019) yayınlanan makalenin ilk bölümüdür.

Yorum Ekle
Yorumlar
Osman

11.04.2019

Kaleminize kuvvet
Yunus Çolakoğlu.. ‏

04.04.2019

Bunu Müslümanlara söyletirler .Ağızlerimda sakız olarak çiğnetirler.Siyonist yahudiler İsrailli onların güdümündeki Evangelist Hıristiyanlar ABD yi yönetmeye devam eder.
Harun Aykaç

04.04.2019

Türkiye’de eğer insanların doğrudan Kur’an buluşmaları sağlanabilirse öyle zannediyorum ki sözü edilen yabancılaşma insanımız için süreçle ortadan kalkar.
Mehmet Şayir

03.04.2019

Buralara sözün özü yazılsa Anlaşılır bir manşet atılsa iyi olur bence
Mustafa Demir

02.04.2019

Kitap lafızla dolduruldu. Dinin dinamik yapısı durağanlaştırıldı. Din geleneklerle sabitlenmiş. Evet tükendi, yeni ve bilmediğimiz düşünce ve değerleri gündeme getirmek yerine ha bire patinaj... İsterseniz Cabiri gibi "geviş getirme" deyin.
Ramazan Sahin

02.04.2019

ükenen ALLAH'hın belirlediği islam dini değil İnsanların ürettiği din tükendi ve tıkandı kardılikta bulmuyor... Tekrar dini vahile güncelememiz lazımki Hakikat asla akıla ve insanla çatışmaz...
Önder Munar

02.04.2019

Evet oraya gidiyoruz. Akla ve ahlaka ihanet eden dindarlığın dinin tükenişini engelleme şansı yoktur
Hüseyin Şaşmaz*Uzun

02.04.2019

Gelecek ile ilgili öngörülerinde yeni nesil için yeni olacak, teknolojinin saldırılarına, iddialarına, uygulamalarına, ayartmalarına karşı hangi cevabı verdiler, yeni ne söylediler? Bu, özellikle üzerinde durulması gerekli bir konu. Din adamları ve dindarlar tarafından hala bunun bir muhasebesi yapılabilmiş değil. Sorun giderek de büyümektedir. https://plus.google.com/109838719669290377148/posts/hWLEEQF1bMW https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=635756980209040&id=100013242319421
Dürümiye / Lezzete Davetiye