“Müphemlik kültürü ve İslam”

“Müphemlik kültürü ve İslam” /THOMAS BAUER

Thomas Bauer'in İletişim Yayınları'ndan çıkan bu kitabının alt başlığı "Farklı Bir İslam Tarihi Okuması." Kitabı Tanıl Bora çevirmiş. İşin ehli arasında Tanıl Bora ismi “iyi bir çevirmen” övgüsüyle birlikte anılıyor. Bazı iyi okurlar için bir kitabı okuma iştiyakı, bazen sadece çevirmenin isminden dolayı olabiliyor.

Bu kitabı okuduktan sonra yine hayıflandım, bu kitabı biz yazmalıydık;diye… Niçin Müslüman bir araştırmacı-ilim ehli böyle bir konuyu çalışıp kitap haline getirmez ki. Bazı kitapları okuduktan sonra güzel bir kitabı okumanın verdiği mutlulukla, üzüntüyü-hayıflanmayı bir arada yaşıyorum.

Kitap, alt başlığındaki tanımlamayı hak ediyor. Gerçekten de “farklı bir İslam tarihi okuması” yapmış, dersine çok iyi çalışmış. "Bu kitap aynı zamanda ve her şeyden önce kesitler halinde İslam’ın  Kültür Tarihi hakkında bir kitaptır."sh.10

Kur'an'ın yedi harf üzerine nazil oluşundan ve kıraat farklılıklarından, Arap dili ve Kureyş   Lehçesi’nin farklı kıraat şekillerine  etkisinden bahsederken hem konusu olan müphemlik kültürü-müphemlik hoşgörüsünü ortaya koyuyor, hem de size tefsir usulünün kıraat farklılıkları bölümünü anlatıyor. Tefsir usulü okurcasına bir duyguya kaptırıyor sizi. Hadis alimlerinin, uyguladığı usülleri, müctehitlerin farklı hadisleri görüşlerine delil olarak alması gibi konuları anlatırken de aynı duyguyu yaşıyorsunuz.

Kıraat farklarının değişik içtihatlara sebep olduğunu anlatırken bu farklı ictihatların aynı derecede kabul gördüğünü ve bunun düşünce hayatına nasıl etki ettiğini çok güzel ortaya koyuyor. Kitabın girişinde müphemlik kültürünü-müphemlik hoşgörüsü kavramıyla birlikte değerlendirip, ilerleyen bölümlerde bunun hem bilimsel, hem de düşünce ve kültür alanında önemine vurgu yapıyor.

"kültürel müphemlik norm ve sapma ile açıklanamaz. Kültürel müphemlik tam da birbiriyle çelişen normların aynı anda geçerli olmasıyla gösteriyor kendini."sh.26

Bu satırları okurken ister istemez kitap veya sünnetten bir delile dayanması şartıyla farklı düşüncelere hoşgörüyle yaklaşan alimlerimizin ilk üç asırdaki hoşgörü kültürü aklımıza geliyor.

"Klasik çağın âlimleri için görüş farklılığı cemaat için nimet sayılırken bugün birçoklarınca kökü kurutulması gereken bir hastalık addediliyor.”sh.12

O dönemde alimlerin, düşünce adamlarının, müçtehitlerin birbirlerine ve farklı görüşlere olan saygı ve hoşgörüsünün hangi boyutta olduğunu İmam Malik örneğiyle anlatıyor.    

Muvatta’yı her şehre yollayıp buradaki kurallara göre amel etmelerini isteyen Halife Mansur'un teklifini İmam Malik'in reddetmesini nakleden yazar şöyle diyor: "Mezhebini devletin tek hukuksal kaynağının temeli yapma fırsatını bilinçli olarak elinin tersiyle itti" sh.178,179

Geçmişte; birden çok mezhebe göre hüküm veren kadıların bulunduğu hukuki çoğulculuk, bir camideki eyvan sayısının bile mezhebi sayıyı (hukuki çoğulculuğu)  gözeterek yapıldığı bir sanat anlayışı, hiçbir müctehidin kendi düşüncesini mutlaklaştırmadığı bir tevazu ve centilmenlik söz konusu idi.

İslam hukuk tarihi açısından da meseleye baktığımızda yazarın görüşleri doğrulanmakta. Mutekaddimun- Muteahhirin ayrımı çok şeyi ifade etmektedir. Hicri dördüncü yüzyıldan sonra ictihat kapısının kapatılması, mezhep usullerinin belirlenmesi ile taklit ve taassubun yaygınlaşması, herkesin kendi mezhebini ve görüşlerini mutlaklaştırması ne yazık ki eski müphemlik hoşgörüsünden eser bırakmamıştır.

"geleneksel İslam'ın âlimleri Kur'an'ın mütelaa olanaklarının çoğulluğunu methederken, günümüz kuran yorumcuları..... Kuran metnindeki bir parçanın yegane hakiki anlamını kesin olarak bildiklerine inanıyorlar."sh.12

Kur'an'ın anlaşılmasındaki farklılıklardan bahsederken yedi harf ve kıraat-i aşerenin yanında, Arapçanın dil ve kelime zenginliğini ve bir kelimenin  pek çok farklı anlamda kullanılmasının manaya etkisini de unutmuyor.

Yazar müphemlik kültürünün hayatın her alanına nüfuz etmesini anlatırken dilden düşünceye, duadan politikaya, felsefeden edebiyata, şiirden mimariye örneklerle konuyu  zihninize nakşediyor.

"Müphemlikten söz ediyorsa önce dilsel müphemliği düşünürüz."sh.12

"Kültürel olarak işlenmiş müphemlik olmasa diplomasi mümkün olmazdı."sh.13

"Demek kültürel müphemlik insanlık durumunun bir parçasıdır."

"Bütün kültürler kültürel müphemlikle yaşamaya mecburdur, ama bununla nasıl baş ettikleri ile ayırt edilir."sh.14

Aslında yazar tam da burada düşünce özgürlüğü ve bunun kültürel-toplumsal yansımalarına giriyor. İlerleyen bölümlerde kültürel müphemlik ve hoşgörü kaynağının, hakim düşüncenin kendisine güveni ve bu güvenin yansıması olarak değerlendiriyor. İslam tarihinde, hakim kültür ve hoşgörü ile birlikte, düşünceye yasak getirilmediğini ve hukukun adaletle uygulandığını anlatmakta... Otoriter-totaliter rejimlerde ise düşünceden korkmanın asıl sebebinin kendisine, sistemine olan güvensizlik olduğu anlaşılıyor.

Kur’an, hadis,fıkıh ve içtihattan sonra dil, edebiyat ve şiirdeki zenginliğe geçiyor. Mesela “sözün ciddiyet ve söz oyunu” bölümünde dil ve gramer üstatlarından örnekler veriyor. Mütenebbi’den Sibeveyh’ten şair Farazdak’tan onların dil ve şiir zevkinden söz ederken dilin  ve kelimelerin anlam zenginliğinin nasıl ustalıkla kullanıldığını anlatır. Sadece dil, gramer ve edebiyatla ilgili olanların değil tanınmış pek çok alimin de şiir ve estetik zevkinden örnekler verir. Kahire'nin Şafii başkadılığı görevinde çok uzun süre bulunan hadisçi ve fakih İbni Hacer-i Asgalani'nin veciz şiirlerinden alıntı yapar. Alim-fakih Şairlerden ve onların edebi zevklerinden söz ederken şair Mütenebbi'nin Maliki kadısına yazdığı kasideyi örnek verir. "Fikri ilim, konuşması mantık, içi dinle dolu, dışı zarafet."

Yazar klasik çağ alimlerinin kılavuz belledikleri iki önemli esası “incelmişlik ve sofuluk şiarlarıyla tanımlamıştım” diyor. Yani o dönemdeki alimlerin dindarlıkları edebiyat şiir ve estetik güzellikle ilgili hatta iç içe olmalarının önünde engel değildi. Gerçekten de bu tanımlamaya denk düşen önemli bir örneği, İbni Hacer-i Asgalani'den sonra baş kadı sıfatıyla onun yerine geçen Bedrettin el Bulkini'nin  şiirinden veriyor. Bu örnek kelimenin tam anlamıyla hem hoşgörünün ve  şiirin, hem edebi zevkin, hem de inceliğin ve nüktenin önemli bir örneği…

Memlük Sultanı dini hassasiyetlerini kanıtlamak için meyhanelerin kapatılmasını ve bütün şarapların dökülmesini emreder. Baş kadı bu emir karşısında durumu şöyle şiire döker:

"Testiyi kırdılar bilerek,

Şarap yere döküldü.

Müslüman olmama rağmen dedim,

"Keşke toprak olaydım" (Ya leyteni küntü turaba).78.Nebe.40

Malumdur ki "ya  leyteni küntü türaba"cümlesi ahirette azabı gördükleri vakit kâfirlerin kullandığı bir pişmanlık cümlesidir. "Bu vecize, olanca kısalığıyla müphemliğin -ve hoşgörünün-bir çok düzlemini bir araya getirir"sh.234.

Böyle bir durumun yaşadığımız yüzyılda olabileceğini düşünemiyoruz bile. Herhalde tepki şöyle olurdu; "bre zındık, vurun kellesini."

“Kıraatin çoğulculuğuna dair bilinç matbaanın devreye girmesi ile büyük bir darbe yemiştir. 1925 yılında Kahire de Kuran, Hafs’den naklen Asım Kıraati ile basıldı.” sh.90 Öteden beri sunni dünyada en çok tercih edilen kıraat bu olduğu gibi ülkemizde basılı Kuran-ı Kerimlerde esas alınan kıraat de Asım kıraatidir.

Müphemlik kültürü ve anlam çokluğuna bir başka darbenin kuran çevirisi-meal olduğunu belirterek şöyle der: "oysa bir çeviri daima müphemlikten arındırır. Metnin müphemliğini onun esasa dair bir unsuru olarak değerlendiriyorsak çeviride-mealde-gerçekten önemli bir boyutu eksiltilmiş bir metin kalacaktır geriye."sh.135

"Her çeviri zaten yorum demektir."sh.135

"Metnin yoruma açıklığı ancak özgün metinde korunmuştur."sh.136

"Çeviri özgün metne göre daha tek yanlı ve ideolojik manipülasyona açıktır.” sh.137 

Yazar bunları belirtmekle beraber İslam dünyasında Kur'an başka dillere çevrilmesini meneden bir yasağın hiçbir zaman olmadığını, İslam alimlerinin hiçbir zaman "halkı kitaptan mahrum bırakarak insanları aptallaştırma niyetinde olmadığını "özellikle vurgular.

Zamanla aşınmaya başlamış olan müphemlik kültürü ve müphemlik hoşgörüsü anlayışının 19. yüzyılda hayat şartlarının değişmeye başlamasıyla birlikte tamamen değiştiğini anlatır. Kesin cevaplar talep eden ve aynı zamanda farklı hakikatlerin bir arada bulunmasını kabul etmek istemeyen  bir kültürün meydan okumasıyla gerçekleşti bu değişiklik.

Bu,modernitenin meydan okumasıydı. Pozitivist kesinlik anlayışının hayatın her alanına sirayet etmesi ile bütün çabalar mutlak tek doğruyu bulmaya odaklandı.

İslamcı Fundamentalistlerin ve selefilerin İslami geleneği esas aldığı anlayışının yanlış olduğunu özellikle vurgulayarak şöyle der yazar; "selefi hareket gelenekselci değildir."

Kitap ve sünnete dayanan her içtihadı ve mezhebi meşru gören genel anlayışa nispetle selefiliğin, “La Mezhebiyye “-(mezheplere hayır) olarak tanımlandığını belirtir. “Çünkü onların meselesi diğer hukuk ekollerinin yanında bir yere konmak değil, onların mutlak olmayan bir hakikate dair iddiasını, mutlak hakikate sahip olma iddiasına dayanarak gayrimeşru kılmaktır.” Sh.183

“Ramazan el Buti La MEZHEBİYYE yi İslam şeriatına tehdit eden en büyük zındıklık diye tanımlarken pek de haksız değildir bu bakımdan.”sh.183 Bu cümleden el Buti'nin Suriye'de öldürülmesinin asıl sebebini de anlamış oluyoruz.

“Selefiliğin La Mezhebiyye tutumu böylelikle klasik İslam hukukunda bir müphemliğe hoşgörüsüzlük reformudur.Bu bakımdan,İslam hukukunu modernleştirmeye dönük şimdiye kadar ki en radikal girişim olarak görülmelidir.”sh. 184

Modernleşmenin İslam coğrafyasında sadece sosyal hayat, hukuk ve siyaset alanında değil düşünce ve inanç alanında da gerçekleştiğini örneklerle ortaya koymakta. Modernist İslamcılardan İslam’ın ilahiyatlaştırılmasına, sadece Kuranla-mealle-hakikat arayışında olup tefsir geleneğine sırt çevirenlerden siyasal İslamcılara, sadece hadislere bakıp mezhepleri görmezden gelen selefilerden Kuran’ın tarihsel yorumunu savunanlara kadar pek çok gülünç hallerimize ışık tutmuş.

 Z. Bauman’dan yaptığı nefis alıntı çok şeyi anlatıyor.”Modernleşme kültürel bir haçlı seferiydi; aynı zamanda değerlerdeki ve hayat tarzındaki adetlerdeki ve dildeki kanaatler ve kamusal davranışlardaki farklılıkların kökünü kurutmaya dönük kudretli ve merhametsiz bir basınçtı. Evvela ve her şeyden önce bütün kültürel değerleri ve uslupları yeniden tanımlamaya dönük bir basınçtı.”sh.345

Yazar Bauma'nın modernizm eleştirisinden övgüyle söz ederken, O’na gülerek gönderme yapmayı da ihmal etmez. “Bauman’ın postmodernliği geleceğe dair bir umuttur, İslam dünyasının müphemliğe hoşgörülü modern öncesi çağı ise bir gerçeklikti.”sh.359 diyerek taşı da gediğine koyar.

Batılıların geleceğe dair umut ve iyi dileklerinin bizim tarihimizde fiilen yaşanmış olduğunu görmek ve bu hakkı teslim etmek tam bir dürüstlük örneği. Geleneğimizde, İslam'ın ilk asırlarında bunu sağlayan asıl etken ahlaki duruş ve teslimiyetti. Her türlü kibir ve büyüklenme ile kendini mutlaklaştırma ise İblis’in yoludur. Tevazu,haddini bilme ve fakr esastır bizde.

“Muhtelif söylemler yüzyıllar boyunca genellikle de sakin bir şekilde yan yana var oldular, kah birbirlerini döllediler, kah rekabet ettiler, hatta bazen mücadeleye girdiler,fakat bu mücadelede daima bunlardan hiç birisinin asla tek başına tüm hakikate sahip olduğunu iddia edemeyeceğinin idraki ile frenlendi. Bu durum bir anda tam da bunu yani hakikatin sahibi olduğunu iddia eden, bu hakikatin tek olduğunu ve yanında başka bir hakikatin varlığına tahammül edemeyeceğini söyleyen bir rakibin ortaya çıkmasıyla değişti. Bu rakip hakikatin delili olarak askeri ve iktisadi üstünlüğünü sahaya sürebiliyordu ve bu hakikatini tüm dünyaya yayma cehdine kendini kaptırmıştı”sh.326.

“Kesin cevaplar talep eden ve aynı zamanda farklı hakikatlerin bir arada bulunmasını kabul etmek istemeyen bir kültürün meydan okumasıyla gerçekleşti”

“Modernliğin kesinlik talebiyle hukuk okullarının çoğulluğu birbirleriyle uyumlandırılamıyor”sh.180

Yazarın  “kültürel haçlı seferinin etkilerine maruz kalmış” ve bu akıma kapılmış modernistlere ve tarihselcilere de güzel cevaplar verdiğini görüyoruz.  Kur'an'ın tarihselleştirilmesinin “gayrimüslimlerin müslümanlara tavsiyesi”  olduğunun altını çizerek şöyle diyor: “tarihselciler   Kuran’ın zamanlar üstü geçerliliği meselesini çözemezler.”

Geleneğin toptan reddine dayanan selefi ve modernist yaklaşımların, geleneği “tamamen kurtulunması gereken bir safra” gibi görmelerini oldukça tutarlı bir şekilde eleştirir.

El Cezeri’den naklen şunları söyler: ”Kuran asla dibini bulamayacağımız ve hiçbir kıyıda durak bulmayacak muazzam bir deryadır. Bunun içindir ki kitaplarında yazanı değerlendirmek ve insanları bu dünya ve ahrette selamete sevk etmek üzere her dönemde peygamberlerin çıktığı daha önceki halklardan farklı olarak bu ümmetin kendi peygamberinden sonra gelecek bir peygambere ihtiyacı yoktur.”sh 112

“İbni Cezeri'ye göre de vahiy tamamlanmıştır, fakat içeriği tüketilmiş değildir. Her kuşak önceki kuşakların bilmediği yeni şeyler keşfedecek.... Sahiden geleceğe açık olmayı isteyen bir zihniyet bu değilse başka ne olacaktır?”sh.113

“Peygamber'in (as)dünyevi faaliyeti zamana bağlıdır. Bu nedenle deyim yerindeyse ilahi vahyi      update etmek-güncellemek- için her defasında,her halka yeni bir peygamber gönderilmiştir.

İlk olarak Kur'an'ın indirilmesinde bu zamana ve kültüre bağlılık aşılmıştır. Kur'ân anlam çoğunluğu sayesinde geleceğe açıktır”sh.114.

“Kur'an'ın yorum sahasının genişliği peygamberliğin bütün zamanlar için ikamesi mahiyetindedir.”     Sh.114

Kitap okurken önemli bulduğum satırların altını çizerek okurum ve sayfa kenarlarına not düşerim. Bu kitap pek çok cümlesini-sayfasını çizdiğim kitaplardan biri oldu. Bu kitabın okunup tartışılmasında mütelaa edilmesinde fayda var, ancak kitabı okurken “eleştirel bir dikkatle” okunması gerekiyor. Kitabın tamamında kültürel müphemlikle ve düşünsel hoşgörüyle, postmodern  görececi yaklaşımın hakikatın bilinemezliği görüşü arasındaki ince çizgiye dikkat etmek gerekiyor. Yazarın dini-seküler alanlara yaptığı vurgu, keza demokrasi vurguları, hukukun ilahi olanla ilişkisi-ilişkisizliği ya da sekülerliği ve benzeri konulardaki kimi düşünceleri teyakkuz halinde okumayı gerektiriyor. En genel anlamda her yazarı okurken tabii ki dikkat etmemiz lazımdır,ancak bir müsteşriğin kitabını okurken azami dikkat düzeyinde olmamız gerekir. Çünkü , oryantalist saptırma ve serpintiler, metnin içine sızdırılmış yanlışlar nükleer serpinti gibidir. Dikkat edilmezse ağır ağır ölüme götürür, sahih düşüncenin ölümüne... Ne olduğunu anlamadan bir de bakmışsınız ki paradigmanız bir anda değişivermiş.... Gerçi bu kitapta özellikle yapıldığını düşündüğüm bir saptırma görmedim; belki de benim dikkatimden kaçtı.

Papegeno Sendromu kısmını anlatırken bunu, ”batı dünyasının travması.”sh. 355 olarak nitelendirmesi ve ilerleyen paragraflarda izahı gerçekten mükemmel olmuş.

“Ebedi tek ve biricik hakikate erişmişseniz,nasıl olurda öteki insanlar başka bir hakikatin varlığını iddia edebilir ve onu yaşayabilirlerdi.”sh.355

Bu satırları okurken kendisini mutlak hakikat makamında gören mezhep, hizip, grup, dernek,aydın, cemaat,tarikat, parti ve benzeri “müstağriplerin” zihninizden geçmesine engel olamıyorsunuz. İçinde bulunduğumuz trajik durum maalesef sadece acı veriyor. Benim için ufuk açıcı olan bu kitabın güzel bir cümlesiyle bitiriyorum.

“Böyle bir müphemlik hoşgörüsü, ancak insanlar kendi kişilikleri ile ilgili bir hoşnutsuzluk hissetmiyorsa serpilebilir…Batılı evrenselleştirme hırsı eskiden olduğu gibi bugün de büyük bir engel teşkil ediyor.”

Niçin bizlerin kendi aramızda bile bugün müphemlik hoşgörüsü yok?

Paylaş