dilimin ucuna geleni söylesem

 

sabah namazı cami çıkışı sonrası 
şeyh efendi dergaha doğru ağır ağır adımlarken 
şeyhin has müritlerinden olan molla Ahmet 
efendisinin yanına edebiyle yaklaştı
hafif bir boğaz temizliği yapmıştı ki 
o ara 
şeyh efendi yürümeye devam ederken tebessüm etti 
“de bakayım can ahmedim de,  nedir derdin?’’ diyerek cesaret verdi  

şeyhim dedi sofi utana sıkıla “bizim arkadaşlar var ya”, 
sadık efendinin müritlerinden bahsediyorum 
her görüştüğümüzde efendilerinin kerametlerini anlatırlar. 
dinlemeye dinleriz de 
“işte ne bileyim sanki onların şeyhinin kerametlerini dinlerken 
bizim müridanlar mahzunlaşıyorlar siz de gösterseniz kerametlerinizi 
biz de anlatsak onlara ayrıca bizim de kalbimiz sükunete erse”
diye söylendi…

sofi başını kaldırmadan efendisinin yüzüne göz ucuyla bakarken 
günlerdir içinde saklamış olanı açığa verince 
üzerinden sanki bir fil kalkmış gibi oldu. 
sabahın sessizliğinde duyulan sadece şeyhinin adımlarının sesi vardı. 
ne diyeceğini öyle merak ediyordu ki

insan işte dost. böyledir. kalbini verdiği peşi sıra gittiği sevgilisine 
dost diye sırtını dayadığı adama 
veya 
izini takip ettiği mürşidine 
ve dahi din diye inandığı neyse o 
o işte! 
varsa kalbinin bir yerlerinde tatminsizlikleri, şüpheleri 
yatışsın diye adeta mucizevi olaylar olsun beklentisi içine girer. 

aziz olan peygamberden göklerden haber aldığına, peygamber olduğuna 
ölüm sonrası diriliş ve arkasından hesap olacak uyarısına karşı 
muhatapları
“tamam sen içimizde en emin bildiğimiz kişisin ama yine de sana inanmamız için 
bize mucize getirmen gerekiyor” diye 
söze başlayan ve 
söylenen mesajın işaret ettiği anlamı düşünmeyen, akletmeyen bir refleksle 
resulü reddediyor, mesajı kabul etmiyorlardı. 

kainatın sayfalarına yüklenmiş sayısız mucizeyi ve
bir de yanında kuran gibi bir mucize varken 
eyyamcı kesim davete icabet etmemek için ayak diretirler 

diğer yandan benzer olan bir şey daha var:
içine girdikleri yolun doğruluğunu ve hak olduğunu gösterme adına 
müritlerin kalpleri tatmin ve bağlılıkları tam olsun diye 
tasavvuf erbabının çokça uydurulan keramet hikayelerini de böyle değerlendirmek gerekir.

fetö'nün vaaz ettiği camiye
peygamberin geldiğini salya sümük ağlayarak 
söylemesi sonrası 
kendine bağlı olanların ne hale geldiğini gördünüz.
uçak olmuş tank olmuş tüfek olmuş ve 
savunmasız müslüman halkın üzerine ateş edecek kadar zıvanadan çıkan cemaate 
özür 
katil sürüsü örgüte bağlı divaneleri bilirsiniz işte…

dilimin ucuna geleni söylesem!
öyle çok şey var ki…

mesela  
toplayıp etrafınıza insanları, uçma kaçma hikayelerle
sağma inek yaptığınız, koyun edip güttüğünüz 
sonra da cennet gittiğim yolda takılın peşime kurtulun diyen anlayışın 
hikayesinde 
aziz islamın izini dahi bulamazsınız 

mesela 
kenardan kenardan biz de müslümanız, hatta dedem hafız ve hacı diyen 
ama dine ve onun müminlerine yukarıdan bakan, teslim olmayan 
memleketin şişkin seküler kesimi ve 
hep bir mazeret süren rüzgar nereden eserse oraya eğilen ve akletmeyen kalabalıklar var ya 
din 
size muhtaç falan değildir 

yol izan bilmeyen fukara ve ihtiyaç sahibi sizsiniz 
dine
taşkınlıklarınızı, pisliklerinizi, günahlarınızı boca edip
sonra da rahatlayıp yeniden
sabah kalktığınızda aynı yerden aynı benzer günah dolu hayatlara dönmenizi
sağlamak için din indirilmiş de değildir. 

anlıyor musunuz?
her haltı edip sonra depresyona girip 
Allah sizin yılın belli saatlerinde terapi yaptığınız, günah çıkardığınız
sonra da çirkinliklerinize yol veren tanrınız hiç değildir 

duyuyor musunuz?

aziz kitap okununca 
başınıza o ara atıverdiğiniz artistik örtü ve 
yapmacık boyun büküşleriniz 
yaşadığınız taşkınlıklarınızı kitabın sayfalar arasında arındıracağınız 
sonrasında nerede kalmıştık diyeceğiniz
o aziz kitap hiç değildir 

meczup söylenir 

müridanın keramet isteklerine 
şeyhin ne dediğini mi merak ettiniz? 
yazan söylemese de ben diyeyim;

şeyh 
“yürüyoruz ya ahmedim 
yürüyoruz işte 
yetmez mi” demiş ve 
yürümeye devam etmiş...

dedi ve sustu...

Paylaş