50 yıl çok mu uzak oldu ökkeş dedim güldü…

 

sarp bir yokuşu olan yolu tırmanmak,
ama yayan ama arabayla farketmez 
çok özel bir sürüş veya yürüyüş gerekir. 
gerekli özeni ve dikkati göstermesek eğer 
tozu, çamuru, karı, boranı, yağmuru, virajı, hendeği bol olan bu yolda 
ya su kaynatır arabanın contasını yakarsınız, ya da savrulur yoldan çıkarsınız... 

uzun yolu, yolculuğu kendi çapımda bilirim. 
aziz kitabın ve onun peygamberinin 
bu dünya hayatını yol ve yolculuğa benzetmesi benim için çok kıymetlidir. 
İman edenler için bu dünya
“sarp bir yokuş gibidir” diyor aziz kitap 

o zaman ne yapmalı, nasıl gitmeli bu zorlu yolda derseniz eğer;

bingöl’den çıkıp diyarbakır’a geçerken aştığınız dağın rakımı 2800 metredir, 
nisanda bile yolunuzu kar keser, 
o ara gecenin ikisinde dur bakalım diye önemsemediğiniz için
karnınız aç dağa tırmanışa geçmişseniz eğer, malesef o gaflette bulundum
kar yolunuzu kesince girdiğiniz stresin, kaygının  esas sebebi 
mutmain sandığınız kalbinizin altında 
açlıktan ekşiyen ve karnınızı buran mideniz nedeniyledir 
halbuki hemen dağın tırmanma başındaki yolun kenarında  
gördüğümüz hacının lokantasının önündeki camekanda asılmış kuzudan  
bir buçuk şişi götürmüş, acı şalgam suyuyla pekiştirmiş  
arkasından sade bir kahve içip yola düşmüş olsak
zirvede  kar ve fırtına olsa ve yolda kalsak bile 
arabayı sola çekip eşinizin termosta ikram ettiği çayı içer yağan karın keyfini çıkarırsınız 

ne mi derim?
kişinin sadece manevi dünyasını desteklemesi ve canlı tutması 
yolda karşımıza çıkan zorlukları aşmada tek başına yetmez. 
ruha ev sahipliği yapan bedeni de gözetmek gerekir. 
hayır dost yanlış anladın, 
gezen tavuk yumurtasından veya brokoli salatasından da 
sağlıklı yaşamdan da bahsetmiyorum.
o ayrı bi konu, 

manevi yönümüzü güçlendirmeyi önemsediğimiz kadar, 
bu zor yol için nefsimizde olanı 
helalinden gereğince tatmin etmeyi de ben önemsiyorum 

aziz peygamber ibadetin az ama sürekli olanı övmesinin temelinde 
sanki bu gerçeği söylüyor...
saman alevi gibi parlayan, sonraki bir zaman sönen, 
heyecanını tüketen bir duruş değil bu yolculuk. 
ben dindarlığı biraz da 
zorlu parkuru olan maraton koşusuna benzetirim
hem fiziki halini kontrol edecek inanan 
hem de dayanıklılığın en önemli kısmı olan moral motivasyona dikkat edecek. 

her an insan ruh hali coşkulu olmaz.
onun için az ama sürekli yapılan ibadetler daha kıymetlidir.
insanın esas zoruna giden bu istikrar halinin devam etmesidir.
nefs çok zorlanır böylesi yürüyüşten
onun için nefsin helal olandan tatmini 
kalbin mutmain olması ile yakından ilgilidir. 

hind mistisizmini
aziz islam'ın insan eğitimine züht ve takva diye katıp karıştıranlar 
bedene ve nefse eziyeti veya 
insan fıtratının tatmin edilmesi gereken yönlerini 
orasını burasını kesip kırpanlar, yok sayanlar
ne yolu ne de insanı bence tanımamışlar. 

bir de bu ‘yoksulluk dindarlığını’ etrafındaki insanlara telkin eden 
hayatı çekilmez yapan, ümüğümüzü sıkan 
sanki Allah’ın dini bunun için gelmiş gibi davrananlar vardır
bence bunlar bir o kadar tehlikeli taşkın adamlardır.
yüzümüzdeki mutluluğu çalmaya çalışan, adı hocaya çıkanlardan bahsediyorum.
mesela 
fakirlik övgüsü,
veya şöyle eğlencenin tam da olması gereken bir zamanda limon sıkmaları var ya!
‘düğünlerimizi cenaze evi gibi neşesiz kılan zihniyet’ diyeyim siz anlayın gerisini işte…

biz “düşmanla savaş için atlar hazırlayın” emri olan bir inancın adamlarıyız.
bugünlerde abd ve batının karşısında çaresiz kıvranıyorsak eğer 
tek sebebi silah gücünüzün mukayese olmayacak kadar yokluğudur 
iman eksikliği falan değil.
korkudan geberiyoruz çünkü savunmasız bir şekilde yaşıyoruz.
şehirlerimiz bomba altında yıkıldı ve yıkılmaya devam ediyor 
ve bizim bunu durduracak silahlı bir gücümüz yok. 
ne yapmalı derseniz 
50 yıl gerekirse 100 yıl sonra boğaz boğaza savaş için 
islamın topraklarında değil
abd ve batının topraklarına savaşı taşımak için 
hiç ama hiç usanmadan, gevşeklik göstermeden, büyük bir inançla
özgürleşeceğiz ve dahi
hem kalbi hem de maddi varlığımızı inşaa edeceğiz

o güne kadar 
aziz peygamberin mekke'de sümeyye ailesini her gün ziyaret edip uzaktan çektikleri işkence acılarına çaresiz seyredip sadece sabır dediği gibi,
biz de sabredeceğiz… 

50 yıl 
çok mu uzak oldu ökkeş 
dedim 
ökkeş tebessüm etti 
Allah uzağı yakın edendir 
dedi ve sustu...

Paylaş