metrika yandex

Modern Batı Düşüncesinde Ahlâk… (Seküler Ahlâk)

15.11.2020
Abdulaziz TANTİK

Seküler bir ahlâktan söz edebilmek için, sekülerliğin tabii bir şey olması gereklidir. Ahlâk, hem ontik yapısı gereği hem de varlığının dayandığı amacı gerçekleştirme anlamında bir tabiiliği içerir. Sekülerlik ise ontik yapısı gereği, akıl tarafından üretilmiş yapay bir varlığa sahiptir. Sekülerlik, akıl üstü hiçbir otoriteyi kabul etmemek için kendisini otorite ilan ederek, kendi davranış kalıplarının değer ve ölçülerini de kendisi belirleme isteğini açıkça ilan etmiştir. Kant’ın bütün isteğine rağmen seküler bir ahlâk inşa edilememiş, bilakis hukukun keskinliği ile ilişkilerin niteliğini belirginleştirme çabası öne çıkmıştır. Bu yüzden toplumsal sözleşme dahi bir dayatma ve kurgudan öteye geçememiş, hukuk ile de bu sözleşmenin garanti altına alındığı ilan edilmiştir. O yüzden sekülerliğin yaşam tarzında ahlâkın yerine hukuk geçirilmiştir.

Ahlâki bir varlığın izhar olabilmesinin zemininde; iradi ve iyiye yönelik bir eğilimin ve istemenin varlığı esastır. Ahlâki bir yapı, gönüllü ve isteğe dayalı olma zorunluluğu taşımalıdır ki iyiyi içermekle yükümlülüğünü de göz ardı ettirmemelidir.

Sekülerlik iyi olanı, çıkara uygun ve uyumlu olan olarak betimler. Toplumsal iyiyi de bireyin iyiliğinin bir teminatı olarak gördüğü için kabul eder. Bu yüzden çıkar, sekülerliğin temelini oluşturur. Zaten çatışma, hukuki ilkeler üzerinden bir uzlaşıya tabi kılınıyor. Her uzlaşı ise faydacı bir tutumu içeriyor. O zaman çıkar; yararcı tutum, uzlaşı ve hukuk üzerinden bir ilişkiler ağı oluşturuyor.

Seküler ahlâk, yaratılışı evrim ile açıkladığı gibi ahlâki olanı da bir süreç ile ifade etmekten kaçınmaz. Doğal olana yapılan vurgu, açıkça evrimsel gelişimi dikkate sunmaktan öte bir işe yaramaz. Bu yüzden güçlü olan yaşar, zayıf olana ise işe yararlılığı kadar yaşama hakkı tanınır. Hak mevzusu ahlâki olanın vazgeçilmez özelliğidir. Seküler yaşamda hak, varlığının uzantısı olarak görüldüğü için üzerine bir ahlâk inşa etmenin imkânsızlığını işaret eder. Bu yüzden seküler bir ahlâktan söz etmek yerine seküler bir hukuktan söz etmenin anlamlı olduğu açıklık kazanır.

Ama seküler bir etikten söz etmenin mümkün olduğu söylenebilir. Bu da farklı etiklerin varlığını açığa çıkarır. Yani, yaşamın farklı alanlarında farklı yaklaşım biçimleri geliştirmek ve böylece parçalı bir etiğin varlık sahasında kalıcılığını sağlamak kolay olmaktadır. Örneğin sanat etiği, spor etiği, tıp etiği, iş etiği vb. birbirlerinden farklıdır. Yine araba kullanma etiği ile yemek yeme etiği farklıdır. Öğrenci etiği ile öğretmen etiği de farklıdır. Hayatı sürekli kompartımanlara ayırarak onlara kendi kurgularına uygun davranışlar kipi sunmanın zemini kurgulanmış ve yaşama geçirilmiştir.

Sekülerlikte bir iyiden söz edemeyiz. Ama yarardan söz edebiliriz. İyi ve kötünün ötesinde bir duruşu önemser sekülerlik. “Yaşam, iyi ve kötünün altında yer alır” der Badio. Çünkü iyi ve kötü demek için değer dediğimiz bir şeyin varlığı şarttır. Ama sekülerlikte bir değerden bahsedilemez. Değer, aşkınlığı içinde taşıyan bir bağlama işaret eder. Hâlbuki sekülerlik, bizzat dünya sınırları içinde kalmak ve insan aklının sınırlarını aşmamayı zorunluluk addeder. Bu yüzden bir değer üretimine imkân tanımaz. Çünkü aklın bütün referansları eşit görme gibi bir huyu bulunmaktadır. Her referansın eşit sayıldığı bir düşünce zemininde neyin iyi veya kötü olduğunu belirleyecek kıstaslar yok edilir. Kıstas olmayınca değer oluşturulamaz. Sekülerliğin değer olarak gördüğü şey, burjuva ve kapitalist sınıfın çıkarlarının sürekli korunması; iktidar, askeri, hukuki ve yasal zeminde muhafaza edilmesidir. O yüzden değer, başka sınıflar için bir anlam ifade etmez. Bugün yaşadığımız ve her gün örneklerine rastladığımız göç edenlere yönelik şiddetin varlığını, seküler şiddetin keskinliğini de sadece “göç edenlerin bir ederinin olmaması” ile yorumlayabiliriz. Eğer iş kollarında bir ihtiyaç olsa, işçi alımına gerek görülse, o zaman o göçmenler hemen kapılardan şaşaa ile alınır. Tıpkı altmışlı yıllarda bizzat göçmenleri kendileri davet ettikleri gibi…

Bu durum bize neyi gösteriyor? İnsan hakları, göçmen hakları, işçi hakları vesaire, bir yarara mebni olduğunda anlamlıdır. Ahlâk bu zemin üzerine kurulamaz. Dikkat edin, kadına şiddet vurgusu son dönemde moda oldu. Çocuk hakları hep gündemdedir. Ama Irak, Suriye ve benzeri ülkelerde kadın, çocuk, yaşlı, sivil demeden tepelerine bomba atılırken bu hakları kimse gündeme taşımadı. Bu durum bize, sekülerliğin ahlâki bir kaygı taşımadığını açık bir şekilde göstermektedir.

Kant’ın ödev ahlâkı, özellikle pratik akıl üzerinden tavır ve davranışlar için bazı ahlâki ödevler oluşturma girişimini gösterir. Ancak her referans gibi ödev ahlâkı da bir referans ve seküler birey için çok anlamlı olmamaktadır. Bu durumu izah eden ve batılı olmayan ama seküler olan farklı ülkelerdeki sınıfların tutum ve davranışlarına bakın, iyiye yönelik bir tepki bulamazsınız. Ne zamana kadar? Vergi indirimi söz konusu olduğunda, karşılığında siyasi bir yarar sağlayacağı zaman vesaire ancak garantiye alınmış bir yardım yapıldığı gözlemlenir.

Burada şuna da değinmekte yarar var: Ahlâk, bir sorumluluğu ifa ve kendisinden aşkın bir güce yönelik sevginin veya korkunun eseri olarak ortaya konulduğu zaman anlamlı olur. Ancak bu noktada sevgi ve korku, aşkınlığın bizzat doğasına yönelik bir saygınlığı içinde tutma zorunluluğunu hissetmelidir. Seküler olan ise aşkınlığı reddetme eğilimini varlığının zorunlu ilkesi kılmaktadır. Böylece bir ahlâki yapı kurmaları mümkün görünmemektedir. O zaman seküler kişiler hiç ahlâki bir yapı oluşturamazlar mı? Sekülerleşmeyi kendi menfaatine uygun gören ahalinin sekülerlik öncesi dini, ahlâkı sahiplenmeleri ve kendi sosyolojilerini bu zemin üzerinde kurmaları ile açıklanabilir. Muhafazakârlaşma eğilimi olarak tanımlanan olgu da budur.

Seküler ahlâkta yapılan tartışmalarda öne çıkan önemli olgulardan biri de doğal ahlâktır. Doğal ahlâk, her ne ise o olarak varlık sahasına çıkmayı betimliyor. Tabi doğaya yönelik kurgusal müdahale bu sefer doğayı biçimlendirdiği gibi doğal ahlâkı da biçimlendirmeye yöneltiyor. Örneğin, LGBTİ gibi seküler olmayan dünya için birer sapkınlık alâmetifarikası olan davranışların; doğal, iradi bir tercih ve toplumsal baskıya yönelik bir özgürleşme eğilimi olarak kabul görülmesi yönünde ciddi bir propagandaya dönüştürülüyor. Ülkemizde de bunun örneklerini gözlemliyoruz. Hatta İstanbul Sözleşmesi bağlamında hukuki bir zemin kazanma arayışı görülüyor. Buna rağmen bütün sekülerler ve sekülerliği kendi çıkarlarına uygun görenlerin uyumlu bir koro gibi bu sözleşmeye taraf olduğu gözleniyor.

Sekülerliğin bu çerçeve içinde kendi etik algısını oluşturma konusunda çok cömert olduğu tartışılmazdır. Ancak bu etiğin bizim ahlâk değimiz şey ile bir bağıntısı yoktur. Seküler yaşam anlamsızlığı bir anlam olarak görerek, onu özgürleşmenin bir simgesi olarak kabul eder. Bu yüzden anlamı olmayan bir ilişkiler ağını ahlâk olarak betimlemek, seküler kültürün dışında kalan kültürlere büyük haksızlık olacaktır. Ahlâksızlığın bir ahlâk olarak konumlandırıldığı ve bu ahlâksızlığın pervasızca savunulduğu başka bir zemin bulunamaz. Bu yüzden sekülerler, utanma duygusunu yitirmişlerdir. Hâlbuki ahlâkın temeli hayâdır. Utanma duygusu olmadan ahlâkın var olması düşünülemez bile…

Her bireyin kendi çıkarını kolladığı ve kendi isteğini diğer isteklerden üstün tuttuğu, kendi isteğini yerine getirecek bir güce sahip olduğunda ise bir tatminin olmayacağı gerçeği, seküler bireyi ahlâktan uzaklaştırmaktadır. Ama bir ‘ahlâk’tan söz edilecekse, bu seküler birey için; tanrıyı taklit ederek, dilediğini, dilediği şekilde yapma imtiyazı olduğudur. Ve bu taklit iyiyi içermemektedir. Yani tanrıyı negatif taklit etmektir. Bu yüzden zulüm ve cehalet kol gezmektedir. Bilişim çağında hala cehaletin varlığı kol gezmektedir. Cehaleti salt bilgisizlik olarak yorumlamak en naifinden bir haksızlık olacaktır. Cehalet, bilgiye rağmen kötülükte ve yanlışta ısrarcı olmaktır. Bu çerçeve içinde seküler birey, bütün bilgiçliğine rağmen, ahlâki bir yapı kurmayı engelleyecek bir cehalet ve bencilliği eksene almaktan vazgeçememektedir.

Ahlâk mı? Boşuna bir bekleyişin işaretidir.

Seküler bireyin iki temel bileşeni vardır: Kibir ve Bencillik…

Kibir ve bencillik birbirini besleyerek kötülüğün temelini oluşturmaktadır. Alev Alatlı Hocanın söylediği gibi ‘Her yasal olan helal değildir.’ Seküler birey, yasal sınırlar içinde her türlü talanı yapmayı meşru görür. Devletin gücünü kendi yararına kullanmayı bir marifet addeder.

Ezcümle, seküler yaşam bir ahlâk inşa etmediği gibi ahlâk diyebileceğimiz bir şeye de tevessül etmemektedir. Hukuk, seküler bireylerin ilişki ağını belirlemektedir. Hukuki olanın ahlâki olduğu bir savın doğruluğuna inanmaktadırlar. Hayatlarını buna göre düzenleme konusunda bir çaba ve gayret içinde oldukları açıktır. Ancak bu yaşamdan ahlâk diye tarihsel sürekliliğe konu edilmiş bir konunun seküler bireyde bir karşılığı yoktur. Bilakis o, ahlâki olanı gerici bir tutum olarak kabul etmektedir. O yüzden yasal zeminde her türlü haksızlığı yapmaktan imtina etmemektedir.

Ahlâk, hem dil bakımından hem de işlevselliği açısından aşkınlığı içinde taşır. Dinlerin ahlâki önerileri, emirleri ve nehiyleri olur. Seküler bireyin ise hukuksal yasakları ve ödevleri bulunmaktadır. Hukuk ve ahlâk ilişkisi ve hukukun daha kesinlik arz eden yapısı ile, ahlâki olanın ise daha soyut ve iç dünya / gönül ile bağıntısı açısından bir aşkınlığı taşıdığını gözlemlediğimizde, seküler bireyin neden hukuku tercih ettiği konusu da açıklığa kavuşmuş olur.

Sonuç olarak seküler bir ahlâktan söz edemeyiz. Seküler yaşamı dini bir terim olarak kullanacak olursak, ahlâksızlığı bir ahlâk olarak öne çıkardığını söylemeliyiz. Çünkü asla ahlâki bir davranış ortaya koyamaz! Buna uygun bir bakışı yoktur! İyi kavramını yarar ve faydadan azade kabul edersek seküler birey iyi de olamaz. İyi ve kötünün altında bir yaşamı içselleştirmiş bir bireyin ahlâk diye bir kaygısı olmayacaktır. Artık kendimizi kandırmaktan kurtularak kendi bakış açımızı belirleyecek olan kendi ilkelerimize dayalı bir yapıyı düşünce ve yaşam zemininde kurmanın vakti gelmiş de geçmektedir.

Ayrıca Batı’da şu kadar iyilikler yapıldığı, hayvanların korunduğu, ekolojik denge için çırpındıkları gibi algılar ise bir gerçekliğe mebni değildir… Bunları daha çok eski Hıristiyan kültürünün artıkları olarak yorumlamak daha doğru olur. Sekülerliğin kendisinden hareketle bir iyi ortaya koymanın bugüne kadar bir örneği yoktur. Ama kötülükleri müsellemdir. Batı dışı bütün toplumlar da bu kötülüğün tanığıdırlar.

Allah sözün en doğrusunu bilendir.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş