Son üç haftaki yazılarımda, 31 Mart 2024 târihinde yapılan mahallî seçimlerde AK Parti’nin aldığı ağır yenilginin temel ve tâli sebepleri üzerinde durmuştum. Bu yazımda da diğer tâli (ek) sebepler üzerinde durmaya devam edeceğim.
Diğer tâli (ek) sebepler
AK Parti 2002 yılında seçimleri kazanmasıyla birlikte (-ki 2002-2012 yıllarını kapsayan ilk on yıllık döneme ‘Birinci Tayyip Erdoğan Dönemi’, 2012-2022 yıllarını kapsayan ikinci on yıllık döneme ‘İkinci Tayyip Erdoğan Dönemi’, 2022 yılından bu tarafa hâlen devam etmekte olan döneme de ‘Üçüncü Tayyip Erdoğan Dönemi’ denilebilir) büyük bir performans göstererek özellikle de bayındırlık alanında muazzam işler yaptı. Havaalanları, barajlar, yollar, köprüler, bölünmüş yollar, otobanlar, tüneller, hızlı trenler, metrolar gibi fizikî hizmetlerin yanında sağlıkta önemli değişim ve dönüşümler yapılarak modern şehir hastahâneleri kuruldu. Ancak, üniversite hastahâneleri ve hasta muayene ve tedavi şartlarında aynı performans gösterilemedi. Özel muayene ve tedavi imkânları çok pahalı olduğundan halk canından bezdi.
Millî savunma alanında dev adımlar atıldı. İHA, SİHA, uçak, helikopter, gemi, tank, top, füze ve uydular üretildi. Farklı alanlarda faydalı daha birçok iş yapıldı.
Ne var ki bütün bu güzel hizmetlerin yanında eğitim, kültür ve sanat alanında gereken başarı yakalanamadı. Toplumun ahlâkî yapısında önemli çözülmeler oldu. Gençlerde hedonist yaşam biçimi yaygınlaştı. Ne acıdır ki “İslâmcı iktidar” döneminde mânevî değerlerle bağdaşmayan davranışlar arttıkça arttı. Eğitimde istendik gelişmeler sağlanamadı. Okullara kuralsızlık ve kaos hâkim oldu.
***
AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte çevre ve varoşlardaki kitle merkeze taşındı. Mahallî ve merkezî idâreler ele geçirilip Devlet’e hâkim olununca “ne oldum delisi” olundu. Medenî mânâda şehirleşme kültürünün eksikliğiyle bedevî davranışlar arttı. Görgüsüzlük ve şımarıklık gün yüzüne çıktı. Lüks, şatafat, israf aldı başını gitti. Bürokratların, rektörlerin, belediye başkanlarının makam odaları saray yavrusuna döndü. Makam arabaları ve lüks yaşamda herkes birbirleriyle yarışıyordu. Bürokrasiye “Benim ondan ne eksiğim var” anlayışı hâkim oldu. Bazı bakanlıklar ve bürokratik makamlar aile şirketi gibiydi. İsim vermeye gerek yok ama (zâten herkes biliyor) aynı aileden bakanlar, genel müdürler, rektörler, elçiler ve önemli kuruluşların yönetim kurulu üyeleri vardı. İddialara göre aynı kişi üç beş yerden maaş alıyor veya huzur hakkı, yönetim kurulu üyesi gibi sıfatlarla nemalanıyordu. Bu kişiler gökten zembille inmiyordu. Bunları buralara getiren bir irâde vardı. Nihâî kararı o veriyordu. Elbette sorumluluk da ona aitti. Dolayısıyla balık baştan kokuyordu.
Diyânet İşleri Başkanlığı ile ilgili görüntüler, buradan gelen haberler de iç açıcı değildi. Burada da şatafat vardı. Tasarruf bilincinin en hassas olduğu yer DİB olması gerekirken (çünkü israfın haram olduğunu en iyi onlar bilir) maalesef lüks yaşamdan ve israftan bu kurum da nasibini alıyordu.
Ama bir taraftan da “Number One” ve hiyerarşik yapıdaki tüm bakan ve bürokratlar jargon ve retorikten (söylem biçiminden) hiç tâviz vermiyorlardı. Söze gelince Allah, Lillah, Sünnetullah, Rasûlullah, Elhamdulillah, Peygamberin Sünneti, Ömer’in adâleti, Dicle kenarında kurt- koyun hikâyesi deniliyordu ama gerçek mânâda bunların hiçbiri pratiğe aktarılmıyordu.
Hele de genel bütçeden ve özellikle de Ramazan ayında zekât ve fitre mârifetiyle su gibi akan para Diyânet Vakfı kanalıyla DİB’in hizmetine sunulurken, hâlâ Allah’ın her “Cuma” günü Türkiye sathındaki câmilerde halktan para “dilenilmesi” son derece paradoksal ve nâhoş bir durumdu. Bu yaman bir çelişkiydi ve böylelikle DİB halk nezdinde itibar kaybına uğrayarak inandırıcılığını ve güvenirliliğini yitiriyordu. Bütün bunlar “Müslüman” kimliğiyle yapılınca daha da göze batıyor ve çirkinlik arttıkça artıyordu. Halk irrite oluyordu. Hâlbuki söze, söyleme, retoriğe gelince mangalda kül bırakılmıyor, Hz. Ömer’in adâletinden dem vuruluyor ve halka o örnek olarak gösteriliyordu. Ancak söylemde samimiyet olmayınca, bu tür söylemler eyleme dönüşmüyordu.
Zâten DİB Başkanı, Ezher Şeyhi ve Mısır Müftüsüne benziyordu. Ne var ki oluşan tüm bu olumsuzluklar İktidarın hânesine olumsuz oy olarak yansıyor ve seçimlerin kaybedilmesinde önemli bir rol oynuyordu.
***
Cemaat ve tarikatlardan medet umuldu. Onlara alabildiğine alan açıldı. Bazılarına (FETÖ) “Ne istediniz de vermedik ki…” denildi. Ama benzer uygulamalar daha sonra diğerlerine de yapıldı. Gerçek İslâm adına ise doğru dürüst hiçbir şey yapılmadı. Cemaat ve tarikatlar üzerinden gerçek İslâm büyük yara aldı. Çünkü cemaat ve tarikatların İslâm algısı ve anlayışı genellikle doğruluğu tartışılır olan rivâyetlere, hikâye, masal ve menkıbelere dayanıyor ve eklektik bir yapı arz ediyordu. Din, din olmaktan çıkarılmış, birtakım ritüellere, törensel âyinlere ve sayılara boğulmuştu. Allah’ın Kitabı Kur’ân’da ise bunların hiçbiri yoktu. Çünkü Kur’ân’daki İslâm arı duru, sâde ve sahih bir dindi. Uygulanabilirliği çok kolaydı.
Şatafat ve lüks yaşam konusunda cemaat ve tarikat şeyhleri de Devlet ricâliyle yarışıyordu. Diyânet gibi onlar da halktan sürekli para topluyordu. Kılıf zâten hazırdı; “Hayır için…”. Ne hikmetse “hayırda yarışanlar(!)” en az sekiz- on milyonluk lüks arabalara biniyorlardı.
***
Bütün bu olumsuzlukların yanında düşünen beyinler, münevver ve mütefekkirler bunlara ezdirildi ve câhil din adamlarına boğduruldu. Onlara sahip çıkılmadı. Çünkü onların ancak tek bir oyları vardı. Diğerleri ise oy deposu idi. Ama düşünülmedi ve hesap edilmedi ki âlimler/bilim insanları, münevver ve mütefekkirler bir toplumun dinamosu, kalkınmanın lokomotifi ve medenîleşme sürecinde ülkelerine çağ atlattıracak bir konumda idiler. Onların böylesine önemli bir stratejik görev ve statüleri vardı ama kıymetleri bilinmedi, hatta neredeyse ülkelerinden dışlanma ve kovulma noktasına dahi getirildiler.
Bu, çok acı, ironik ve enteresan bir durumdu. Kalifiye ve kaliteli insanlar ve gençler yurt dışına göçe zorlanırken, kalifiyesiz insanlar “Açık Kapı” politikalarıyla yurda dâvet ediliyordu. Batı ise bunun tam tersini yapıyordu. İşte beyin göçü efektif ve etkileri itibariyle Doğu ve Batı nezdinde böyle vukû buluyordu. Kendi ülkelerinde Einstein ve Fuat Sezgin gibi dehâlara yapılan muamelenin bir başka türü işte bu minvâl üzere şekilleniyordu.
***
Özgür düşünce ve ifâde özgürlüğü zemini kayboldu. Düşünen beyinler düşüncelerini açıklamaktan korkar oldular. Yargılanma korkusu düşünce sahiplerini sindirdi. Buna karşılık sindirilmiş silik şahsiyetlerin yetişmesine zemin hazırlandı. Biraz zülf-ü yâre dokununca yazılan makaleler yayımlanmaz oldu. Oysaki eleştiriye tahammülsüzlük, farklı düşüncelere saygısızlık gayr-i insânî, gayr-i İslâmî ve gayri- ahlâkî idi. İşte Müslüman toplumlar bu yüzden geri kalıyor, Batı toplumları ise bu yüzden ileriye gidiyordu. Orta çağın Katolik dünyası Galileo’ya ne yaptıysa, Müslüman toplumlar da günümüzde düşünen beyinlere aynısını yapmaya çalışıyor. Bu açmaz ve çıkmazdan kurtulmadığımız müddetçe bir yere varmamız asla ve kat’a mümkün değildir. Ancak bunu bazı dar kafalılara anlatmak da bir hayli zordur.
İşte bütün bu durum ve olgular seçimlerin kaybedilmesinde önemli bir parametre olarak karşımızda durmaktadır.
20 Mayıs 2024
NOT: Devam edecek…
NATO, Malatya'ya patriot yerleştiriyor
10.03.2026
Halkbank davasında ABD ile anlaşmaya varıldı
10.03.2026
İRAN VE BÖLGESEL TAHLİL SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 22.02.2026
Özgür Olmak, İnsan Olmak MUHSİN GANİOĞLU 27.02.2026