metrika yandex

Haberler / Kültür - Sanat

İbrahim Efendi Konağı / Semiha Ayverdi / Kubbealtı Neşriyat

19.05.2020

İbrahim Efendi Konağı / Semiha Ayverdi / Kubbealtı Neşriyat

Derleyen: Harun AYKAÇ - Hertaraf Haber /  Kültür Sanat Servisi

Sâmiha Ayverdi, seksen yedi yıllık ömrünü milletine adamış dile hâkimiyeti, derin kültürü ve dili mükemmel kullanmasıyla son dönemlerin en önemli ediplerinden biridir. O ardından yaklaşık 45 adet  eser bırakarak topluma târihî, içtimâî ve tasavvufî konularda bir külliyat hediye etmiştir. Bu hediye ettiği eserlerden biri de İbrâhim Efendi Konağı adlı eseridir.

“Bu kitap ne bir hikayedir ne masal ne de roman... zamanı, mekanı, vak'aları, şahısları, isimleri hatta vak'aların seyri, sırası ve detaylarının yüzde doksanı ile otantik ve yaşanmış bir devrin, gerçek ve yaşanmış bir hayat tablosudur.

Biz, İmparatorluk Türkiyesi'nin hemen de son evlatları; içinde haşır neşir olduğumuz askeri, siyasi, içtimai ve iktisadi bir tarih meydanında köşe kapmaca oynamış kimseler olarak, görüp duyduklarımızı, tadıp kokladıklarımızı, kudretimiz ölçüsünde, gelecek nesillere intikal ettirmek mecburiyetinin altında bulunuyoruz. İşte bu kitabın meydana gelmesi de o vazife hissinin bir netice ve zarüretinden ibarettir."

Şimdi de siz değerli okurları Sâmiha Ayverdi'nin bu eserinden bir alıntı ile başbaşa bırakarak o dönemin rûhuna sadırdan dökülen satırlarla baş başa bırakalım :

“... Nihayet ramazan gelir, oruç ayının ilk gecesi ile beraber terâvih, iftarlar ve dolayısıyla eğlenceler de başlamış olurdu.

Ramazanda zengin, orta halli hattâ fakir, herkesin kapısı ve sofrası herkese açıktı. Akrabâ ve yakın dostlar arasında, dâvetsiz olarak iftara gitmek, bir saygı ve nezâket kâidesi idi. Buna mükabil akrabâlık, ahbaplık ve komşuluk münâsebetleri gereğince yapılan iftar dâvetleri de gene, dâvet edilene karşı dâvet edenin alâka, îtibar ve saygısının bir nişânesi demekti. Onun için bir yandan fakîri fukarâyı kollamak için kurulan iftar sofraları, Kadir gecesine kadar devam eder ve böylece otuz ramazan İstanbullunun kapısı açık bulunurdu.

İftara yarım saat kala, evlerin içinde sessiz ve sabırsız bir telâş başlardı. Yüzler rûhânîleşip hafifçe solar, her zamankinden daha anlayışlı daha mülâyim olurdu. Hattâ tiryâkilerin abus ( asık ) ve kavgacı çehrelerinde bile bir îmânın felsefesini okumak mümkündü.

...

İftar sofralarının en câzip tarafları şüphesiz ki iftarlıklardı. Küçük küçük kahvaltı tabakları içinde renk renk, çeşit çeşit reçeller, türlü türlü peynirler, zeytinler, sucuklar, pastırmalar, susamlı susamsız simitler, ramazan sofrasının değişmez çizgilerindendi.

Çerez faslı bittikten sonra iftarlıklar toplanır, keyfe göre bir veya birkaç türlü çorbadan, isteyen istediğini alır, bu iş de tamam olduktan sonra kıymalı ve pastırmalı yumurta tepsisi ortaya gelirdi. Fakat yalnız iftarlıkla doyabilecekken, yumurtadan sonra etler, sebzeler, börek, tatlı ve meyveler, sırasıyla konup kalkardı. Oldu olası mutfağı ile damağı arasında sıkı bir münâsebet kurmuş olan bu ecdat mîrâsı boğaz düşkünlüğü, bilhassa ramazan aylarında alabildiğine at koşturuyor, mevsimine göre değişen oruç saatlerinin açlığını, nakıl gibi donattığı sofralarla karşılardı.

Hele iftar sofralarından kalkıp da ağırlaşan vücutlar bir kenara çekilince, tütünle kahve, bu donuklaşmış kafalara ve yükünü tutmuş mîdelere devâ gibi gelirdi.

Amma fazla gevşeyip oturacak yârenliğe dalıp işi uzatacak vakit de pek olmazdı. Zirâ yatsı ezânı okunur okunmaz, abdestler tâzelenir ve terâvih hazırlığı başlardı. Bâzıları câmilere gider, bâzıları da namazlarını evlerde yalnız veya cemâatle kılarlardı.

Eski insanlar namazlarını vaktinde ve bilhassa cemâatle kılmaya dikkat ve îtinâ gösterirlerdi. Câmi, kalabalıkların en kolay ve en samîmî bağlarla sosyalleşebildikleri ve kendi aralarında bir âşinâlık alış verişi edip mânevî bir köprü kurdukları bir mahaldi. Öyle ki, insanoğlu kendi kendini madde âleminin günlük boğuntusunda, iş gibi, yemek - içmek, uyku gibi mekanik esâretinden bir mânevî istiklâl bölgesinin huzur ve emniyetini atmak sûretiyle hürriyete ilticâ ederdi.

Nazmazdaki teslîmiyet, kulun kendini inkâr etmesi veya nefeylemesi değil; belki bindiği gemi batarken ya da ateş hattında kurşunlar tepesinden yağarken dahi onu, rahatlıkla Hakk'ın huzûrunda tutabilen hudutsuz kudretti.

Ramazan ayında İstanbul'un hemen her konağının bir köşesi, bir çeşit mescit hâline konurdu. Otuz ramazan, terâvih kıldırmak üzere güzel sesli bir imam tutulur ve konak halkından başka, civardan isteyen herkes, câmiye gidecekleri yerde buraya gelebilirlerdi.

İbrâhim Efendi'nin konağı da gelenek îcâbı bu teâmüle uygun hareket ederek, selâmlığın büyük salonunu terâvih namazına tahsis ederdi. Hareme geçen mâbeyn kapılarının önüne birer paravana konur ve her iki salona da sırma, kasnak, anavata, dival işlemeli, ipek, arakiye ( yün kumaş ) ve yazma seccâdeler serilirdi. Her iki rekâtta salavat getiren güzel sesli müezzinler ve ilâhicilerin de iştirakiyle sabâdan bestenigârdan hicaz ve acemaşîrandan ilâhiler okunur mağfiret ayının bu toplu ibâdeti ile yürekler yumuşar, bir hafiflik, bir huzur ufkuna doğru kayan gönüller, iyilik kabûlüne ve güzellik zuhûruna elverişli bir zemin hâline gelirdi ...

Aslında bu roman kısaca toplumsal dertlerimizi ifâde ederken aynı zamanda dermanını da içinde zikretmektedir.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş