Hiçliğin kıyısında yaşıyoruz. Ne yapsak sonu yalnızlığa çıkan çalışmalarımız kayda değer karşılıklar vermiyor. Oportünist tavırların sadece edebiyat hayatını değil insanca yaşamanın bütün koşullarını tarumar ettiği bir zaman dilimindeyiz. Elde var sıfırla başladığımız yolculuklarımız bize o sıfırı bile aratır hale geldi. Ağabeylerimiz ağabeyliklerini yapmıyor; dostluklarımız dostluk değil, kardeşliklerimiz kardeşlik ve arkadaşlıklarımız da arkadaşlık. Tarihin imkân vermediği distopyaların içinde yaşıyoruz, sevdiğimiz ne varsa uzakta, özlediğimiz ne varsa arada. İnsanca yaşamak ancak böyle bir koşulda bizi kendimize getiren, bizi bu kıyılardan uzaklaştıran bir seste karşılık bulduğunda mümkün olabiliyor. Eskişehir’de bir çay kenarında küçük bir muhitte bir ses bize sesleniyor, tüm suskun camialara unuttuklarını hatırlaması için: “Bize gelmeyin, kendinize gelin.”
Kendimize gelmemiz için bizi kendimize getireceklere gelmemiz gerekiyor. Kendimize dair farkındalıkları, ümmete dair dertleri bir yekûn içerisinde algılayarak insanca yaşamanın her koşulda mümkün olabilen nüanslarını kavrayabilmek için eleştirel bir tavra, düşünsel ufuklara ve putlarını kırabilen kabilelere muhtacız. Tarihin ve masalların çukurlarına hapsolmamış, zihinleri belli paradigmalara bağlı kalmamış duru ve gerçekliğe hazır bir kapsam alanında ancak insanlığın kurtuluşu için söylenen bu sözler bir anlam ifade edebiliyor. Yoksa herhangi bir afyonun tesiri altındaki her bir söz sadece hakikati zedelemeye çalışan aciz uğraşların bir neticesi.
Bizi kendimize getirecek, kendimizi bulduracak olan şüphesiz aziz uğraşlarla, aziz vakitlerle ve aziz ufuklarla mümkün. Dününü, bugününü ve yarınını tanımayan, bu uğurda mücadele edecek bir gündemi olmayan, Atasoy Müftüoğlu’nun söylemiyle yerli-milli tarih mülahazalarıyla uyuyan, susan, zulme sessiz kalan, ihsan edilen tüm ilahi lütufları bireysel ihtirasları uğrunda istismar eden tüm camialara karşı yönünü hakka ve hakikate çevirmeye hazır bir ufka/gündeme sahip olmak arzumuz var. Bu bizi zamanın gereklerine cevap verebilen, doğrudan ve ahlaktan yana durdurabilen bir hesaplaşmanın içerisine de şüphesiz sokuyor. Sadece anı yaşamak arzusundan uzakta yeni bir dilin inşasını, yeni bir bilincin kurulmasını, tarihin taşralığından çekilmeyi, yeni bir zamanı başlatmayı ve evrensel yalanlarla yüzleşmeyi her bir Müslümanın omzuna zorunlu kılıyor.
Şüphesiz tarihin gördüğü bütün barbarlıkların, bütün soykırımların, katliamların tarihin sonu denilen vesveseyle bitmediği ortada. Adına Aydınlanma dönemi denilen dönemin karanlığıyla gelişen teknolojiyle beraber yeni yeni zalimlikler, fesatlar ve nifaklar da durmaksızın gelişiyor. Hiç olmadığı kadar güvensiz bir ortamın içerisinde her hareketimiz güvenlik kameralarıyla izleniyor. Düşünürlerimiz, sanatçılarımız, entelektüellerimiz, yazarlarımız bu karanlığın ortasında suskun kalarak, hareketsiz kalarak bir çığ gibi büyüyen yangından kendini kurtaracaklarını düşünüyorlar, oysa bireysel hesaplar uğruna üzerimize düşen görevlerin ihmal edilmesi, yalnızca günü kurtarma odaklı planlar bu cendereden kimseyi çıkartamayacak. Bu karanlıkların sona ermesi için bütün kararlılığıyla bu zincirlerden kurtulmaya çabalamak her entelektüelin, düşünürün üzerine farz.
Bir nesli adım adım düşünsel zincirlerini kırarak, varoluşsal hesaplaşmalar yapabilmesi, neden ve niçinlerle çağı kendi vaktini kuşanarak algılayabilmesi için dünyanın bütün kültür, sanat, edebiyat faaliyetlerinin nabzını tutarak Atasoy Müftüoğlu şimdiye dek kırk bir kitap yazdı; başta Türkiye’nin, Ortadoğu’nun ve tüm dünyanın ırk, dil, renk ve mezhep ayrımı gözetmeksizin yol arayan insanlarına konuşmalarıyla seslendi. Niçin? Tüm bu çalışmalar İslam dünyasının karanlık sessizliğinde yankılansa da o bu suskunluğu umutsuzluğa hiç kapılmadan/kapanmadan hiçliğin kıyısına benzetmekle yetiniyor ve yine yazıyor.
“Hiçliğin Kıyısında” Atasoy Müftüoğlu’nun kırk ikinci kitabı, seksen üç yılı aşkın ömrünün muvahhid çalışmalarının bir neticesi. Hâlâ Müslüman camiaların kendine gelmesi için o daktilosunun başında. Daktilo hakikatin çınlayan tek sesi modern ve mekanik dünyanın düsturuna karşı. Hakkı yazma arzusunun, çağın yangınına karşı dik duruşun tüm yönleriyle dışavurumu. Ben bu kitabın her aşamasına bizzat şahidim hem bu dünyada hem mahşerde. Müslüman camiaların birlik ve beraberlikten uzak, ulus devlet yalanlarıyla parça parça olduğu şu atmosferde niçin ahval üzerine eleştirel sorgulamalar yapılmayışını soruşlarına... Filistin için ilk günden bu yana “Filistin’e un yardımı, kıyafet yardımı, para yardımı yapıyorsunuz ama niçin siyasal yardım yapmıyorsunuz?” deyişlerine. Bencil çıkarların bütün bir insan yaşamını her alanda kirlettiği şu atmosferde bir mücahit uğraşıyla, bir muvahhid söylemiyle bizi kendimize getirmek için uğraştığına.

Sekülerlere rahmet okuturcasına, kapitalistlere hayranlık ettirircesine emperyalizmin kucağında savrulmaktan hali kalmamış yığınlara sorumluluklarını, ödevlerini, inancını bir kez daha hatırlatıyor “Hiçliğin Kıyısında”. Nerede olduğumuzu ne yaptığımızı tüm bunlardan uzakta ne yapmamız gerektiğini konuşuyor. Durup durup aynı yerde yuvarlanmanın herhangi bir problemi çözmediğini anlatıyor. Çözüm odaklı olmayan hiçbir söylemin, karşılığının bedeli göze alınmamış hiçbir tavrın ne entelektüel olarak ne de siyasal olarak bir hareket uyandırmayacağını. “Hiçliğin Kıyısında” tam da şu anda içinde bulunduğumuz tüm sapmalarının örnek bir duruşla nasıl çözüleceğine tercüman olmaya çalışıyor.
İslami hasletlerden uzak kaldığımız, ümmetin fırkalara bölünmekten hercümerç olduğu işte şu fesat çağında tutunacak bir limana ihtiyacımız var. Bu liman geleneksel metotların uzağında, bugünü anlayan, bugüne cevap veren/cevap arayan bir yer olduğunda ancak anlamlı. Karşılığı suya sabuna dokunmayan, hiçbir çevrede hiçbir rahatsızlık uyandırmayan söz ve davranışların bugünkü İslam camiasının içinde bulunduğu sorunlara yol gösteremeyeceği aşikâr. Sadece bir takım siyasal emellerle belli süslü cümlelerin ümmetin derin yaralarına da fayda sağlamadığı/sağlamayacağı acı bir gerçek.
Atasoy Müftüoğlu ihtiyacımız olan, bize yol gösterecek olan bu limanın deniz feneri; fitnenin karanlığında kaybolmuş, dünyanın faniliğini unutup sallanıp dururken yolunu bulmaya ihtiyacı olanlara bir ışık yakmak için tüm uğraşı. Liman burası, kurtuluş burada. Kurtuluş İslam’da. Kurtuluş vahiyle arz olunanda.
Bir ömrü dünyanın her bir yerini gezerek, selam vererek, tebliğ ederek geçirmiş; vakti kuşanmayı bize öğretmiş kamusal tek entelektüelimizin bize hâlâ söyleyecek çok şeyi var. Müslüman camialarının suskun kaldığı sürece de konuşulacak çok şey ama bu uğraşlar muhataplarından bir sesle karşılık bulmadığı, yankı uyandırmadığı sürece Akdeniz’de dinleyeceğimiz tek şey terörist İsrail’in kurşun sesleri olacaktır. Ne acı!
Zulme karşı başkaldıran, davası için mücadele edenlerimizi hiçliğin kıyısında bırakmayan yeni bir dile, yeni bir bilince ihtiyacımız var. Durmaksızın yürünen yolların sonunda özgürlüğe, kararlılığa ve yeni bir ufka kapı aralaması için adım adım ve büyük bir yüreklilikle modern hamaset dilinden uzak, insanın kendini en yakın bulduğu/anladığı ve yaşadığı düşünsel bir edebiyata, bu edebiyatın en güzel diline ve tarihin tüm putperestliklerine inat tasavvurların hakikatle değiştirildiği, sloganların yerini gerçek ve nihai düşüncelere bıraktığı yeni bir bilince hiçliğin kıyısından uzaklaşarak bir an evvel ulaşmamız gerekiyor. Sonrası çok geç olmadan tarihsel şartlanmaları bir kenara bırakıp, aydınlarımızın zihinsel kapitalizmden yakalarını kurtarıp bir hesap ve bir mizan bilinciyle hakkın ve hakikatin yerli yerine oturtulması için ilahi bir düsturla hareket etmeleri önem arz ediyor.
Gündemin aleladeliğinden uzakta, ilanihaye kendi gemisini kurtarana kaptan denilmeyeceği, hepimizin bu geminin içinde olduğumuz bilinci ve idrakiyle hareket edildiğinde salahiyete kavuşacağımız su götürmez bir gerçek. Bütün bir ümmetin kurtuluşunun nasıl olacağı, ne şekilde neşvünema bulacağı, içerisinde bulunduğumuz kaostan tüm çıkış yolları ise zaten senelerdir anlatıldığı üzere ortada. Bizim kendimize gelmemiz gerek, kendimize gelmek için de bizi kendimize getireceklere gelmemiz. Bu namütenahi tüm bağnazlıklardan uzak, bütün sapmalardan, bütün uçurumlardan ari tevhidi ve ilahi bir ufkun/bağlamın ve gündemin elinde olmalı.
Şüphesiz bu insanca yaşamanın, Müslümanca yaşamanın ilk anahtarı, tek düsturu tevhid eliyle, Atasoy Müftüoğlu’nun hep vurguladığı gibi İslami bir hassasiyet ve tüm sınırların ötesinde siyasal/ekonomik/kültürel emperyalizmin uzağında yalnızca bize ait olanla mümkün olabilecektir. “Hiçliğin Kıyısında” öteden beri yapılan aziz çağrının yalnızca bir taşı, taşı günahsızımız attı, sıra diğer taşlarda.
Müzdelife’den İntifada’ya. Akın akın, nesil nesil duymalıyız, her bir Müslümandan taşın sesini.
NATO, Malatya'ya patriot yerleştiriyor
10.03.2026
Halkbank davasında ABD ile anlaşmaya varıldı
10.03.2026
KÜRESEL DÜZENİN SONBAHARI
15.02.2026
İRAN VE BÖLGESEL TAHLİL SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 22.02.2026
Özgür Olmak, İnsan Olmak MUHSİN GANİOĞLU 27.02.2026