metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Haberler / Yorum - Analiz

Ben “Z” Kuşağındayken-Yaşar Özçelik

13.02.2022

İnsan yaş aldıkça bugününü geçmişiyle yaşamaya daha yatkın bir hale gelir. Ne kadar objektif olabildiği şüpheli olsa da, pek çok konuda eski zamanlarla kıyaslamalar yapar, örnekler verir. Belki de gençlerin gözünden yaşlılığın alametlerinden biri de budur. Ben de ömrümün ortalarındayken yaşadığım zamanlardan bazı kesitleri tarihe not düşerek gençlerimize kendi hatıramı bırakmak istedim.

Yazımda siyasi konulara yer vermedim. Başkent’in Yenimahalle ilçesinde geçen günlük yaşantılardan örnekleri sıralamaya çalıştım. Bunlar arasında aklıma gelmeyenler, geldiği halde yazmadıklarım ve elbetteki eksik yazdıklarım var. Bu yazılanların bir kısmı bazı yörelerde gerçekten yaşanıyor olsa da büyük şehirlerde artık hatıra olarak yaşamaktalar.

Bizim çocukluğumuzda odalarımız salona açılırdı. Çünkü sadece salonda soba bulunurdu. Diğer odaların kapıları gerektiğinde açılır ve salonun sıcaklığıyla havasının ılıması sağlanırdı. Ne kombi ne şofben ne de merkezi ısıtma vardı. Dışarıdan gelen herkes ısınmak için sobanın yanına koşar, aile sobanın etrafında toplaşırdı. Islanan kıyafetlerimiz varsa soba borusundaki askılıklarda kurutulurdu. Sobaların içi kurum ile dolduğundan ayda bir boruları sökülüp temizlenirdi. Kovalı sobaların külleri çöp varillerine boşaltılır, yakmak için tekrar doldurulurdu. Sokaklardaki çöpler de haftada bir toplanırdı.

Sıcacık sobaların üzeri hiç boş kalmazdı. Tencerelerle yemekler, güğümlerle sular ısıtılırdı. Çok soğuk zamanlarda çeşmelerden su gelmediği için güğümlerle sular ılıtılır, el yüz böylece yıkanırdı. Banyo olmanın çamaşır yıkamanın belirli günleri vardı. Banyoda odunlu, kömürlü termosifonun olması kendimizi şanslı hissetmemiz için yeterdi.

Kömürler karne ile sınırlı verildi. Bunu almak için de yazın sıraya yazılman gerekirdi. Gece dört beş civarında sıraya girilir, sabah eğer sıra gelebilmişse evlilere bir ton, bekarlara yarım ton linyit kömür verilirdi. Bu kömürün gelmesi için de bir iki hafta beklenirdi. Kömürün geleceği gün de yine gider sıra beklenirdi. O sıralarda kömürün tozsuz ve taşsız olması için dua edilirdi. Kömürler şimdiki gibi torbalarda olmazdı, açık halde bulunurdu ve son olarak kovalarla kömürlüğe taşınırdı.

Kış aylarında kar biraz fazla yağdığında yolların çoğu kapanır, yokuşu olan semtlerde otobüs dolmuş çıkmaz ve belirli yerlere servisler gelirdi. Bu soğuk havalarda müstakil evlerde yaşayanlardan suları donmasın diye biraz açık bırakanlar olurdu. Bu yöntemin de işe yaramadığı zamanlar vardı. O zaman da suları akan mahallelerdeki tanıdık/tanımadıklardan sular taşınır, caddelerde su satan tankerler dolanırdı. Damacanada, pet şişede su bilmezdik.

Evlerde sürekli çalışan elektrikli tek eşyamız buzdolaplarıydı. Televizyon, bulaşık makinesi, elektrikli süpürge her evde olmazdı. Gırgır denilen mekanik süpürge bile olmayabilirdi. Çamaşır makineleri merdaneliydi. Kahve ve çay makineleri, mikrodalgalar, klimalar sadece filmlerdeki evlerde olurdu. Şimdi herkesin cebinde olan telefonlar dahi her evde olmazdı. Santraller aranır, numaralar verilir ve bağlantı öyle kurulurdu. Şehirlerarası için yine beklemeniz gerekirdi.

Elektrikli aletlerimiz böyle az olunca faturalarımız da bugünkü gibi fazla olmazdı. Yine de gece oniki olunca televizyon yayını sona erer, evler lambalarını söndürür ve şehir de bizler de dinlenirdik.

“Elektriklerimiz kesildi, ödevimi yapamadım hocam.” Cümlesi , işte o zamanların makbul gerekçelerindendi öğretmenler için. Sık sık elektrik kesintileri olurdu. Evlerden gaz lambası, lux lambası eksik olmazdı.

Günümüzün makbul gerekçelerinden rapor almak ve hastaneye gitmek de bu kadar kolay değildi.

Hastaneler devlet, Üniversite ve SSK diye ayrılırdı. İsteyen istediği hastaneye gidemezdi. Sevk kağıdın olmadan muayene olamaz, istediğin eczaneden ilaç alamazdın. Mesela bir öğretmen hastalandığında önce müdürüne gidip sevk  kağıdı alırdı ( Bazı idareciler doktorluğa bürünür ve neyin olduğunu sorgulardı.) sonrasında Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı polikliniğe gider, orası da gerek görürse devlet veya üniversite hastanesine sevk ederdi.

Hastanelerde muayene sırası almak için sabahın erken saatlerinde orada olman gerekirdi. Sıra alamadıysan bir sonraki gün daha da erken saatte orada olmayı planlayarak hastaneden çıkardın. Aciliyeti olmayan durumlar için bu git gellere alışmıştık ancak eğer hastanede yatman gerekirse, o zaman meşhur dayıyı aramaya başlardın. Hastane odaları 4-6 kişilik olurdu ve sınırlı sayılarda bulunan tek kişilik odaları istersen dayının yüksek rakımlı yerlerde yaşıyor olması iyi olurdu.

MR ve tomografi randevusu 3-6 ay sonrasına alınabilirdi. Allah muhafaza hastalık biraz ciddiyse ve doktorun seninle birkaç dakika fazla ilgilenip, film ve tahliller almasını istiyorsan önce özel muayenehanesine gitmen gerekirdi. Bazı tetkikler ve filmler de nedense sadece markalaşmış özel laboravatuarlarda yaptırılırdı.

Siz  hastalıklarınızla uğraşırken hastanelerin ve lavobalarının ortalama bir temizliğin bile çok uzağında oluşu ruhunuzu da kirletirdi sanki. Eğer hem hasta hem de uzak yollardan geliyorsanız işler çok daha zor olurdu…

Karayolları gidiş gelişli bölünmemiş yollardı. Dolayısıyla trafik kazaları çok olurdu. Maddi hasarlara, yaralanmalara ve ölümlere sebep olan kazalar günümüzün oldukça sıradan haberleriydi. Hızlı trenlerimiz yoktu. Mavi trenler vardı. Otobüsler ise hastaların iyice hasta olduğu sigara dumanının yoğun olduğu yerlerdi. Uçağa binmek, yurtdışına gitmek ise hayallerden bir hayaldi. Belediye sınırlarının dışına çıkmak, başka bir ile gitmek için memurlar mülki idareden izin almak zorundaydı.

Bizim çocukluğumuzda birçok şey karaborsa olurdu. Basit temel ihtiyaçların dahi zor bulunduğu dönemler yaşardık. Pahalılığı bir yana her zaman bulunmayan şeyler olurdu Saatlerce kıyma sırası, tüp sırası beklerdik.

Sümerbank’ta tekstil ve ayakkabı ağırlıklı ürünler olurdu. Çeşit azdı. Mesela mavi çizgi yatak çarşaflarının yanında yeşil çizgilisi de çıkmışsa bu insanları memnun edebilirdi. Şimdilerde bazılarımızın yapmaya başladığı gibi herkes pazarına filesiyle, kendi pazar çantasıyla giderdi.

O zamanlarda ailelerin genellikle 4-5 çocuğu olurdu. Kardeşler, abi ve ablalarının kıyafetlerini giyerdi. Eğer yeni bir şey alınacaksa  Ramazan ve Kurban bayramları beklenir, arefe günleri çarşılar dolup taşardı. Alınan kıyafetler büyük alınır ve o meşhur söz söylenirdi: “Seneye de giysin.”

Memurların, öğretmenlerin çoğu ikinci bir işte çalışırlardı. Tatiller insanlar için eş dostu ziyaret etmek, köyüne gitmek demekti. Muzlar, kahveler misafirlikti, çocukların genel yiyeceği salça ve yağ sürülmüş ekmeklerdi. Okul kitapları ilk ayın sonunda her gün kitapçılara geldi mi, var mı diyerek beklenir, parası tamamlanırdı. Eski kitaplar takas edilirdi. O yüzden kitaplar kaplıklı olurdu ki çıkarıldığında yeni gibi gözüksün. Sırasında üç kişi oturduğumuz okullarımızda saçımız da üç numara olurdu.Sokaklar çocuklarla dolu olurdu. Misket, yakan top, çelik çomak, ebe sobe, sek sek oynayan çocuklar, pazar öğleden önce izlenilen kovboy filmlerinin etkisiyle tahta çubuklarla birbirlerine ‘dan dan’ ateş ederdi. Aynı çocuklar pazarlarda simit, çekirdek, terminallerde su satar, kahve önlerinde ayakkabı boyayabilirlerdi. Çocukluk akşam ezanına kadar tüm şehirin sokaklarında yaşanırdı.

Bu çocuklardan kızlarımız büyüyüp başlarını örttüklerinde uzunca bir dönem okullarımızın kapıları onların yüzlerine kapalı tutulmuştu. İşte o meşhur yalan bizim gençliğimizde söylenmişti: “ Kamusal Alan” . Tesettürlü kızlarımız kamusal alan saydıkları yerlere alınmıyor, okullarda mescide izin verilmiyor, vakit namazları kılınamıyordu. Askeriyeye, resmi bir törene anneniz katılmak isterse tesettürsüz olmalıydı, babanız ise sakalsız…yoksa tellerin ardında, dışarda kalmak zorunda kalırdınız. Resmi herhangi bir evrakta başörtülü fotografınız bulunamazdı. İmam Hatip Lisesine gitmek isteseniz katsayı uygulamasına maruz bırakılarak üniversite yerleşiminde geri sıralarda bırakılırdınız. Yani Müslüman kimliğinizle herhangi bir kurumda yer almanızın yolu dört bir yandan kapatılırdı.

Sosyal medya yoktu. Sosyal hayatta da kimse istediği gibi küfredemezdi. Hele ki Cumhurbaşkanına hakaret asla edilemezdi.yasaklar vardı. Yasaklı kitaplar vardı.

Daha birçok şey vardı.

Daha birçok şey yoktu.

Bu yazdıklarım elbette bir arama motoruna yazılarak da öğrenilebilir. Ancak bugünün çocukları ve çocuk akıllıları sorgulamıyor, araştırmıyorlar. Seküler liderleri, popüler kültürleri, çok takipçili fenomenleri ne diyorsa hayatı ondan ibaret sanabiliyorlar. Bu yüzden gerçeklerin hatırlatılmasında fayda görüyor ve şahit olduklarımı sizlerle paylaşıyorum. Geçmişimi şimdide hatırlatıyorum. Daha iyi anlamak ve anlatmak adına…

Yorum Ekle
Yorumlar (9)
fuat taşcı | 14.02.2022 14:01
O zamanlarda ailelerin genellikle 4-5 çocuğu olurdu. Kardeşler, abi ve ablalarının kıyafetlerini giyerdi. Eğer yeni bir şey alınacaksa Ramazan ve Kurban bayramları beklenir, arefe günleri çarşılar dolup taşardı. Alınan kıyafetler büyük alınır ve o meşhur söz söylenirdi: “Seneye de giysin.” ////// Hala Öyle yapıyoruz üstad..
Bilge zerre | 13.02.2022 19:02
90 larda gecti cocukluğum. Aile ve ev hayatımıza dair yazdıklarınız o zamanın sıcaklıgını hatırlattı. Dışarıda oyun oynamak ve ezan vaktiyle evlere cagırılmak… sonra babanın eve gelmesi.. sobalı odada tüm aileyle birlkteyken ödevlerini yapmak.. özlediğimiz çiçekli günler
İbrahim | 13.02.2022 17:18
Güzel bir yazı olmuş ellerine ,yüreğine, emeğini sağlık bunları yaşayan biri olarak film seriti gibi gözlerimin önünden geçti. Eskiden eziyet,çile , yoksulluk hayatın her noktasında zorluklar vardı. Şimdi bu zorlukların hiç birisi yok sıkıntılar var tabiki.En önemlisi o zamanla kıyaslarsam samimiyet ve gerçek dostluklar, komşu ilişkileri yok olmasi genelde menfaat ve çıkar ilişkileri ile hayat devam ediyor bu da bana en acı tarafı. Diğer bi eksikligimizde şükür süz bir toplum olduk.
Mehmet Ali Akça | 13.02.2022 13:43
Tüm güzellikler mazide kaldı . Önce toprak kirllendi, sonra sular . Ardından tüm güzel duygular. Her güzel şey sadece dilde, dili yok kalplerin. Her yerde riya. Bir daha görülür mü, o güzel rüya. Durum diye bir lâf var, buyurun size durum; Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum!
Nizami | 13.02.2022 13:15
90’lı yıllarda çocukluğunu yaşamış ve yazılanları kısmen hatırlayan birisi olarak; güzel anıları, ekonomik ve sosyal gerçekleri içeren bu hatırat için teşekkür ederim.
Hamit YABAŞ | 13.02.2022 13:14
Altına imzamı atarım. Tebrik ederim.
Behcet | 13.02.2022 12:55
Ahh o 90 lar deyip şimdinin konformonist yaşamından vazgeçmek istemeyenler için tekrar tekrar okunmalı..
Nur | 13.02.2022 12:48
Bir z kuşağı olarak yazıdaki yaşantıyı sadece tahayyül edebilirim. Konfor ve rahat içindeki hayatımızda şikayet etmek yerine pek çok şeye şükretmeyi, yetinmeyi, var olanın kıymetini bilmeliyiz.
Mevlüt öz | 13.02.2022 12:18
Yaşanmışlıklar hayat tecrübesidir ve zahmetle kazanılır ve bu kazanım hayata,insana,elde olana bu güne ve yarına ayrı bir değer kazandırır,masal diye okunsada,efsane diye dinlensede aslındatecrübeleri dikkate almak ve değerlendirmek hayat yolculuğunu kokaylaştıran bir yoldaşlar.Bir daha yaşamanın mümkün olmayacağı zaman dilimlerini seyrettim yeniden, gönlüne sağlık