Yazar, Okur, Değişim ve Yazarın Sorumluluğu

"Kelimeleri eğip bükenden daha zalim kim olabilir? Nitekim her zalim kendi zulmünü önce kelimeleri eğip bükerek meşru hale getirmiyor mu? Her insan kendi menfaatini gözetecek hamleyi kelimeler üzerinden inşa etmiyor mu? Her birimiz menfaatimiz bozulduğunda, muhatabımızın güya noksanlıklarını, şeytanın vesvesesine bile rahmet okutacak bir kurnazlıkla sağdan soldan üfürmüyor muyuz?"

(Yusuf Akçay, Adem'in Öğrenmediği Kelimeler, Okur yayınları)

Felsefe tarihinin en önemli sorunlarından biri değişim sorunudur. İlkçağ Yunan bilgelerinden "Herakleitos "bir ırmakta iki kez yıkanamazsınız" diyerek değişimin kaçınılmazlığını vurguluyordu. Çünkü evrende değişmeden kalan hiçbir şey yoktur. Herakleitos, ayrıca varlığın temel maddesinin ateş olduğunu ve değişimin gelişigüzel olmayıp belli bir yasa etrafında döndüğünü savunuyordu.

Parmenides ise "hiç bir şey değişmez, değişme bir duyu yanılgısıdır" diyerek değişimin bir aldanış olduğunu göstermeye çalışıyor. Değişme varlığın yok olması demektir ki, bu imkansızdır. Çünkü varlık vardır, yokluk yoktur.

Soru açıktı: "değişme var mı yok mu? Ya da değişmenin arkasında değişmeden kalan bir öz var mı? Platon idea teorisiyle değişme ve kalıcılığı sentez etmiştir. Evet, yaşadığımız ve duyularla algıladığımız evren sürekli değişmektedir. Akılla kavradığımız idea evreni ise değişmez ve varlıkların ilk örneklerinin bulunduğu, değişmez varlık kategorisidir.

Değişimin cevherde mi, yoksa arazda mı olduğu sorusu ise bir başka mevzudur. İslam felsefesi ve kelamının da önemli sorunlarından biridir.

Değişim, kendi başına pozitif bir değer olarak görülebilir mi? Kuşkusuz bu soru tartışılmalıdır. Değişimin kaçınılmaz olduğunu, her yeni dönemin yeni imkanlar ve riskler taşıdığını bilmek gerekir. Her değişimin doğru olmadığı belirtmek gerekir. Çünkü değişim ve doğruluk farklı kavramlardır. Bundan dolayı her değişim doğru olmadığı gibi, değişmeden kalan bazı değerlerin de doğru olduğu savunulamaz.

Değişim konusu siyasetten entelektüel dünyaya kadar önemli bir sorun alanı oluşturuyor. Özellikle aydınların fikirlerinde zamanla oluşan değişimler onları izleyenlerin kafalarında soru işaretleri doğuruyor.

Yazar Mehmet Kaplan’ın bir soruya verdiği cevap yazarın sorumluluğu hakkında yeni düşüncelerin oluşmasına yol açtı. Mehmet Kaplan kendi yazarlık serüvenini şu cümlelerle özetliyor: " Günün ilk zihni faaliyetlerinin, büyük bir metinle başlamasını önemsiyorum( Kur'an veya Mesnevi gibi). Sonra kalemi elime alır, serbest denemeler yazmaya koyulurum. Az veya çok. Yazmakta olduğum yazının tam bir yazı, yayınlanabilecek bir deneme olup olmadığına bakmam. İşin o tarafı başka bir şey, başka bir kader. Yazmak tek başına bir hadisedir, başka bir okumak, başka bir anlamaktır. Denemeler yazarken daha önce bu konuda neler yazdığımı, neler düşündüğümü hesap etmem. Eski yazdıklarımın, eski düşündüklerimin beni tahakküm altına almasına izin vermem. Zaten eski yazdıklarımı da unuturum. Şu anda, o konuda ne düşünüyorum? Önemli olan budur. Geçmişte ne düşündüğüm ne yazdığım değil." ( Üç İsim Dört Mevsim, Ahmet Hamdi Tanpınar/ Mehmet Kaplan/ Orhan Okay, Necmettin Türinay, Ketebe Yayınları, s: 79)

Mehmet Kaplan’ın analizi cevaplanması gereken sorular doğurdu. Kuşku yok ki, bu sorun sadece Mehmet Kaplan’a özgü değil. Çeşitli gerekçelerle fikirlerinde farklılaşma ve dönüşüm yaşayan her yazara sorulacak sorular bunlar.

1- Bir yazarı değerlendirilen neyi ve hangi tarihsel dönemde ürettiklerini ölçüt alacağız?

2- Her zaman en son yazdığını temel alırsak, bir adım sonra değişecek bir değerlendirme yapmış olmaz mıyız?

3- Kuşkusuz her yazar kendini geliştirebilir; eski düşüncelerini kökten değiştirir. Buradaki değerlendirmede ölçümüz ne olacak?

4- Değişimin yazarın doğal bir serüven mi, yoksa politik ve ekonomik bir çıkar sonucu mu olduğunu nasıl tespit edeceğiz?

5- Sürekli fikir değiştiren bir yazarı, hangi zaman dilimine göre değerlendireceğiz?

6- Tarihin sürekli aktığı bir yerde yazar ve aydınlar aynı yerde durabilir mi?

7- Bir yazarı değerlendirilen kullanacağımız evrensel ölçütler var mı?

8- Bir yazar eski fikirlerini değiştirdiğinde, eski fikirlerinden etkilenip eylem yapan okurlarının sorumluluğundan kurtulur mu?

Bir yazarın yazdıklarından sorumlu olduğu muhakkaktır. Burada sorun, bir süre sonra eski yazdıklarından farklılaşan düşünceler ortaya çıktığında veya yazar düşüncelerini kökten değiştiğinde ortaya çıkan sorundur.

Kuşku yok ki, radikal dönüşümler olmadığı müddetçe, yazarın görüşlerini geliştirip değiştirmesi mümkündür. Çünkü yeni tarihsel zamanlar yeni sorunlar, farklı imkanlar ortaya çıkarmaktadır. Tabi olarak eski çözüm yolları yetersiz kalacaktır.

Burada en önemli nokta yazarın düşüncelerini belirli menfaatlerini göz önünde tutarak değiştirmesidir. Değişimin doğal olarak mı, yoksa bir siyasal veya bürokratik bir ikbal beklentisiyle mi gerçekleştiği önemlidir. Kuşku yok ki, siyasal gerekçelerle fikirlerini değiştiren ve bu yolla yeni imkanlar elde etmek isteyen bir tavır düşünce ve bilimi araçsallaştırmaktadır.

Öte yandan siyasal olarak içinde yer aldığı parti zarar görmesin diye gerçekleri ifade etmekten kaçınan bir yazar ilmin onuruna aykırı hareket etmektedir. İyi bir alim, yazar, aydın düşüncelerini siyasetin, cemaatin, içinde bulunduğu grubun menfaatlerine kurban etmez. Aydın ve alim düşüncelerini bir iktidarın siyasal çıkarlarının hizmetine sunamaz.

Müslüman sorumluluğunu taşıyan alim ve aydınların önderi, ilmini siyasal iktidarın tasallutundan koruyan, siyasal iktidarın eylemlerini meşrulaştırmak için verdiği görevi reddeden Ebu Hanife olmalıdır.

Müslüman aydın ve alimlerin büyük çoğunluğunun siyasal iktidar karşısında iyi bir sınav vermedikleri açıktır.

Entelektüeller ilmin yozlaşmasına, başka bir amaç uğruna araçsallaştırılmasına izin vermemelidirler. "İlim yoluna girmeye yönelen genç dostum, Daha önce vurguladığımız bir ilkeyi hep zihninde tut: Siyasi ve ekonomik güç araç niteliğini kaybedip amaç haline geldiğinde, ilmi güç ise amaç niteliğini kaybedip araçsallaştığında yozlaşmaya başlar. İlim diğer alanlardaki bozulmayı önleyecek tuz gibi olmalıdır. Araçsallaştığında bu koruyucu ve denetleyici niteliğini kaybeder, güç denkleminin sıradan bir unsuru haline gelir. " (Ahmet Davutoğlu, Duruş/ Gençlerle Yüz Yüze, Küre yayınları)

 

Paylaş