metrika yandex

TARİH ALGISI ve KUTUPLAŞMA

Yusuf YAVUZYILMAZ

28.02.2021

Türkiye, siyasal ve toplumsal olarak bölünmüş ve kutuplaşmış durumdadır. Kutuplaşma alanlarından biri de tarih konusudur.

Tarih, toplumların kişiliği ve kimliğinin oluştuğu alandır. Kuşku yok ki, bugünkü tartışmalar bir yönüyle tarihe referansla oluşmaktadır.            

Tarih, kuşkusuz kimlik oluşturmanın en büyük alanlarından biridir. Her devlet, grup, örgüt, ideoloji kendi paradigmasına uygun bir tarih okuması yapar. Bundan dolayı değişik tarihsel anlayışlar ortaya çıkar. İdeolojik tutumlara göre hainler ve kahramanlar sürekli değişim halindedir.

Kut'ül Amare, Çanakkale, 19 Mayıs, Kurtuluş Savaşı, Dersim vs. geçmişi inşa ile ilgili tarihsel olaylardır. Bu olaylar değişik ideolojik yaklaşımların anlayışlarını besleyecek şekilde yorumlanır. Tarih, dünü anlatmaktan çok bugünü inşa işidir. Tıpkı ulus devletin kuruluş sürecinde Türk devleti kendine özgü bir tarih kurgulamışsa, benzer şekilde Kürt milliyetçileri de kendi ideolojilerini besleyecek bir tarih inşa ediyor. Çünkü her yeni oluşum tarihsel bir hafıza inşa etmek zorundadır. Herkes kendi inşasının doğru olduğu iddiasındadır. Bu anlamda ulus devlet olmanın iki temel şartı üzerinde önemle durulur: dil ve tarih.

Tarih, olaylar, semboller, savaşlar üzerinden anlamlandırılır. Türkiye’deki siyasal anlayışların kendine özgü bir tarih okuması var. Sosyolojik anlamda Malazgirt Zaferi ve İstanbul'un fethi ile 30 Ağustos arasında kültürel bir süreklilik olmadığı görülüyor. Bu iki farklı yaklaşım, farklı tarih ve gelecek tasarımı üretiyor.

Türk siyasetinin ana bölünmesi de bu semboller etrafında şekilleniyor. Modern Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, Osmanlısız/İslamsız bir tarih inşa çabası içinde olması, muhafazakar dindarları Cumhuriyetin tarih algısına karşı bir tepkiye itmiştir.            

Muhafazakar dindarları Cumhuriyetin kuruluş sembollerine karsı ilgisizliğe hatta karşılığa iten neden, bu savaşın ardından kurulan düzendir. Başlangıçta Kurtuluş Savaşına gönüllü katılan muhafazakar dindar kitlelerin, daha sonra tepkisel davranmalarının nedeni budur.            

Muhafazakar dindarların tepkiselliğini, Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında Mehmet Akif Ersoy, Said Nursi gibi isimlerin düşüncelerinde bulmak mümkündür.  Başlangıçta Kurtuluş Savaşı’na destek veren bu isimler, savaştan sonra yapılanlar konusunda birlikte savaştıkları insanlara ters düştüler. Vatanın kurtuluşu konusunda birlikte hareket eden gruplar, devletin inşası konusunda birbirleriyle anlaşamadılar.            

Mehmet Akif'in özelde yaşadığı travma ve yaralı bilinç bütün İslam dünyasına egemendir. Mükemmel bir inanca sahip olma ve dünyada zelil durumda olmak arasında yaralı bir bilince sahiptir Müslümanlar.

Gerçekten de Kurtuluş Savaşına tüm toplumsal kesimler büyük ölçüde katılmıştı. Bunlar arasında Said Nursi de var, Mehmet Akif de. Ali Şükrü Bey, Hüseyin Avni Ulaş, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Pele gibi isimlerde. Sorun ülkenin düşmandan temizlenmesi değildi. Asıl sorun nasıl bir devlet kurulacağı ile ilgiliydi. Atatürk’ün zihnindeki laik devlet projesiyle ilgili ortaya konan pratikler ve Tek Parti döneminin din politikaları giderek Cumhuriyetin kuruluş aşamasındaki mukaveleyi bozdu. Mehmet Akif, Ali Şükrü Bey, Hüseyin Avni Ulaş gibi aydınlarla, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, gibi Kurtuluş Savaşına aktif olarak katılan komutanlarla Atatürk arasındaki görüş ayrılıkları bugün de geçerlidir. Nihayet yeni rejimin nasıl olacağı konusunda yaşanan hesaplaşma iki grubun mücadelesine dönüşmüş Atatürk -İnönü çizgisi Kazım Karabekir ve arkadaşlarının çizgisini yenmiştir. Ne diyordu Kemal Tahir bu dönemin hesaplaşmalarını anlattığı "Kurt Kanunu" adlı yapıtında: " Kurtlukta düşeni yemek kanundur."

Tek Parti döneminde din dışı modernleşme politikalarının uygulamaları sonucunda, muhafazakar/dindar insanlar Atatürk ve İnönü'ye eleştirel bakarlar.  Laik Kemalist ulusalcılar, Mustafa Kemal'i merkeze koyan, Osmanlıyı dışlayarak Orta Asya Türklüğüne gönderme yapan, Arap dünyasını dışlayan ve Batıyı yücelten, laik ve modern bir tarih oluştururken ki, bu algılamada Abdülhamit olumsuz bir figürdür; muhafazakar dindarlar Osmanlı tarihi, Fatih, Kanuni ve özellikle Abdülhamit'i temel alan bir yeni bir tarih algısı oluşturmuşlardır.  Abdülhamit, İslamcılık siyaseti dolayısıyla, Cumhuriyetin kurucu elitleri tarafından dışlanmıştır. Garip bir şekilde Abdülhamit, dönemin İslamcıları tarafından acımasızca eleştirilen bir siyasal aktördür. Bunlar arasında Said Nursi, Mehmet Akif Ersoy, Elmalılı Hamdi Yazır da vardır. Ne ki Abdülhamit'i eleştiren bu isimler, Cumhuriyet döneminde de dışlanmışlardır. İstiklal marşının yazarı Akif, kendi deyimiyle "peşine gizli servis ajanlarının takılarak devlet tarafından izletilmesini kendine yedirememiş"tir. Muhafazakar dindarlar, neden farklı bir tarih algısına yönelmiştir, sorusunu analiz önemlidir. Kuşkusuz bu arayışın nedeni, İslami değerleri, Osmanlıyı dışlayan Cumhuriyetin tarih anlayışıdır. 

Son söz, Cumhuriyet seçkinlerinin tarih anlayışı birleştirici ve bütünleştirici değil, İslami geçmişi yok etmeye dönük bir anlayış dolayısıyla bölücüdür. Bundan dolayı cumhuriyet seçkinlerinin dışında kalan toplum kesimleri yeni bir tarih algısına yönelmiştir.  

Muhafazakar dindarlar ile Ulusalcı Kemalistler arasındaki tarih farklılaşmasını televizyon dizilerinden izlemek mümkündür. Muhafazakar dindar zihnin tarih okumasının izdüşümü  "Diriliş Ertuğrul" , "Kut'ül Amare" veya "Payitaht Abdülhamit" dizileridir. "Muhteşem Yüzyıl" ve "Vatanım Sensin" dizileri ise laik/sol /Kemalizm’in dizileridir.  Kuşkusuz arada iki dünya görüşünü uzlaştırmaya çalışan "İsimsizler" ve " Söz" dizileri var. Bu son diziler ulusalcı/muhafazakar ve milliyetçi tezleri işleyen karma dizilerdir. Aslında diziler üzerinden bir Türk siyaseti okuması yapılabilir.            

Cumhuriyet döneminin İslamcı zihinlerinden Said Nursi ve Mehmet Akif, Kurtuluş Savaşına elbette muhalif değillerdi. Bundan dolayı Savaşa tüm güçleriyle destek verdiler. Bu zihinler ile Cumhuriyet modernleşmecileri arasındaki asıl kopma "nasıl bir devlet kurulmalı?" sorusunda oldu. İslamsız bir cumhuriyet fikri, Said Nursi'yi, " siyasetten ve şeytandan Allah'a sığınırım" söylemine itti. Aslında bu da bir siyaset idi. Said Nursi'nin reddettiği, Ankara’nın karanlık dehlizlerinde süren, Kemal Tahir’in deyimiyle, Kurt kanununu esas alan ve "kurtlukta düşeni yemek kuraldır" siyaseti idi. Topal Osman bu siyasetin trajik bir tetikçisi idi. O dönemin en seçkin zihinlerinden olan Ali Şükrü Bey'i katletmiş, kendisi de aynı akıbete uğramaktan kurtulamamıştı. Said Nursi, politik merkezi terk ederek Anadolu’ya çekildi ve bu topraklarım en sivil itaatsiz hareketini başlattı. Mehmet Akif'in serüveni ise daha trajik oldu. Resmi ideoloji onu bu topraklarda yaşayamaz hale getirmek icin baskı uyguladı.            

Türk modernleşmesinin temel sorunu su idi: Bir din olarak Islama sahip çıkarak mı geleceğimizi belirleyeceğiz, karşı çıkarak mı? Cumhuriyet modernleşmesi, dini kamusal alandan tümüyle sosyal alandan ise olabildiğince uzak tutma anlayışını benimsedi. Atatürk ve İsmet İnönü ile Kazım Karabekir, Hüseyin Avni Ulaş, Ali Şükrü Bey arasındaki mücadele de radikal modernleşme ile muhafazakar liberal modernleşme arasındaki rekabettir. Abdullah Cevdet, Ahmet Rıza ve Namık Kemal arasındaki mücadele de muhafazakarlık ve modernlik tartışmasıdır Muhafazakarlık ve radikal modernleşmenin aktörleri bir dönem Mustafa Reşit Pasa, II. Mahmut ile II. Abdülhamit ve Sait Halim Paşadır. Türkiye’de muhafazakar/ dindar halk kitleleri ile radikal modernleşme taraftarları arasındaki rekabet Tanzimat döneminden itibaren ortaya çıkar. Kavramların içerikleri uygulama ile doldurulur. Laiklik ve Türklük kavramlarının içeriği Tek Parti döneminde dindarların ve Kürtlerin tepkisini çekecek biçimde doldurulmuştur. Laiklik kavramının, özellikle Tek Parti Dönemi pratiği dolayısıyla sicili bozulmuştur. Laiklik, dindarların gözünde dine müdahalenin bir aracı olarak hatırlanmıştır. Toplumun çoğunluğunu oluşturan dindar kitlenin uzun yıllardır oluşan politik tercihi kendi yurdunda yaşadığı diaspora zihniyetiyle anlaşılabilir. 

Bu duyguyu en iyi Necip Fazıl Kısakürek’in şu mısraı ifade eder: " Öz yurdunda garipsin, öz vs yanında parya."Bu sürgün psikolojisi dindarların siyasal algısında belirleyicidir. Bugünkü siyasal tepkisini de geçmişte ona bu duyguyu yaşayanlara duyduğu korku ve nefret belirliyor. Tek Parti Dönemi ve CHP düşmanlığı bu korkudan besleniyor.            

Bu tepkiselliğin yarattığı politik tutum Türk siyasetini belirlemeye devam ediyor.            

Kemalistler, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal'in dine olumlu yaklaşımının tarihsel ve taktiksel olduğunu savunuyor. Bu yaklaşımın İslam’ın birleştirici gücünden yaralanmak için başvurulduğunu öne sürüyor. Gelişmelere bakılırsa Kemalistler bu okumada haklılar. Muhafazakar dindarlar da buna inanıyor; tepkiselliklerinin altında da bu aldanmışlık duygusu yer alıyor. Savaşın ardından kurulan yeni düzen muhafazakar dindarlarda aldatılmış duygusunu kökleştirdi.            

Kemalistlerin Osmanlı/ İslam geçmişini görmezden gelen tarih algıları, muhafazakarları Cumhuriyet tarih algısına karşı bir algıya, Osmanlı ve İslam’ı merkeze alan bir algıya sahip çıkmaya yöneltti.            

Türkiye tarihsel ve gelecek tasarımı konusunda bölünmüş bir ülkedir. Bu durum " Türkiye nedir?" sorusu konusunda da belirginlik kazanıyor. Diğer konularda olduğu gibi Cumhuriyet ve Osmanlı tarihi konusunda duygusal, ajitatif, dışlayıcı yaklaşımlar egemen. Bu noktada bilimsel ve eleştirel konuşmak çok kolay değil.            

Eleştirel düşüncede farklı düşünde kavramsallaştırması, fanatik ideolojik yaklaşımlarda haine dönüşür. Her farklı düşünceyi "Cumhuriyet düşmanı" ve "din düşmanı" diye etiketlemenin altında eleştiriye kapalı militan tavır yer alıyor. İnsanların devlet korkusu ve devlete mesafeli bakışı, büyük ölçüde Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren devletin toplumu baskılaması ve daha sonraları dini değerleri irtica adı altında düşmanlaştırması sonucu oluşan bir zihinsel tepkidir. Sosyolojik olarak devletin değerleri toplumun değerlerinden kopmuştur. Devlet ve toplumsal merkez birbirinden uzaklaşmıştır. Ak partiyi bu devlet ve toplum bozulan dengeyi bir anlamda düzelten, toplumsal merkezle devletin merkezini buluşturan bir hareket olarak okumak gerekir. Eğer bu olmasaydı 15 Temmuz sosyolojisinin oluşması mümkün değildi. Muhafazakar dindarların İzmir Marşına karşı mesafeli hatta reddedici davranmalarını hem anlamak hem de normal karşılamak gerekir.

Çünkü bu marş Türkiye’de İslam’ı değerlerin aşağıladığı laisizm taraftarlarının temsilcisi oldu. Bundan dolayı bu marşın sicili bozuktur. Türkiye de darbeci, bürokratik geleneğin bir sembolü olmuştur bu marş. Bundan dolayı dindarlar katıldığı toplantılarda bu marşın kullanılmasına kesinlikle karşı çıkarlar. Bu marşın temsil ettiği zihniyet dünyasını kendilerinin hayal ettikleri Türkiye için ürkütücü bulurlar. 

28 Şubat sürecini bu ülkeye yaşatanların favori marşı da İzmir Marşıydı. Bu Marşın kendilerine zulmedenlerin dilinden düşmediğini asla unutmuyorlar. Ömer Halisdemir'in darbeci hain Semih Terzi'yi alnından vurması neden yaygın bir karşılık buldu?

Çünkü darbelerin genel anlamda mağduru olan muhafazakar dindarların 27 Mayıs Darbesinden 28 Şubat darbesine kadar biriktirdikleri öfkenin, yapmak istedikleri eylemin hislerine tercüman olmuştu.              

Faklılıkları yok sayan, muhalifleri yok etmeyi hedefleyen, halklar arasında hiyerarşik ayırım yapan, Türk milliyetçiliğini resmi ideoloji haline getiren, laiklik uygulamaları din karşıtlığı ateizme dönüşen dönem bugünün Türkiye’si için referans olamaz. Referans, tüm toplumsal kesimlerin büyük bir mutabakatla katıldıkları Kurtuluş Savaşı ve Türkiye’nin en demokratik ve çoğulcu meclisi olan Birinci Meclistir. Birinci Mecliste sağlanan mutabakat üzerinden bir tarih okuması yapmak gerekmektedir.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş