TARİH ALGIMIZ VE MEHMET AKİF VE MUHALİF DURUŞ
Türkiye'de herkes gerçek yaşanan tarihten ürküyor. Bu sahip olduğu anlatının yıkılmasının getirdiği korkudan besleniyor. Galiba herkes kendi idealleştirdiği ve kuşkusuz yanlışları daha fazla olan bir ideolojik/ epik anlatının ardına sığınmayı güvenli bir liman olarak görüyor. Aslına bakılırsa gerçekle yüzleşmek kimsenin işine gelmiyor. Gerçeği aramaktansa sahip olduğu anlayışa sıkı sıkı sarılıyor.
Tarih karşısındaki tutumumuz, yıllardır kendisinden gizlenen bir gerçekle yüzleşen birinin yaşadığı şaşkınlığa benziyor. Bundan dolayı genel anlatımdan farklı tarih anlatılarına karşı şaşkınlık duyuyoruz. İhsan Süreyya Sırma, Mehmet Azimli gibi isimlerin İslam tarihi okumaları bizi şaşırtıyor. Aynı durum Cumhuriyet tarihi için de fazlasıyla geçerli, İdris Küçükömer, Fikret Başkaya, Cemil Koçak gibi tarihçilerin ve bir romancı olmasına karşın Kemal Tahir'in okumaları bu yüzden önemlidir.
Tarih karşısında yaşanan tartışmalar, Çanakkale zaferinin ardından yapılan kutlamalarda da ortaya çıkıyor. Kuşku yok ki, her devlet kendi ideolojisine uygun bir tarihi geçmiş yaratmak ister. Ulus devletlerin tarihi bu anlamda sanal bir tarihtir. Kuşkusuz yapılan ideolojik bir tarih okumasıdır. Bundan dolayı, milliyetçiler, muhafazakarlar, İslamcılar ve Kemalistlerin tarih algısı da, gelecek algısı da uzlaşmaz. Çünkü sahip oldukları paradigmalar geçmiş ve gelecek algıları konusunda uzlaşmalarına engel oluyor. Örneğin Osmanlı değerlendirmeleri bu gerçeği açıkça ortaya çıkarıyor. Birinin Türk tarihi için zihinlerde silmek istediği Osmanlı/ İslam geçmişi diğerinin en önemli vazgeçilmezidir.
Türkiye tarih anlamında zihnen bölünmüş bir ülkedir. Ancak bölünmemiş gibi davranabiliyoruz. Bu yüzden egemen tarih yazımının ve anlayışların dışında kalan tarih yazım ve anlayışlarına da zihnimizi açmamız gerekir.
Sadece muktedirlerin yazdığı tarih bizi gerçeğe götürmez. Bir de kaybedenlerin düşüncelerini izlemek gerekir. Mehmet Akif, Said Nursi, Şeyh Said, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Rıza Nur, Hüseyin Avni Ulaş, Ali Şükrü Bey bu açıdan önemli. Resmi tarihin dışarıda bıraktığı bu kişileri de okumak önemlidir.
İdeolojik tarih okumalarının en büyük kurbanlarından biri de kuşkusuz İstiklal Marşının yazarı olan Mehmet Akif’tir. Mehmet Akif dönemin iktidarı tarafından öyle bir yalnızlaşmaya itildi ki, çok sevdiği dostları bile bundan etkilendiler. Mithat Cemal Kuntay, 1939 yılında şu ifadeleri kullanıyor. "Gün oldu ki, Akif'i sevmek bile cesaretti. Dostları bile bazen onu gizli sevdiler." (Muharrem Coşkun, Vatanında 'Cüda' İstiklal şairi, Kod Adı: İrtica-906,Forart Yayınevi)
Cumhuriyeti kuran elit kadronun, Mehmet Akif'ten hoşlanmadığı sır değil. Bu yüzden sürekli dışlanmıştır. Çünkü Akif, onların hedeflediği din dışı modernleşmeye şiddetle muhalifti. Kurtuluş Savaşında her türlü desteği veren şair, çok kısa bir süre sonra dışlanmıştı. Bundan dolayı muhafazakar dindarların Kurtuluş savaşındaki kahramanları Mehmet Akif, Kazım Karabekir, Ali Fuat Paşa gibi asker ve aydınlardır. Muhafazakar dindarların marşı İstiklal Marşı, Ulusalcıların marşı ise Onuncu yıl marşıdır. Unutmamak gerekir ki, 28 Şubat darbesi sırasında “Onuncu yıl Marşı” öne çıkarılmıştı. Bu tercihin nedeni, İstiklal Marşının ruhunu yapmak istedikleri değişikliklere uygun bulmuyorlardı.
Ne yazık ki, İstiklal Marşı yazarı, çok sevdiği ve uğruna ömrünü adadığı devleti tarafından dışlanıyordu. Üstelik bu dışlamaya zamanın batıcı aydınları da destek veriyordu. Osman Yüksel Serdengeçti'nin Hasan Basri Çantay'dan naklen verdiği aşağıdaki bilgiler, Akif'in Mısır'a gidiş nedenleri hakkında daha önemli ipuçları veriyor: "Çanakkale Zaferinin yıl dönümüdür... Bir tören yapılıyor... Çanakkale şehitleri anılacak... Zamanın meşhur zibidi şairi(Falih Rıfkı Atay) kürsüye geliyor. 'Maalesef' diyor, Çanakkale Şehitleri için güzel, şehitlerimizin şanına layık bir Türk şairi tarafından şiir yazılamadı... Çanakkale destanını yazan maalesef Türk değildir. Çaresiz Türk olmayan bir adamın şiirini okuyacağız' yavesini savuruyor, istemeye istemeye Akif'in şiirini okuyor." (Akif'in İzinde, Yusuf Tosun -Hüseyin Özhazar, Tire Kitap, s:197)
Mehmet Akif o dönemde yaşadıklarını şu ifadelerle anlatıyor: “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben, vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum." (Akif'in İzinde, Yusuf Tosun -Hüseyin Özhazar, Tire Kitap,, s:186
1924'ten ölüm tarihi olan 1936 yılına kadar devletin unuttuğu, hatta bir cenaze töreni bile düzenlemediği Mehmet Akif'e halk sahip çıkmıştır. Mehmet Akif'in sürekli kavga ve mücadele ettiği, "biraz bol para ver Protestanlara zangoçluk eder" diye tanımladığı Tevfik Fikret'i ise halk unutmuş devlet sahip çıkmıştır.
Tevfik Fikret'in içinde yer aldığı radikal batıcılık akımı, Cumhuriyetin 1950 yılına kadar olan bölümüne damga vurmuştur. Eğitim alanında İslami unsurlara hiç yer vermeyen tutumun arkasında Tevfik Fikret'in anlayışı vardır. Köy Enstitüleri bu anlayışın eğitim alanındaki uygulamasıydı. Tevfik Fikret öncülüğünü Abdullah Cevdet ve KIlıçzade Hakkı'nın yaptığı Batıcılık akımının edebiyattaki temsilcisiydi. Servet-i Fünun pozitivist bilim anlayışını benimseyen bir edebiyat akımıydı. Mehmet Akif ise devlet tarafından resmi siyaset olarak benimsenen bu anlayışın tam karşısında bulunuyordu.
Ankara’da İstiklal Savaşının kazanıldığı ruh değişmiş, modernleşme çabaları Mehmet Akif’in hiç arzu etmediği yönde değişmeye başlamıştır. Bu gerçeği dile getirenlerden biri de Falih Rıfkı Atay’dır. "(Falih Rıfkı) Atay, Akif’e, " Adi git artık, sen kumda oyna. Devir değişti, artık Ankara'da senin gibilere, Arap yavelerine de yer yok..." demektedir. (Akif'in İzinde, Yusuf Tosun -Hüseyin Özhazar, Tire Kitap, s:196)
Bir milletin "İstiklal Marşını " yazan bir aydının ölümüne kadar devlet tarafından görünmezliğe ve ilgisizliğe mahkum edilmesi, çeşitli baskılar uygulanarak Mısır'a sürgün gitmek zorunda bırakılması, ölümünde bir devlet töreni yapılmaması, İstiklal Marşı'nın içeriğindeki dini ifadelerden rahatsız olarak yeni bir marş yarışması açılması nasıl bir siyasal aklın ürünüdür.
Mehmet Akif'in, gerek Abdülhamid, Gerekse Mustafa Kemal karşısındaki özgürlüğü savunan muhalif duruşu bir aydının siyasal iktidar karşısındaki sivil itaatsiz duruşuna mükemmel bir örnektir.
Yorumlar
0