KADER ANLAYIŞI VE SİYASET..

Kuşku yok kader konusunda en büyük sorun, Allah'ın bilgisi ile insanın eylemi hakkında kurulan zorunluluk ilişkisidir. Kuşku yok ki Allah her şeyi bilmektedir. Öte yandan insan yaptıklarından sorumludur. Buradaki kritik soru şu: İnsanın eyleminin bilgisi önceden belli ve biliniyor ise, özgürlük nasıl temellendirilecek?

Bu konuda yaptığım okumalardan çıkardığım sonuç şu:"Kul bir eylemin eşiğine geldiğinde önünde bulunan bütün seçenekleri Allah bilmektedir. Onun bilgisi dışında bir eylemde bulunamaz. Ancak Allah'ın bilgisi dahilinde olan mümkün seçeneklerden birini seçme insanın iradesindedir. Hangisini seçerse seçsin bu Allah'ın ilmi dışında değildir." Allah'ın her şeyi bilmesi ile kulun hangi eylemi seçeceği arasında zorunluluk yoktur.

İnsan senaryosu önceden yazılan bir oyunu oynatan tiyatro aktörü değildir. Hz. Adem kıssasının da gösterdiği gibi İnsan, ilahi olanı bile inkar etme potansiyeline sahip olarak yaratılmıştır. Bu potansiyel sonucunda insanlar yaptıklarından sorumlu tutulabilirler.

Ahlak felsefesi açısından baktığımızda özgürlük ve sorumluluk arasında tartışılmaz bir bağlantı vardır. İnsanın özgürlüğü yoksa sorumluluğu da yoktur. Çünkü sorumluluğun ön koşulu özgürce eylemde bulunmaktır. Özgürlük, insanın kendi iradesiyle eylemde bulunması, sorumluluk ise eylemlerinin sonuçlarına katlanmasıdır.

İnsan eylemlerini, önceden yazılmış bir kaderin ürünü olarak tanımlayan ve halk arasında bir hayli yaygın olan, geleneksel Kader teorisi üzerine fıkıh( hukuk) inşa edilemez. Çünkü fıkıh (hukuk) kişinin eylemlerinden sorumlu olduğu ilkesi üzerine kuruludur.

Tarih boyunca sorumluluktan kaçınmak isteyen her birey kader anlayışına sığınmıştır. Ünlü Stoacı düşünür Zenon ile bir köle arasındaki konuşma da buna örnektir. "Hırsızlık yapan bir kölesini cezalandırmak amacıyla kırbaçladığında, köle, Zenon'a " Ama hırsızlık benim alın yazım" diyerek itiraz eder. Zenon'un buna cevabı şu olur: " Kırbaçlanman da öyle!" ( Bayan Ali Çetinkaya, Felsefe Tarihi, Nobel yayıncılık, s: 195)

Deprem ve doğal afetler gibi olayların ortaya çıkmasından insan sorumlu tutulamaz kuşkusuz. İnsanın sorumluluğu, bu afetlerin olası sonuçları hakkında gerekli tedbirleri alıp almamasıyla ilgilidir.

Bu noktada Allahın iradesi ve bilgisi ile insanın eylemlerindeki seçme özgürlüğü arasında sağlıklı bir denge kurulmalıdır. Allah’ın iradesi ve bilgisini sınırlandırarak insan özgürlüğüne alan açmak çabası da, insan eylemlerini mutlak iradenin dışına taşıma çabası da sağlıklı bakış değildir. Çünkü Allah’ın mutlak iradesi ile insanın özgürlüğü birbirine karşıt alanlar değildir.

İnsanın eylemlerinin önceden belirlendiği şeklinde temellendirilen bir kader anlayışı özellikle siyaset alanında oldukça işlevseldir. Hilafeti bilinen yöntemlerle ele alan Muaviye, bu sonucu Allah'ın kaderi olarak açıklıyordu. Bu durumda amacı, kendine dönük muhalefeti ortadan kaldırmaktır. O adeta kendine muhalefet edenlere şöyle diyordu: " Siz Allah'ın kaderine mi karşı çıkıyorsunuz?"

Hukuk dışı yollarla iktidara gelen ve siyasal icraatlarını baskı ve otoriter yöntemlerle sürdürmek isteyenler, sürekli olarak eylemlerini Allah’a nispet ederek sorumluluktan kaçma eğilimindedirler. Bu siyasal tutum iktidarın uygulamalarını eleştiri ve tartışma alanının dışına taşımakla kalmamakta, aynı zamanda muhalifleri Allah’ın kaderine karşı gelmekle suçlamaktadır.

Öte yandan iktidar sahiplerinin kendi eylemlerini Allah’a nispet etmeleri, Allahın iradesinin kendi eylemleriyle gerçekleştiğini iddia etmeleri anlamına gelir. Bu anlayış yöneticileri Allah’ın yeryüzündeki temsilcileri haline getirir ki, son derece sakıncalı bir anlayıştır bu. Yöneticilerin yaptığı haksız uygulamaların Allahın iradesi ve onayıyla yapıldığını savunmak adaletsizliği onaylayan bir Allah anlayışını yaygınlaştırır. İktidar sahiplerinin dine yapacağı en büyük kötülük yaptıklarını alın yazısı ve kader üzerinden Allah’a nispet etmeleridir. Kuşku yok ki, bu durumda tepki dine yönelir ki, deizmin yaygınlaşmasını sağlayan nedenlerden biri de budur.

Kader konusunu tartışırken insanlar iki yöne savruluyorlar. Ya insan özgürlüğünü yok ediyorlar, ya da Allah'ın iradesini sınırlıyorlar. Allah'ın mutlak iradesini sınırlandırmadan, insanın özgürlüğünü savunmak gerekir. Çünkü Allah insana kendine karşı çıkma, itiraz etme özgürlüğünü tanımıştır. "İnsan yaptıklarından sorumludur" ilkesi ahlaki olarak "insanın özgür olduğunu ve davranışlarının önceden belirlenmediğini kabul etmek demektir." Çünkü özgürlüğün olmadığı yerde sorumluluktan söz edilemez.

Kader konusunda asıl sorun, insanın özgürlük alanı içindeki eylemlerini Allah'a nispet ederek açıklama çabasıdır. Bu tutum siyasal, kültürel, sosyal hayatımızda tümüyle baskın bir anlayıştır. Kelami anlamda insan eylemlerinden kendisinin sorumlu olduğuna dair bir bakışı egemen kılmamız gerekmektedir. 

Paylaş