Durumumuz

 "Peygamberler, dinsiz bir topluma din anlatmak için değil, toplumda bozulan din algısını düzeltmek için gönderilmiştir. "

Ali Şeriati

"Günümüz, tarikat/cemaat diyanet/ ilahiyat kültürünün beslediği "şeriat, fıkıh ilmihal" dindarlığ"ın da, sözgelimi, gusül abdesti alırken tırnakların altına suyun olacak ulaşmadığı meselesine gösterilen hassasiyet,bireysel ve toplumsal düzeyde adaletsizlik, hukuksuzluk, kamu malı hırsızlığı, yolsuzluk gibi can yakıcı ahlaki problemler söz konusu olduğunda, büsbütün bir ilgisizlik ve duyarsızlığa dönüşebilmektedir."

(Mustafa Öztürk - Geleneksel İslam'ın Kritiği S,5 Kırmızı Kedi Yayınları)

"Bir hakikati itibarsızlaştırmanın en etkili ve kalıcı yöntemi; O hakikati, düşmanlarının iyi eleştirmesi değil, mensuplarının kötü temsil etmesidir.

Kötü temsil, hakikati misal olmaktan yani örnek alınmaktan çıkartır çünkü."

(İhsan Fazlıoğlu)

Din varlık, bilgi ve ahlak alanlarında kendine özgü bir anlayışla, yeni ve farklı bir paradigma üretir. İnsan bu paradigma karşısında kabul veya ret gibi bir tercihte bulunur. Buraya kadar herhangi bir sorun yoktur. Asıl sorun kabul veya retti, dinin kabulleri üzerinden değil, öznenin dini anlayışı üzerinden yapan bir anlatımın yaygınlığıdır. Bu tutum genellikle dinin anlayışı ile örtüşmez. Aslında bu dinin öğretisi üzerine inşa edilen ve din yerine konan anlayışın eleştirisidir.

Bu durumda kişi dini eleştirirken gerçekte neyi eleştirmektedir?

Alimleri bozan hırstır, yöneticileri bozan adaletsizliktir, fukarayı bozan ise riyadır. Dolayısıyla yöneticiler âlimlere sırt çevirince bozulur, ulema emirlerin emrine girince bozulur, sufiler de gösteriş yapınca bozulur."  (Erol Güngör - İslam Tasavvufunun Meseleleri, 157)

İslam dünyası bugün tam da bu durumdadır. Alimleri zulüm karşısında suskun, yöneticileri adaletsiz, halkı riya içindedir. Yöneticiler alimlere sırtını dönmüş, alimler yöneticilerin emrine girmiştir. Daha da kötüsü alimler adaletsiz yöneticilerin uygulamalarına dini fetvalar vererek gerekçeler uydurmaktadır. İslam toplumların en öncelikli sorunu adalet olmuştur. Yöneticiler ve iktidar sahipleri "itaat" ve " kader" kavramlarına semantik müdahale yaparak, halkı, yöneticilerin her eylemini olumlayan, zulme itiraz edemeyen bir sürüye dönüştürmüşlerdir. Bu durum otoriter yönetimlerin İslam dünyasında köklerinin yerleşmesini sağlamıştır. Böyle bir toplumun İslam’ın davasını gitmesi, mazlumlara yardım etmesi, zulmedenlere karşı mücadele vermesi mümkün mü?

Böyle çıkarcı bir toplum, mazlum mültecileri tehdit olarak görür, Filistinlilerin zulme uğramaları karşısında duyarsız kalır. Çünkü İslami kimliğinin yerine ulusal kimlik geçmiştir. Artık onun önceliği İslami ilkeler değil, milli çıkarlardır.

"Emri bil maruf nehyi anil münker " (İyiliği emretme ve kötülükten uzaklaştırma hedefi müslümanların önceliği olmaktan çıkmıştır. Oysa Kur'an müslümanları iyiliği emretme kötülüğe karşı çıkma konusunda uyarmaktadır. "Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan seçkin bir topluluk bulunsun. İşte onlar, doğru ve kalıcı yatırım yapıp kurtuluşa erenlerin ta kendileridir."( Ali imran 104) Öte yandan Kur’an Müslümanlara açık bir şekilde sorumluluk yüklemektedir. "Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostu ve yardımcısıdırlar. İyiliği emir ve tavsiye eder, kötülüklerin önünü almaya çalışırlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, Allah’a ve Resul’üne itaat ederler. İşte onlar, kendilerine Allah’ın merhametle muamele edeceği seçkin kimselerdir. Şüphesiz ki Allah, kudreti daima üstün gelen, her işi ve hükmü hikmetli ve sağlam olandır." ( Tevbe 71)

Ne yazık ki, dindarların çoğunluğu Kur’an’ın kendilerine yüklediği sorumlulukların çok uzağında durmaktadır. Seçtikleri, onayladıkları ve desteklemeye devam ettikleri siyasal iktidar, cemaat ve sivil toplum örgütü yanlış yaptığında, menfaatlerinin bozulması kaygısıyla sessiz kalan insanlar adaletin değil çıkarlarının peşindedir. Yaşamı çıkarların belirlediği bir toplumda ahlak, temel işlevini ve anlamını kaybettiğinden, insanların davranışlarını belirleyen bir ölçüt olmaktan çıkar. Böyle bir toplumda yolsuzluk ve hukuk ihlalleri tepki gösterilecek olumsuzluklar olmaktan uzaklaşır. Haram yemeyen, dürüst, hukuku ve adaleti önceleyen insanlara, gerçeklerden kopuk, hayal dünyasında yaşayan insanlar olarak bakılır.

Böyle bir toplum hukuk ve adaleti öncelemekten iyice uzaklaşmış, her tür hukuk ihlali normal karşılanır olmuştur. İşte tam bu anda Peygamberin kurtarıcı mesajını dillendiren, insanlardaki adalet duygusunu harekete geçiren, vicdanını uyandıran bir mesaja ihtiyaç vardır.

Böyle bir misyonu üstlenen alimlerin önündeki en önemli engel Ateistler, agnostikler, deistler ve diğer marjinal topluluklar değildir. Bizzat dindarlardır.  Çünkü peygamberler gibi alim ve aydınlar da bir toplumda bozulmuş, yozlaşmış ve tevhit ilkesinden uzaklaşmış din ile mücadele ederler. Bu rahmetli Ali Şeriati'nin kavramsallaştırması ile dine karşı dinin savaşıdır.

Bir taraftan özgürleştirildi, mazlum ve madunların umudu olan din, diğer yanda devletin ve egemenlerin hizmetine giren köleleştirici din. Âlimlerin temel görevi içinde bulunduğu toplumda peygamberin rolünü üstlenmektir. Çünkü alimler peygamberin varisleridir. Alimler yaşadıkları çağda peygamberin görevini üstlenerek içinde yaşadıkları topluma yeni bir bilinç yaratmakla sorumludurlar. Esasen peygamberlerin temel misyonu da budur.

Bu savaşın en zor yönü her iki tarafın da dini terminolojiyi kullanmasıdır. Halk dindarlığı çoğunlukla gerçek tevhit inancının yanında değil, milliyetçilik ile karışmış, muhafazakarlaşmış, egemen sınıfların hizmetine girmiş din anlayışının yanında durur. Bunu keşfeden siyasi egemenler, dinin kitleleri yönlendirici gücünü kendi iktidarlarının devamı için araç olarak kullanmışlardır. Böyle bir toplumda din adaletin değil, siyasal iktidarın emrine girmiştir. İşte tam bu aşamada alimin görevi toplumu uyandırma ona bilinç aşılama aşamasıdır. Büyük imam Ebu Hanife'nin mücadelesi tanımak bu noktada önemli ve yol gösterici bir örnekliktir. Ebu Hanife, hukuk ve adaleti çiğneyen bir siyasal iktidara karşı mücadeleden vazgeçmemiş, ilmini siyasal iktidarın emrine vermemiştir. Çünkü koşullar ne olursa olsun İslam, insanın mücadeleden vazgeçmesi gibi bir seçeneği kabul etmez. Tarihin diyalektiği de bu mücadeledir. İnsanın değerini bu mücadelede aldığı konum belirleyecektir.

Alimin hiç yapmaması gereken ilmini siyasal iktidarın emrine vererek araçsallaştırmasıdır. Alim, hak ve hakikat mücadelesinin önderidir. Ancak Türkiye özelinde, özellikle son yıllarda İslamcı aydınların bir bölümü siyasal iktidarla olmaması gereken bir düzeyde özdeşleşmişlerdir.

Asıl sorun insanların bu mücadelede peygamberin kutlu mesajının arkasında samimi bir şekilde durup durmayacakları meselesidir.

Tarafımız; etnik ve dini kimliğine bakmaksızın fakirlerin, yoksulların, zulme uğramışların ve haksızlığa uğrayanların yanı olmalıdır.

Öte yandan İslam’ın önündeki en büyük zaaflardan biri mezhep savaşlarıdır. Paradigmasını mezhep çatışması üzerine kuran zihin tarihte olanlara seçmeci yaklaşmak zorundadır. Tezini destekleyen malzemeyi alır ve günümüz dünyasını anlamak için temellendirir. Artık onun birincil düşmanı İsrail ve İslam düşmanı kesimler değil, farklı içtihatları olan mezheplerdir. Mezhep farklılığından doğan karşıtlık birbirini besliyor. Fanatik Sünni ve Şiilerin birincil düşmanı birbirleridir.

Benim İslami anlayışım tevhit alt yapısı üzerine kuruludur. İlke olarak içtihat farklılıklarından kaynaklanan hiçbir mezhebi anlayışı reddetmem. Mezhep çatışmalarına taraf olmam. Çünkü bu davranışın İslam’ın enerjisini boşa harcamaya yol açtığımı düşünürüm. Bu yüzden Sünnileri ve Şiileri İslam dışı kabul eden tekfirci yaklaşımlardan uzağım. Öte yandan Şiiliğin de Sünniliğin de bazı konularda sorunlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu iki büyük akım, din değil, dinin farklı algılama biçimleridir. Bu anlamda ne Sünnilik ne de Şiilik İslam'ı kuşatamaz.

Ben Müslümanım. Hangi mezhepten olursa olsun kendini müslüman olarak tanımlayan herkes benim kardeşimdir.

Bu nedenle mezhep üzerinden kimse ile tartışmaya girmem. Çünkü mezhebin ana gövdesini oluşturan içtihat farklılıkları zanneder ve herkes için bağlayıcılığı yoktur. Mezhep olarak Hanefiyim. Ancak namazların birleştirilmesi konusunda zaman zaman Şii anlayışa uyuyorum. Diğer mezheplerin içtihatlarından yararlanmayı reddeden mezhepçi anlayışlara uzağım. Karşılaştığım sorunu en kolay hangi mezhebin içtihadı çözüyor ise onu uyguluyorum.

Müslümanların iç çatışmalarla enerjisini tüketen tarihsel kavgayı sürdürmek ve taraf zorunda değiliz.

Paylaş