metrika yandex

1980 SONRASI TOPLUMSAL DEĞİŞİM

Yusuf YAVUZYILMAZ

27.06.2021

Türkiye 1980’li yıllardan itibaren, Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte baskılanan iki kimliğin yükselişine tanıklık etti: Müslümanlar ve Kürtler.

Uzun yıllar devlet bu süreci ittihatçı yöntemlerde yönetmeye çalıştı. Kuşkusuz bu yönetimin merkez değeri güvenlik politikalarının öncelenmesidir. Devlet yükselen talepleri bir özgürlük sorunu olarak değil, devleti ortadan kaldırmaya dönük kakışma olarak yorumladı ve dışladı. Müslümanların sorunlarını dillendiren İslami talepleri ve Kürtlerin yaşadığı ayırımcılığa itiraz edenleri ayırım göstermeden dışladı. Aslında sorunun kaynaklarından en önemlisi devletin ideolojisi ve bu ideolojiyi yaymak için kullandığı aygıtlardı. İslamcı ve Kürt eksenli siyaset yapan aktörler AB ve demokratik değerleri sürekli referans gösterdiler. Asıl sorun emperyalizm, ABD, İsrail, Rusya…değil, Ankara’nın halkın değerlerine ve demokratik değerlere yaslanmayan bürokratik yapısıydı.

Ulusalcı-milliyetçi-muhafazakar dindar siyasal refleks, bir sorun çıktığında kaynağını devlette değil, insanda arar. Sorun, insanın bireysel iradesini devletin iradesine ekleyememesinden kaynaklanır. Faşizm tam da bu felsefeden temel alarak filizlenir.

İslamcılık ve Kürt milliyetçiliği aslında Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda “Biz kimiz?” sorusuna verilen cevabın toplum kesimlerince yeterince kabul edilmemesinin sonucudur.

Türkçe konuşan ve devletin sınırlarını çizdiği ölçüde Müslüman ve iyi bir vatandaş olan, örneğini ilköğretimde yapılan “Andımız” adlı metinde bulan ideal tip sadece elit kesimin ütopyası olarak kaldı.

Türkiye’de sorun yükselen kimlik taleplerine devletin vereceği cevapla doğrudan bağlantılıdır. Ak Parti'nin iktidar olduğu 2002 yılına kadar devlet geleneksel politikalarında hiçbir değişiklik yapmadan bu sorunları karşılamak istemiştir.

Bu noktada Türk siyasetini anlamak için Şerif Mardin’in kavramsallaştırdığı “Merkez-Çevre” ilişkileri son derece açıklayıcıdır. Merkez Türk, laik, ulusalcı, kemalist ve çağdaş değerlerle inşa edilirken,çevre büyük ölçüde gündelik hayatını İslami değerler etrafında yürüten halktan oluşuyordu.

Sorun çevrede bulunan Kürt ve İslami değerlere bağlı halkın politik temsilcilerini üreterek merkeze doğru yürüyüşünden başladı.

Aslına bakılırsa 28 Şubat süreci İslami değerlere bağlı halkın kendi politik aktörlerini yaratarak merkeze yürümesi olayıdır.

28 Şubat süreci bu yürüyüşe devletin verdiği ve sosyolojik olarak başarı şansı olmayan devlet refleksi idi. Askeri ve sivil bürokratik seçkinlerin el ele yürüttüğü bu cevabın başarısızlığının nedeni, uygulanan siyasetin toplumsal zeminde bir karşılığının olmaması ile ilgilidir.

Gelişen süreçte 1990’ların başından itibaren İslamcıların ve Kürtlerin kendi entelektüel ve siyasi aktörlerini yaratmaları, siyasal alanda görünür hale gelmeleri, devletin uyguladığı sosyal yönü hiç düşünülmemiş güvenlik politikalarının da etkisiyle devlet ideolojisini giderek artan oranda zorlamaya başlamıştır.

2002’den itibaren Ak Parti'yle İslami değerlere bağlı kitleler, çözüm süreciyle de Kürtler toplumsal merkezden siyasal merkeze doğru yürümeye başladılar. Bu sosyal değişimin anahtar sorusu şudur: İslami değerleri bağlı toplum kesimlerinin ve Kürtlerin merkeze yürüyüşü İslamcıları, Kürtleri ve devleti ne oranda değiştirip dönüştürecektir.

Kürtlerin siyasal temsilcileri olan ve PKK’nın gölgesinde siyaset yapan geleneğin dindar Kürtlerle her dönem sorunlu bir ilişkisi var olmuştur. İslami siyaset yapanların ise her zaman Kürtlerden önemli bir destek bulmuştur.

İslamcılar ve Kürtlerin gelişen süreçte devlet ve batılı siyaset değerleriyle giderek daha fazla iç içe girdikleri görülüyor.

İslami uyanışın başlangıcında yer alan iki düşünür olan C. Afgani ve Muhammed Abduh’un ayrışma noktalarından biri etrafında şekillendi. Bu şekillenme, çağdaş İslami hareketlerin devlet karşısındaki tutumu etrafında oluştu. Afgani, devleti ele geçirerek, İslamlaşma projesini benimserken Abduh; toplumu bilinçlendirecek eğitim faaliyetlerini öne çıkardı.

Türkiye’de İslamcı siyasette önemli bir yer tutan Erbakan, Afgani’ye yakınken Said Nursi Abduh’a yakındır.

Türkiye’de 1980’li yıllardan itibaren giderek artan siyasal krizin kökeninde, Cumhuriyet modernleşmesinin uyguladığı laiklik ve milliyetçilik politikalarıyla siyasal merkezin dışına ittiği ve önünü tıkadığı kimliklerin merkeze yürümesinin yarattığı gerilim yatmıştır. Kuşkusuz, tüm askeri darbeler ve muhtıralar, merkezi oluşturan değerleri çevrenin dinamiğine karşı korumak için yapılmıştır. Bu durumda merkezi oluşturan siyasal anlayışın toplumu yönlendirme ihtimalinin ne olduğu üzerinde düşünülebilir. Öyle görülüyor ki, merkezi elde tutan modernleştirici Kemalist elit, toplumu kucaklayacak ve çevre ile mutabakat sağlayacak dilden yoksundu.

Cumhuriyetin kurucu siyasal aklı, toplumsal çevrenin sosyal ve kültürel yaşamını yönlendiren ve temelinde İslami değerlerin yer aldığı sosyolojik katmanla anlaşmak ve ortak bir dil kurmak şöyle dursun, onu Türkiye’nin geri kalmasının sorumlusu olarak görmüştür. Bir anlamda Türk modernleşme paradigması, çerçevesini İslami değerlerin çizdiği paradigmayı geri kalmanın sorumlusu olarak nitelendiriyordu. Bilimin ilerlemesi ile dinin toplumsal zemini etkileyen bir güç olmaktan çıkacağına dönük pozitivist paradigma, değişmez evrensel ilke gibi sahipleniliyordu elitler tarafından.

Siyasi merkezi, toplumsal merkezden koruyan askeri darbelerin değişmez gerekçelerinden biride irticadır. İrtica dinle özdeşleştirilmiş ve dini özgürlükler irtica tehdidi üzerinden sınırlandırılmıştır. Aslında dinle ilgili değerlere siyasal merkez tümüyle kapatılmak istenmiştir. Bunun nedeni elitlerin din anlayışının çerçevesini çizen pozitivist, evrimci, modern, seküler ve ilerlemeci paradigmadır. Pozitivizmin kurucusu olan Auguste Comte’a göre din,insanlığın bilim öncesi dönemlerini etkileyen değerler sistemidir.  Bilim ilerleyip insanların karşılaştığı sorunları çözdükçe, insanların korkudan inandıkları din kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti, siyasal merkezi sürekli iç ve dış tehdit algılaması üzerine kurmuş, Cumhuriyeti kuran askeri bürokratik kadro tehditlere milli reflekslerle cevap vermeye gayret etmiştir. Kürt sorunu devletin “Kürt yoktur” yaklaşımıyla, başörtüsü sorunu “çağdan kadın imgesine uymuyor” yaklaşımıyla, Alevilik sorunu “Alevi köylere cami yapılarak Sünnileştirme” yaklaşımıyla karşılandı uzun yıllar boyu. Hiç kuşkusuz yaşanılan sorunların kaynağı Kürtler, dindarlar ve Aleviler değil devletin ideolojik, tekil yapısıydı.

Kuşkusuz çözüm vatandaşların değiştirip tanımlanmasında çok devletin yapısıyla ilgilidir.

İşte 2002 yılında Ak Partinin iktidar olmasıyla devletin ideolojik anlayışında, askeri ve sivil bürokrasinin yükselişinde, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesinde köklü değişimler yaşandı. Sivil siyasetin üzerindeki vesayet kurumlarının geriletilmesinde büyük yol alındı. Bunun sonucunda Ak Parti sürekli yükselen oy oranıyla iktidarda kaldı. Kürt sorunu konusunda Çözüm süreci diye devletin geleneksek kodlarına tümüyle ters bir süreç başlatıldı. Önemli mesafeler de alındı. Kuşkusuz süreç PKK’nın çatışma stratejisine, HDP de dahil kurulan Kürt siyasal partilerinin sivil siyaseti inşa etme konusundaki başarısızlığı ve gönülsüzlüğüne kurban edildi. Buna karşılık yine de 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP % 13 oy oranıyla tarihinin en yüksek oy oranına ulaştı. Ancak Kürt politik aktörleri süreci çok kötü yönetti. 1 Kasım tekrar seçimlerinde ise HDP geriledi. Bu süreçte izlenen hendek siyaseti barış umutlarını iyice çıkmaza soktu. HDP’nin gerçek sorunu PKK etkisinden kurtulup sivil bir siyaset benimseme konusundaki başarısızlığıdır. Kuşkusuz milletvekili listelerinin bile Kandil ve İmralı iradesinin belirlediği bir siyasal yapıdan demokratik bir açılım beklemek gerçekçi değildir.

Bu arada gerçekleşen 15 temmuz darbe girişimi, uzun yıllar iktidarlar tarafından korunan bir dini yapılanmanın gerçekleştirdiği bir kalkışma olarak iktidar üzerinde büyük travma yarattı. Bu travma hem siyasal hem de toplumsal anlamda büyük sonuçlara gebedir kuşkusuz. Cemaat, hem kendisini koruyan iktidara karşı, hem de himmet paralarıyla yardımcı olan halkın duygularını istismar ederek alçakça bir darbe girişiminde bulundu. Bu durum devlet bürokrasisinde bir cemaatin egemenliğinin nasıl bir tehlike üreteceği hakkında da yeteri derecede bilgi vericidir. Cemaate bağlı polis ve yargı mensupları, Ak parti iktidarını vesayet mücadelesinde yanında durarak iktidarın güvenini kazanmış, iktidarda sağladığı güvene dayanarak, ileride yapacağı darbenin alt yapısını oluşturmaya çabalamış ve bunu büyük ölçüde gerçekleştirmiştir. Türkiye’de Ak Parti iktidarına karşı olan iç ve dış vesayet odaklarıyla işbirliğine giden cemaat, Ak Partiden rahatsız olan bazı Kemalist subaylarla da kol kola girmiştir. Darbe sürecinde Erdoğan’ı öldürmeye çalışan ancak başaramayınca, Cumhurbaşkanının halkı sokağa çağırmasıyla darbe kalkışması çökmüştür. Kuşkusuz Cemaatin siyasal aklı, bundan önceki darbelere bakarak halkın sokağa çıkıp direnişte bulunmayacağını hesap etmişlerdi. Ancak bu konuda toplumsal alandaki devasa dönüşümü hesap edemediler.

Kuşkusuz 2002 ile 2016 arasında çok sayıda sorunla karşılaştı Ak Parti iktidarı. O süreçte hem sorunlarla mücadele etti hem de siyasal anlamda güçlendi.

Gelinen noktada hem güvenlik sorununu çözmek hem de toplumsal barışın önündeki engelleri temizlemek gerekir. Ancak terör ve FETÖ’nün yarattığı sorunlarla mücadele edilirken izlenen yöntemlerde yapılan hatalar yeni sorun alanları oluşturdu. Özellikte FETÖ yargılamalarında ortaya çıkan kaotik durum sorun alanlarının başında yer aldı.

Başkanlık sisteminin getirdiği yüzde elli bir baskısı, önceki gücünü kaybetmeye başlayan Ak Partiyi MHP ile işbirliğine itti. Ancak hem demokratik reformları sürdürmek, hem de MHP ile işbirliğinin birlikte yürütülmesi çok kolay değildir. Süreç içinde giderek MHP’nin devletçi ve güvenlikçi politikaları etkin olmaya başladı.

 Öte yandan Türk siyasetinin en büyük açmazı demokrasi ve hukuk konusunda en yetersiz siyasal akım olan milliyetçiliğin hem iktidar, hem de muhalefet kanadındaki etkinliğidir. İktidarın ortağı muhafazakar milliyetçi MHP, muhalefetin ortağı ulusalcı seküler Kemalist İP, demokrasi ve hukuk anlayışı bakımından çok yetersizdir.

Türkiye süratle milliyetçi paradigmanın devletçi ve güvenlikçi ekonomik anlayışından uzaklaşmalıdır.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş