metrika yandex
  • $18.69
  • 19.34
  • GA1079

Toplumu Hikmetle Buluşturma

Mustafa YILDIZ

24.12.2021

Mustafa Yıldız

Hikmet: Bilgelik, bilinmeyen neden, gizine akıl ermeyen sebepler, Allah’ın insanlarca anlaşılmayan amacı/gayesi, İlim ve akılla gerçeği bulma, işleri en doğru ve en uygun biçimde yapmak, eşyanın hakikatından bahseden ilim, eşyada mevcut gizli ilahi sırlar ve gayeler, faydalı ilim ve salih amel vs.gibi anlamlarda anlaşılır. Mesela: ’’Rabbının yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle davet et. Onlarla en güzel şekilde münazara, mücadele et.’’[1] tavsiyesi ile Rabbimiz; düşünce üreten inanmış insanlar başta olmak üzere, düşüncelerini toplumun istifadesine alenen sunanlardan, ‘’değişmez doğrular’’ olarakta kabül edilen hikmeti asli görev olarak kabul etmeleri istenmektedir. Mesela; ‘’Rabbın sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti.Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa şayet, onlara öf bile deme!’’[2] Ayeti aynı zamanda hikmeti de en güzel şekilde esas almıştır.Zira, her dönemde ve her zaman doğruyu temsil eden bir öğüttür.  

Zaten, bir düşüncenin, bir fikrin, ya da bir sözün toplumda kalıcı etkiler bırakması, hakikata dair bir gerçeği ortaya koyması ve her daim geçerli bir anlam ifade etmesi için hikmeti dile getirmesi, sorumluluk bilinci taşıyan şuurlu her kişinin insanlık görevi olduğu kadar, topluma alenen görüşlerini bir şekilde sunabilen entelektüel ve bilge kişilerin de hikmeti esas almaları öncelikli görevleri olmalıdır. Yoksa, Hikmeti esas almayan fikir ve düşünce dünyasında henüz bir istikrarı yakalayamamış, rüzgar gülü gibi esintiye göre yön tayin eden, fikri bazda sürekli yalpa yapan kişi veya kişiler hem kendilerine, hem de kendilerinden yararlanan kişilere fikri bazda kaoslar yaşatacaklarını da unutmamalıdırlar.

Kimi zaman gerçekler bilinmesine rağmen, bilim adına söyleyecek sözü olanlar ile ilim adına hakikatları yazdıklarını savunan kimi bilim insanı, üzülerek söylemek gerekirse bazen söylediklerini ve yazdıklarını geçim kaynağı hatırına heba ederlerken, kimi zaman tanınma, bilinme uğruna, kimi zaman da algı oluşturma, bazen de birileri adına kılıç sallayarak, kimi zaman da; bir takım hakikatların üstünü bilerek ve isteyerek örterek gizleme adına kalem oynattıklarını söyleyebiliriz. Bu çeşit tutum ve davranış sergileyen yazar ve çizerlerin sayısı az da değildir. Bu geçici cazibelere kapılanlar; genelde günümüz toplumundaki geçerli sosyolojiyi iyi takip eden, magazinel merakı olanların çoğunluk oluşturduğu, günlük yaşayanların bir müşteri olarak görüldüğü, bazen de meze olarak kabül edilen bu halk arenasında hiç kuşkusuz kendilerine yer de bulabilirler.Hatta, bazen de konjonktür gereği toplumda bir kahraman olarakta görülebilirler.Hatta, Mustafa Müftüoğlu’nun tabiri ile toplumun görmek istediği aslında cüce olan üretilmiş sanal devlerden de[3] olabilirler. Ancak, hakikatları, hikmeti dile getirmeyen/getiremeyen, gerçekleri gizleyen ve doğruları yazmayarak üstünü bir şekilde örtenler, tarihin gerçekleri er veya geç haykırdığı zamanlar da hiçte hayırlı bir şekilde anılmayacaklarını da bilmelidirler.

Kişiyi bildiği halde hakikatı gizlemeye, doğruyu yazmamaya iten nedenler arasında; gücün etkisini, iktidarların projeksiyonlarına takılma korkusunu, elde edilen imkanları kaybetme endişesi, bazı kesimler nezdinde itibar kaybı yaşama ihtimali olması vs.gibi toplumun ürettiği bu psikolojik korkuların etkilerini elbette yabana atamayız. Ancak, mevcut durum böyledir diye, mesela; matbaanın bir asır sonra ülkeye gelişini; müslüman din alimleri zarar görmesinler diye gerçek sebeblerini gizlemeye çalışan, arka planı bilindiği halde mevzuu edildiği zaman üstünü örterek süreyi uzatmaktan başka kime ya da kimlere hangi faydayı sağlamış olduk? Dini istismar etme pahasına nefsi ve kişisel çıkar ile menfaatlerine helal gelmesin diye, belki de bilerek yanlış fetvalar veren din bilginleri, hakikatları gizleyerek başka nedenler ileri sürerek gündem değiştiren o günün müslüman din adamları takındıkları bu tavırlarla insanımıza, ülkeye ve bilim dünyamıza acaba ne gibi faydalar sağladılar?

Keza, aslen Avusturyalı olan Alman Hammer’in, masonluğu tescilli Emin Oktay’ın yazdığı ve yıllarca devlet eliyle okutulan Osmanlı tarihinin çok sağlıklı bilgiler içerdiğini iddia etmek ne kadar inandırıcı olur.? İmkanlar ölçüsünde araştırma yapmak, doğruluğunu tarihçilerimize onaylatmanın ne gibi mahsurları olabilir? Mesela; Yugoslavya’nın 1980’lerin sonlarından başlayarak 2000’li yıllara kadar yaklaşık 20 yıl süren kanlı bir süreç sonunda yedi ayrı bağımsız ülkeye (Bosna -Hersek, Hırvatistan, Slovenya, Makedonya, Sırbistan, Karadağ, Kosova)[3] bölünmesinden sonra kendi aralarında ortaya çıkan bu sürtüşmelerin nedenlerini yazan hangi ülke tarihçilerinin verdiği bilgiye inanacağız.? Doğru ve gerçek bilgilere ulaşmak için bir arayış içinde olmak, hikmeti bulmak adına yapılacak çalışmanın ilim adına niye mahsurlu sayılsın ki?

Halbuki; dünyanın 3.Büyük ekonomisine sahip olan Almanya’nın bu seviyeye gelişinin temellerini atan Alman Nazi Partisi ve idarecilerinin ülkelerine yaptıkları devrim niteliğindeki bu hizmetlerine rağmen, yeni bir savaşı başlatmakla (2.Dünya savaşı) gereksiz ölümlere neden olduklarından dolayı Nazilerden utanç duyduklarını belirten Almanlar, bugün dahi Nazileri hayırla anmak bile istemezler. Peki Almanlar bizden çok mu onurlu? resmi rakamların ışığı altında bu kıyaslamaları yazmak, zaman zaman kendimizin de kusurları olduğunu kabüllenmek niye mahsurlu olsun ki? Hatalarımızın üstünü örtmekle hangi sorunumuzu çözmüş olduk? Her yazılı bilgiyi olduğu gibi kabul etmenin çok da sağlıklı olmadığını da bilmek gerekmez mi?.

Halbuki; toplumu aydınlatma, hakikatlardan haberdar etme gayesiyle yazan, çizen, yorum yapan, hayatı hakikatlar üzerinden okuyan kişilerin sorunları çözme adına bilimsel çareleri varsa şayet, sorunların çıkış ve başlangıç noktalarını bilmeden, nedenlerini tespit etmeden çözümler sunmaları sahi ne kadar gerçekçi ve inandırıcı olabilir? Üstelik ortaya çıkmış başarısız olduğu görülmüş sonuçların üstü örtülerek topu ortada döndürmekle veya topu taca atmakla, sorunun tarihi seyrini doğru takip ederek günümüze bağlamadan, o günkü şartlarda konjonktür gereği çeşitli zorunlu şarlara binaen ve bazı endişelerden dolayı o günlerde söylenmemiş/söylenememiş, konuşulmayan/konuşulmamış bazı sorunların üstleri örtülerek, halının altına süpürülerek yıllarca toplumdan gizlenmesi sahi ülkeye bu güne kadar ne kazandırdı.? Meşru zeminde ve yasal çerçevede yazılmış, halkın istifadesine sunulmak üzere halka servis edilen/edilmiş yazılı kaynaklardan bugün yararlanmanın, belge olarak göstermenin kime ne zararı olabilir ki.?

Oysa erbabı bilir ki, dünyanın neresinde olursa olsun ortaya çıkan herhangi bir olay durup dururken, kendiliğinden ve tesadüfen ortaya çıkmaz.O olayın mutlaka bir başlangıç zamanı ve bir hazırlık merhalesi mutlaka olmuştur. Bu nedenle olayların çıkış sebeplerini günümüze kadar taşıyıp getiren damarların neler olduğunu görmeden/bilmeden sağlıklı çözümler üretmenin son derece zor olacağı da bilinmesi gerekir. Zira o günlerde kendi pencerelerinden bakarak sorun çözenlerin buldukları çözümler bu gün pekala yeterli de olmayabilir. Bu bir kusur degil ki, bilakis bu gayet doğal bir seyirdir.Tarihi süreçler de böyle seyrediyor zaten. Bu günkü koşullarda, daha geniş perspektiften bakarak çareler sunmakta tabii olarak kabul edilmeli ve alınganlık yapılmamalıdır. Bugünkü imkanlarla yeniden önerilen çözümler niye sakıncalı olsun ki. Belki bu gün de çözüm olarak sunulan kimi tedbirler de bir zaman sonra onlar da yetersiz kalabilirler. Bu günleri eleştirmeyelim diye insanın ve toplumun hayat akışını dondurmanın, bilgiyi sabitlemenin, akışı yavaşlatmanın kime ne faydası olabilir? doğrusu anlamak mümkün değil.

İnsan hayatı ve bağlı olarak toplumların devamı geriye doğru işlemez, aksine düşünce bazında kendilerini yenileyerek, tecrübeleriyle hatalarını aza indirerek ileriye doğru akarlar. İnsanı ve dolayısıyla toplumu düşünce bazında belli bir yerde, belli bazı şahısların görüşleriyle sabitlerseniz şayet, hayatın akışını dondurmuş olursunuz ki, bu da kabül edilir bir şey değildir.

Mustafa YILDIZ/ANKARA


[1]-Nahl Suresi: 125.Ayet.
[2]-İsra suresi: 23.Ayet.
[3]-Yalan söyleyen tarih utansın.
[4]-2 Eylül 2021 tarihli Vikipedi sayfası

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş