metrika yandex

Sosyolojik Bir Analiz (İnsanımız Siyasal Tercihini Nasıl Yapıyor?)

16.10.2020
Mustafa YILDIZ

“İnsan, çevresinin çocuğudur.”, “İnsan, etkilenen bir varlıktır.”, “İnsan, muhtaç yaratılmıştır.”, “Güç insanı etkiler”, “İnsan, ihsanın (İyilik) kölesidir.” vs.gibi deyimler ve söylemler, yapılmış/yapılan bilimsel araştırmalar, gözlemler ve yaşanarak elde edilen/edilmiş deneyim/tecrübeler sonucu, insana dair dile getirilen/getirilmiş tespitlerdir.O’nu en yakın bilen, tanıyan yaradanı da kutsal kitab Kur’an’da insanı; “Cimri, nankör, doyumsuz, bencil, tembel, aklını kullanmaz, cahil, anlamaz, hakikatı görmez, duymaz, işitmez  vs.gibi hasletleri bünyesinde aynı anda barındıran/barındırabilen bir varlık” diye tarif eder.

İnsandaki mevcut bu meziyetler aktif/faal konumda olduklarından, sahibini içten içe sürekli huzursuz ederek, kişiyi baskı altında tutarlar.İnsan;Manevi dünyasını meşgul eden, onu sürekli isyana teşvik eden bu meziyetlerin bir kısmını ikna etme adına, tedbir/önlem olarak öncelikle inandığı değerleri öne çıkarır, aklı da destek yaparak teskin etmeye çalışır.Diğer bir takım arzu ve istekleri içinde meşru zemin ve şartlar müsait olunca yapılabilecekler varsa, onlar için de ortamı ve zemini meşru ve müsait hale getirip, nefse fırsat tanıyarak deşarj olmasına fırsat verilerek sükunet sağlamaya çalışmaya gayret eder.İnsanın bu yanını teşhis ve tedavi etme tasavvuf ilmini ve erbabını ilgilendirdiğinden konunun devamını onlara havale ederek biz konumuza dönelim.

Çevre, toplum, Aile ve Okul gibi dış etkenler insanın kişiliğini etkileyebilir mi? sorusuna cevaplar aramayı yine insanın kendisini tanıyarak bulmaya çalışalım.Zira çıkış noktamız, konumuzun ağırlık merkezi ve malzememiz insan olduğuna göre, onu iyi tanımadan sorunlara sağlıklı teşhisler konulamaz.Yukarıda insan tabiatı gereği zayıf, aciz, güçsüz ve muhtaç bir varlık olduğunu belirtmiştik zaten.İnsandaki bu zaaf ve hasletleri anlamak ve sezmek için, yine insanın kendi davranış biçimlerinden ve takındığı tavırları gözlemleyerek anlayabiliriz.Her insan, içinde baskılayarak raptu zapt altına aldığı kimi zaaflarını fırsat bulunca ortaya çıkarır.Örneğin;“Güçlü görünme”ye zaafı ve kompleksi olan her insan, bu zaafını örtme/kapatma adına kendini tanıtmaya başlarken dışa vurmaya başlar.Sorulmadığı halde, öncelikle ya ünvanını, ya bitirdiği okulunu, ya da çalıştığı iş yerini, onlar da yoksa şayet ailesi ünlü/tanınmış bir aileyse ailesini, hatta ikamet ettiği şehir/semt/mahallesi, saygınlığı olan, ayrıcalıklı yerler olarak biliniyorlarsa eğer, onların isimlerini bile bir paye ve himaye gibi görerek birlikte ifade etme gereği duyar.Bu davranışını da gayet doğal, tabii hatta bir zorunluluk gibi görür.

İnsan bu “Güçlü görünme” arzusu ile “Yalnızlık korkusu ve endişesi”ni bir yerlere dahil almakla kapatmaya çalışan insan, bir yerlere mensup olduğunda güç/kuvvet kazandığını zanneder.Geçmişte insanın bu duygu yüklü ihtiyaçlarını toplum içinde var olan kardeşlik, yardımlaşma, dayanışma ve birbirini sahiplenme gibi geleneklerle telafi ettiğinden bu durum az sayıda kişide ihtiyaç olarak hissedilirdi.Halbuki bugün ülke nüfusunun büyük çoğunluğu kent merkezlerinde yaşadığını biliyoruz.Ancak, buna rağmen, insanlar yine de bu kalabalıklar içinde kendilerini yalnız hissetikleri, içlerinde bir korku ve endişeyi yaşadıkları görülmektedir.

Bu korku ve endişeyi taşıyan insan kendini bir yerlere ait ve biryerlerin mensubu olarak görmesi, manen kendine güç ve cesaret verir.”Ben Dr. A.. Müh. B…Öğrt. C..vs.gibi yahutta, şu işyerinde şu görevi yapmaktayım”, ”Şuranın da üyesiyim” gibi  sıfatlarla ilintili yapılan takdimler, insanların sonradan sahip oldukları ve örgütlü toplumlarda kolay toplumsal tasnifler yapılabilmesi için verilmiş yapay manevi bağlar oldukları bilinmelerine rağmen, toplum nezdinde güç, bir statü ve saygınlık gösterğeleri olarak kabül gördükleri bilindiğinden, insan kendini bu şekillerde takdim etmeyi adeta bir zorunluluk gibi addeder.Hatta, kimi zaman kişi işi abartarak kendinde olmayan ünvan ve hasletleri bile kendinde varmış gibi göstererek bir nevi “Ben aslında yalnız biri değilim, güçlü biriyim” imajı verme gereği duyar.Toplumun dayattığı bu “Mahalle baskısı”, insanın Psikolojisi’ne nüfuz eder, etkiler.Bu baskı araçları, insanı “Güçlü olmanın gerekli olduğu”na inandırdığından, kişi yalnızlık korkusunu yenme psikozu ile bir yerlere mansup olma, ait olma duygusuyla o’da “Uydum kalabalığa” der, topluma tabi olur.Kişi kimliği ve şahsiyeti üzerindeki tasarruf hakkı ve yetkisinin bir kısmını topluma havale ederek, birlikte kararlar almaya başlar.Tabiri caizse kişi artık bir nevi sürüleşme evresine girer.

Bu atmosferin hakim olduğu toplum içinde yaşayan bir kişi, şayet aklını da askıya almış, duygu ve hisleriyle karar veren biri konumundaysa şayet, içinde yaşadığı toplumun kıstaslarıyla beraber mensubu olduğu Parti, Dernek, Vakıf veya ait olduğu herhangi bir Sivil Toplum Örgütü tarafından olsun, kendine empoze edilen/edilmiş yahut dayatılan/dayatılmış değerlere aykırı düşme, dışlanma ve yalnızlığa terkedilme endişesiyle verilenleri benimsemeye başlar.Zamanla da özümser ve bir zaman sonra da kısmen sahibinin sesi olur.Artık o insan, mensubu olduğu ya da taraf/taraftar olduğu gurubun yanlışlarını görmez/göremez, olaylara ve olgulara onların bakış açısıyla bakar, aynı sloganlar üzerinden yorumlar yapar, dostların yaptığı hata, kusur ve ihlalleri de görmez.Hatta gördüğü yanlışları örtmeye ve kapatmaya başlar.Sorgulamayı rafa kaldırır ve bir nevi tarafı/taraftarı olduğu yerin gönüllü kurşun askeri olur.

Etrafta toplanan/toplanmış kalabalıkları da görünce kişi, “Bu kadar insan yanılmış olamaz herhalde” diye düşünür, ve yaptığı/yapacağı davranışlar artık kişinin kontrolünden çıkar.Birden bire o kişi başkası oluverir.İradesi zaman zaman atmosferin dışına çıkmış gibi savrulmaya başlar.Aidiyet duygusuyla bağlı olduğu grup bağırınca, o’da bağırır, atılan sloğanlara o’da eşlik eder, normalde uysal olan biri olduğu halde grubu saldırıya geçse o’da saldırır, karşıdan tepki veya bir muhalefet söz konusu olunca, sorgulayarak, tahlil ederek veya yorum yaparak aklı devreye sokarak değil, kabaran hisleri ve duyguları ile savunma yapar.Ötekileri hep “Düşman” görmeye başlar.Tarafı olduğu grubun etkisi altına girerek adeta hipnoz edilmiş gibi koroya dahil olur.Bu psikolojik travmayı yaşayan birini ikna etmek, doğruya yönlendirmek kuşkusuz oldukça zorlaşmış demektir.

Toplumda büyük çoğunluk aklın yaptığı/yapacağı değerler üzerinden analizler yerine, duygular ve hislerle karar vermeler daha fazla kabül görmeye başlayınca, bu durumu fırsat bilen siyasiler de kişilerin duygularına hitap eden slogan ve hamaset yüklü konuşmalarla onları etkilemeye başlarlar.Bu tip kişi/kişileri hakikate ikna etme artık oldukça güçleşir.Kişi bundan sonra ikna olmak veya doğruyu/gerçeği bulmak için değil, rakibini yenmek ve mahçup etmek için tek taraflı, yanlı düşünceler üretmeye başlar.Tv.lerde bunun en güzel örneklerini izliyoruz zaten.Karşılıklı birbirlerine “Hak” veren, doğru ve hakikat olan şeylere müştereken “Evet” diyen bir Tv.Tartışma Proğramı izleyemedik maalesef.Çeşitli algı yöntemleriyle toplumu bilinçli olarak bu yöne doğru sürükleyenler, oluşturdukları bu düşünsel kaotik durumdan da en başta onlar yararlanmaya başlarlar.Artık kişinin hedefi, bilimin ışığında, aklın da delaletiyle hakikat ve doğrulara ulaşmak değil de, duygu ve hislerine hitap eden sloganları daha cazip bularak o tarafa yönelmeye başlarlar.

Bunun en güzel örneğini ülkemizin son 50-60 yıllık siyasi fotoğrafına bakarak da görebiliriz.Zaman zaman ülkenin siyasi atmosferini belirleyen aktörler ile toplum mühendisleri, toplumumuzu sloganlar üzerinden nasıl sevk ve idare ettiklerini bu gün daha iyi görebiliyoruz.Çok partili hayatla 1946’lı yıllarda tanışan ülke insanını siyasi ve fikri planda kendilerince bir şekilde dizayn etmeyi hedefleyen siyasiler, metod olarak kullandıkları bir veya birkaç slogan üzerinden nasıl başardıklarını ve halen de aynı fiili durumun, araçları değişmiş olsada, nasıl devam ettiğini görebiliyoruz.Hiç şüphesiz her dönemde bilinçli, şuurlu ve onurlu duruş sergileyenler kuşkusuz vardı, bugün de varlar.Yapılan/yapılmış tespitler çoğunluk göz önüne alınarak yapılan tespitler olduğu bilinmelidir.

Mesela;Uzun yıllar (27 yıl) alternatifi olmadığı için kendini yenilmez zannederek, vatandaşa tepeden bakan, ülkenin manevi değerleriyle de kavgalı bir yönetim, “Bu iktidar size tepeden bakıyor, yeter! söz milletindir, ezanlar da tekrar aslı gibi okunacak” sloganlarının toplumda yarattığı çoşku/heyecan ile seçim sisteminin çoğunluk usulune göre yapılmasının sağladığı avantajlar sayesinde kazanılmıştır.1960’tan sonra yapılan seçimlerde de halkı kanalize etme yine aynı minval üzere, topluma heyecan veren ve Psikolojisine hitap eden slogan, yapılan/yapılmış idamlarda topluma yaşatılan dram ve mazlumluk hali öne çıkartılarak, “Biz haksızlığa uğramış o kadronun devamıyız” denilerek duygular köpürtülerek iktidara gelindi.1970’li yıllardan sonra da görev yapan iktidarların beceriksizlikleri ve başarısız yönetim sergilemeleri, 163’üncü maddeden dolayı haksızlığa uğrayan muhafazakar kesimin de siyasete küsmesi gibi durumlar vatandaşı yeni bir arayışa sevk etmesi sonucu, “Hakça bölüşüm, eşitlik” gibi kulağa hoş gelen sloganlar siyasetin dili olarak kullanılanak iktidara gelindi.1980 ihtilali sonrası yapılan seçimlerde de, sağ-sol hadiselerinden bizar olan vatandaşın karşısına bu sefer, “Herkes bir çatı altında toplanmalı ve havaya kaldırılan birleştirilmiş yumruk” sloganı başta kadın seçmenler olmak üzere çok etkili oldu.Keza, 28 Şubat Postmodern darbesi sonrasında da ortaya atılan “Erkekler-Ürkekler” sloganı toplum nezdinde kabül görmüştü.Bu umutlarla toplumun beklentisini karşılayacağı düşünülen, gerek vucut dili ve gerekse sert söylemleri ile halka verilen “İşte aranan delikanlı bu” imajı etkili oldu.Yani;Halk hiç tanımadığı, bilmediği birini yine duygusal bağlarla empati kurdu ve sempati duyarak iktidara getirdi.

İstisnaları hariç tutarsak şayet, şöyle bir tespit yapabiliriz;”Halkımızın uzun yıllardır yaptığı siyasal tercihler, genellikle yapılan/yapılmış tahlil ve analizler ile bilimsel veriler üzerinden tespit edilen/edilmiş ve kriter olarak belirlenmiş ilkeler sonucu verilen kararlar değil de, daha çok kişinin duygu ve hislerine hitap eden, doğrunun, hakikatin ancak bir parçasını temsil eden/edebilen sloganlar daha cazip görülerek, kolay olanı tercih ederek karar verdiklerini söyleyebiliriz.

Vatandaş beklentilerini dile getiren ve toplumun ihtiyaç duyduğu talepleri karşılayacak, korku ve endişeleri giderecek, güvenli bir liman görmediği/göremediği sürece, imevcut ktidarın devam edeceği ve yakın tarihte de ülkenin siyasi fotoğrafında bir değişimin olacağı da görünmemektedir.Son seçimlerde % 84,67 oranında bir katılımın olması da gösteriyor ki, halen duygu ve hisleriyle tercih yapan “Slogan seçmen tipi”nin sayısı daha fazla olduğu görülmektedir.Zaman zaman ilkelerin ve dini terimlerin malzeme olarak kullanılması, seçmenin bu duygusal yapısını halen devam ettiği bilindiğinden, bir çeşni olarak kullanılırlar.

Ülkemizin bugüne kadar ki fiili (Defecto) durumu, 50-60 yılldır bu minvalde devam ederek sürmektedir.İlanihaye böyle devam eder mi? sanmıyorum.Bir siyasetçinin tabiriyle;”Siyasette 24 saat çok uzun zamandır.” doğru.Ancak, insanın kimi alışkanlıklarını kısa sürede terk etmesinin zor olduğu/olacağı da bilinmelidir.  

Bitirirken, ek bilgi olarak şunu ifade etmek isterim.”Defaaten bu sutunlarda belirtildiği gibi, yazılan ve söylenenlerle kimseye bir şey öğretme gibi bir gayemiz yoktur, olmaz da.Ancak hem kendimiz öğrenmek, hem de bildiklerimizi/düşündüklerimizi ve yorumlarımızı aynı endişeleri taşıyan dostlarımızla yüksek sesle düşünerek paylaşmak ve bir düşünsel eğzersiz yaparak karşılıklı manevi köprüler kurmak kabilindendir.Vardığımız sonuçlerın tamamı “Mutlak doğrulardır” diye bir ısrarımız da yoktur.Kanaatlerimiz bilimsel okumalardan elde edilen bilgiler ile yıllarca verilen/verilmiş emeklerin bizlere kazandırdığı tecrübeler ve biriken düşüncelerimizdir.Doğru ve isabetli olanları Allah’a, eksik ve yanlış olanları ise şahsıma aittir.Cesaretimiz de okuyucuların bize gösterdiği nezaket ve hoş görüdür.” Teşekkürler de, bizi bir arada tutan, bu emek mahsulü ürünleri harmana taşıyıp alıcısıyla ve okuyucusuyla buluşturan, organize eden, tanzim ve tasnif ederek emek sarf eden herkesedir.

Mustafa YILDIZ

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş