Gezi Protestoları’nın üzerinden yedi yıl geçti. Kuşkusuz ki, yaşananları sağlıklı yorumlayabilmek adına uzun bir süre.
Sosyal olaylar sıcağı sıcağına yorumlandığında gerçek; bütün boyutları ile görülemeyeceği gibi, duygusal tepkilere de kurban edilebiliyor.
Gezi Parkı’nda 2013 yılı Mayısı itibariyle başlayıp bir ay boyunca süren protestoların, Türkiye siyasetinde önemli bir kırılmanın sebebi olduğu bugün artık bağımsız gözlemcilerin altını çizdikleri bir gerçek. Güvenlikçi bir yönetim anlayışının, özgürlükleri baskılaması ve yargının mezkur politik tercihe uy(durul)masının miladı Gezi kabul edilir.
Makro ekonomik göstergelerin görece olumlu seyrinin, işte o tarihten itibaren tersi yönde işlemesi bir veri sayılır. Ki hukuksal eşitliğinin olmadığı vasatın, en çabuk etkilediği alan ekonomik piyasalardır. Sermaye kendini güvende hissetmediğinde yeni yatırımlar bir yana elindekinden dahi kurtulmak ister. Ne demişti adam “Sermaye telgraf tellerindeki kuşlar gibidir”
Reel sektörün yatırım adına heyecanını yitirmesi, devamında işsizliği, yüksek faizli dış borçlanmayı ve kamu kaynaklarının yandaşa peşkeşini getirdi.
İktidarın tahkimi için havuz medyasının teşekkülüyle başlayan kâbusu; Ak Parti’den kopmalar, içerden itirazlar, muhalefetin adalet yürüyüşü bile durduramadı. İktidar partisi yola çıktığı noktanın çok gerisine düştü böylece.
Sonrasında 15 Temmuz darbe kalkışması, “türk tipi başkanlık” sistemi ve tek adam rejimi...
Yukardaki tabloya göre, bütün kötülükler Gezi ile başlamış gibi görünüyor. En azından AK Parti olan biteni böyle yorumluyor (Türk tipi başkanlık dışında)Tabanını da ısrarla buna inandırmaya çalışıyor. Peki bu doğru mu? Yalan ile kitleler avutulsa da, ilanihaye bu sürer mi?
Makalemin temel tezini, şuraya dercedeyim! Bütün kötülüklerin kaynağı Gezi Protestoları değil, bu protestoların aklı selim ile yönetilememiş olmasıdır.
Şöyle ki, çevre hassasiyeti gibi masum bir gerekçe ile başlayan hatta ilk günlerinde - Batı demokrasilerinde sık gördüğümüz üzere- piknik havasında seyrederken, neden yasadışı örgütlerin manüplasyonu ile vandalist bir kalkışmaya dönüştü?
Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın iktidarına tehdit olarak algılaması ve bunu şiddetle bastırılması yönündeki tutumu olayları ateşledi.
İdare Mahkemesinden çıkan Gezi Parkına inşaat yapılmaması yönündeki yargı kararı aslında başbakan Erdoğan’a karizmayı çizmeden sulh yollu çözüm olanağı sunmuşken tercih bu yönde olmadı.
Masum bir çevre duyarlılığıyla başlayan bir demokratik tepkiyi, kötü gidişata milad yapmış olmak bugün neden Erdoğan’a başarı olarak yazılıyor ki?
Mesela dönemin cumhurbaşkanı Gül “Gerekçelerinizi anlıyoruz bitirin” diyerek yumuşak tutum sergilemişti. Keza başbakana kısa bir süre vekalet eden Arınç, Gezi’den bir gurubu başbakanlıkta dinlemiş “ hassasiyetlerin dikkate alınacağını” söylemişti.
Gül ve Arınç’ın yaklaşımı hükümet katında kabul görseydi, çok büyük ihtimal Gezi “bütün kötülüklerin başladığı tarih” olmayacaktı. Ve ülkemiz yukarıda özetlemeye çalıştığım sıkıntıları yaşamayacaktı.
Muhalefetin de Gezi’den çeşitli dersler çıkarıp yeterli olmasa bile yeni süreci doğru okuma gayretleri oldu. Adalet yürüyüşü ve yürüyüş katılımcılarının düşünsel çeşitliliği, CHP liderliğinin geleneksel “laiklik” vurgusunu “adalet” talebi ile ikame etme çabası dikkat çeken “yeni”ler oldu.
Hatta bugün, Millet İttifakı olarak kendini ifade eden geniş halk kitlesinin beraberliğinin tohumları - gayri iradi bile olsa- 2013 Türkiye’sinin Mayıs ayında atılmaya başlandı.
Ez cümle; Gezi’yi yönetememiş, anlamamış AK Parti liderliği geçen süre içinde Türkiye’de de huzuru tesis edememiştir.
Dolayısıyla o gün Gezi’ye karşı takınılan tutum, ülkenin ayarını bozmuştur. Siyasi hayatını, halkın yanında durarak vesayet odaklarına karşı savaşmakla geçirmiş Tayyip Erdoğan artık eski Erdoğan değildir.
EN ÇOK BİZİM HAKKIMIZ!
Siyahi George Floyd, üniformalı beyaz alçağın kaval kemiği ile asfalt arasında soluksuz kalıp ölmüşse buna karşı çıkmak en çok bize yakışır...
Çünkü biz Ali İsmail “ vurmayın öldüm” dediğinde de kahrolduk ve katile “alçaksın, katilsin, yargılanacaksın” diyorduk.
Dilek Doğan, Berkin Elvan öldürüldüğünde de ses verip “katiller, yargılacaksınız” dedik..
Çünkü biz Necmeddin öğretmeni kahpece kaçırıp katlettiklerinde, Aybüke öğretmeni hedef yapıp vurduklarında da “ katiller sürüsüsünüz, yargılanacaksınız” diyenlerdendik.
Karadeniz’in mavi gözlü 14’ündeki çocuğu Eren’e kıyıldığında da,
Suriyeli işçi çocuk Ali, 3 metre mesafede kalbinden polis kurşunuyla vurulduğunda da,
Önce KHK'lılaştırılan, sonra hapsedilen ancak suçsuz olduğunu -mahpus damında ilaçları verilmeyerek öldürüldüğü için- hiç öğrenemeyen Mersinli Halime öğretmen 35 yaşında toprağa verildiğinde de,
2019 Nisan ayında Diyarbakır’da polisin 4 kurşunuyla vurulan 20 yaşındaki Recep Hantaş için de,
Daha dün, kontrol noktasında görevinin başında katledilen Samsun’lu polis Atakan öldürüldüğünde de,
Oradaydık!
İşte tam da bu sebeple o üniformalı beyaz alçağa “ katilll!” demek bizim hakkımız ilk önce...
Yorumlar
2