MUHACİR Mİ, MÜLTECİ Mİ?

 

Yaklaşık dokuz yıldır, Devlet Millet el ele Suriyeli sığınmacılar için Ensar Muhacir kardeşliği ile maddi manevi hiç bir fedakârlıktan kaçınmadan vermiş olduğumuz hizmet, insanlık tarihine eşi benzeri pek görülmeyecek büyüklükte bir not olarak kaydedilmiştir. Tıpkı Sultan II. Bayezid tarafından 1492 de, engizisyondan kaçan ve hiçbir Avrupa ülkesinden yüz bulamayan Endülüs Yahudilerine sağladığımız himaye gibi.

Devletlerin, uluslararası arenada stratejik bir hamle yahut ulusal maslahat gereği politik tavırlar alması veya siyasi yaklaşımlarda değişiklik göstermesi anlaşılabilir. Ancak halkların inançlarıyla besledikleri, duygularıyla süsledikleri, örf ve ananeleriyle destekledikleri davranışlarında bu kadar hızlı değişiklikler sergilemesi anlaşılabilir değil.

“Suriye’de ne işimiz var, İdlip bir bataklık, Afrin’e sakın girmeyin” diyen, şehit sayısının artması için avucunu ovuşturan, burdan bir çıkış arayan; gündelik, seviyesiz, tabansız iç siyasi tartışmalara girmek istemiyorum. Fakat 28 Şubatta İdlip’te gerçekleşen o elim, hain, menfur saldırıdan sonra birdenbire, Ensarlık modundan çıkıp Muhacirlikten Mülteciliğe savruluşumuzu, Allah rızası talebi ile yaptığımız fedakârlıkları, siyasi söylem değişikliğine kurban edişimizi anlamaya çalışıyorum.

“(Ey Müslümanlar!) Size ne oluyor da: ‘Ey Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize katından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı lütfet.’ diyen, ezilen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz (mücadele etmiyorsunuz)?!” (Nisa 75)

Sözlükte “terk etmek, ayrılmak, ilgisini kesmek” anlamına gelen hicret; “kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisânen veya kalben ayrılıp uzaklaşması” demektir. Daha çok da “bir yerin terkedilerek başka bir yere göç edilmesi” manasında kullanılmaktadır. Terim olarak ise Hz. Peygamber ve Mekkeli Müslümanların 622 yılında müşriklerin baskı, zulüm ve katliamlarından emin olmak için Medine’ye göçünü ifade eder. Bu göçe katılanlara veya Allah için yurdundan çıkıp başka bir hedefe yönelenlere de Muhacir denir.

“İman edip de Allah yolunda cihad edenler, hicret edenler ve (hicret eden mü’minleri) barındıranlar ve yardım edenler var ya, işte gerçek mü’minler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.” (Enfal 74)

Dini bir terim olarak baktığımızda hicretin İslam öncesi semavi dinlerde de olduğu görülmektedir. Hz. İbrahim (as)’ın, kavminin kendisini ateşte yakma teşebbüsünün ardından, “Doğrusu ben rabbimin emrettiği yere hicret ediyorum”* diyerek Filistin, Mısır ve Kenan iline yolculuğu, Hz. Lût (as)’ın tebliğine mukabil azgın ve ahlâksız tepkiler sonucu bir gece vakti kendisine inananlarla birlikte ‘arkasına dönüp bakmadan gitmesi’, keza Hz. Mûsâ (as)’ın İsrailoğullarıyla Kızıl Denizi aşması Kuran’ın bize gösterdiği misallerin bir kısmıdır.

Peygamber efendimiz Buhari’de zikredilen bir hadis i şerifte Hicrete bambaşka bir boyut getirmiştir. “Muhacir Allah’ın yasakladığı kötülük ve günahları terk eden kimsedir.”(İman 4)

İltica da Arapça bir kelime; sığınma, yönelme, dua, himaye talebi gibi manalarda kullanılmaktadır. Mülteci de, iltica eden kişiye denilmektedir.
Evlâsı adû çalınca nevbet / Teslîm ile ilticâdır elbet (Abdülhak Hâmit).

Mülteci tanımını, mültecilerin hakları ve sorumluluklarını belirleyen en temel hukuki belge 1951 Cenevre sözleşmesidir. Bu sözleşmeye göre mülteci; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen kişidir.

Görüldüğü gibi hicret ile iltica arasında gerekçeler ve sonuç bakımından pek fark yok, birisi hukuki diğeri dini bir terim. Aradaki fark ise sadece niyettir. Niyetle ilgili o meşhur hadis tamda bu konunun nirengi noktasını oluşturmaktadır.

Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: "Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah ve Resûlü için ise, onun hicreti Allah ve Resulünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadın için ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir." (Buhârî, Bed'ü'l-Vahy 1)

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 14. maddesinde "Herkes zulüm karşısında başka ülkelerde sığınma talebinde bulunma ve sığınma hakkından yararlanma hakkına sahiptir." kaydı yer almaktadır.

AB'nin göç politikasını şekillendiren "Ortak Avrupa İltica Sistemi" ne göre; "kendi vatanında ciddi zulüm ve zarar tehdidiyle karşı karşıya kaldığı için kaçan ve uluslararası korumaya ihtiyaç duyan kişilere" iltica/sığınma hakkı verilmesi gerekmektedir.

Son bir haftadır Meriç sahillerinde, Edirne köylerinde, Yunan sınırında ara bölgede muhacir kardeşlerimize Yunan polisinin reva gördüğü hukuk dışı, insanlık dışı muameleleri dünyayla birlikte biz de izliyoruz. Bunları izlerken tabi İspanyol Hükümetinin 'Sefarad kökenli herkese vatandaşlık' daveti geldi hatırıma. Yani 500 yıl önce İspanyadan kovulan Endülüslü Yahudilere iade i itibar. Oysa Endülüs medeniyetinin mimarı, Avrupa’nın ortaçağ girdabından kurtulmasına ön ayak olan; ilimde, fende, felsefede, sanatta, mimaride onları aydınlatan, katlettikleri, tehcir ettikleri, yağmaladıkları Müslümanları hatırlamak dahi istemiyorlar.

Avrupa hala ortaçağ ruhunun, haçlı vahşetinin ve köhnemiş kilise zihniyetinin boyunduruğundan kurtaramıyor kendini.

Acaba sınırda yığılan bu mazlum insanlar Müslüman değil de Hristiyan veya Yahudi olsaydı durum nasıl olurdu !!!

*Ankebût suresi ayet: 26

 

Paylaş