metrika yandex

Derin devlete ne oldu?

08.07.2020
Abbas PİRİMOĞLU

Kanaatimi peşinen bildireyim: Derin devlet önce fikrini akabinde de tarafını değiştirdi; ama amacını değiştirmedi.

 Yukarıdaki cümle bu yazı ile paylaşmayı amaçladığım tespitlerimin en özlü ve kısa özeti. Okuduğunuz satırlar şahsi kanaatlerim. Daha doğrusu bu yaşıma kadar ki devlet ve topluma dair gözlemlerimin, zannımca tek mantıki izahı...  Yani demem o ki elimde somut bir delil yok, sadece yaşananların kapsamlı bir izah denemesini yapmaya çalışıyorum, o kadar.  

Birde bu konularda imal-i fikirde bulunan yazar ve düşünürlerden edindiğim bilgi kırıntıları.

Bu girizgâhtan sonra “Türkiye’de derin devlet var mı?” sorusu ile esasa geçebiliriz. Evet, Türkiye’de bir derin devlet vardı ve halen daha var. Tıpkı dünyanın bütün köklü devletlerinde olduğu gibi...

Cumhuriyet ile birlikte amacı devleti yaşatmaktı. Daha doğrusu Osmanlıdan tevarüs edilen bir gaye idi devlet-i ebed müddet fikri... Şimdi de aynı. Lakin dün bunu farklı bir ideolojik zemin üzerinde gerçekleştirme hevesinde idi. “Laiklik” ve tarih ile bağları kopartılmış “ulusçuluk”. Bu nedenle düşünsel temelden ziyade slogan düzeyinde inşaya çalışılan duygusal bir tasarımdı ulusçuluk... “Bir Türk dünyaya bedeldir” gibi.

Kısacası “Kemalizm” idi derin devletin Cumhuriyet ile birlikte istinat noktası.

Bu, bir yandan toplum içerisindeki Batıcıları destekler ve onları palazlandırırken diğer yandan Batılıları da memnun ediyordu. Zira cihan harbinde İngiliz ajanı Aubrey Herbert tarafından ifade edildiği gibi “Avrupa müşteri ister, rakip değil

Osmanlı ise kuruluş ilkeleri ve felsefesi itibariyle Batı’nın müşterisi değil, rakibi olmak potansiyeline sahip bir devletti. Bunun için “İslam”, “ümmet” “Osmanlı” ve “hilafet” gibi kavramlar Batı için yok edilmesi olmazsa içeriğinin törpülenmesi gereken sözcüklerdi.

Yüz yıla yakın zamanımız bu gaye ile heba edildi. Osmanlı coğrafyası Batı tarafından dikensiz gül bahçesi gibi kolayca talan edildi.

Bu arada millet, ne zaman derin devletin siyasi uzantısı bir parti yerine başkasına teveccüh etse hemen TSK devreye sokulur ve ihtilaller ile insanımız adam edilmeye çalışılırdı

Bu arada Kemalizm adına yapılan uygulamalar toplumun sadece dindar kesimini mağdur etmiyordu. Programa konulan hayali ulusçu politikalar toplumun, yüzyılların ördüğü genetiğini de bozuyordu. Anadolu’da yaşayan iki Müslüman halk, Kürler ile Türklerin iman kardeşliğine de halel getirmeye başlamıştı. Oysa cihan harbinde Batılılar Kürtleri isyana sevk etmek için az çaba sarf etmemişti. Binbaşı Noel ve benzeri pek çok İngiliz ajanı ellerinden gelenin fevkinde gayret göstermesine rağmen bu iki halkı birbirine düşürememiş ve birlikte mücadelelerine mâni olmamıştı.

Tabii ki o zaman Mustafa Kemal tarafından dile getirilen hilafetçi ve İslam kardeşliği minvalli konjonktürel söylemleri de son derece etkili oluyordu.

Ancak yukarıda da belirttiğim üzere kurulacak olan Cumhuriyet ile birlikte dayatılacak olan Kemalist ideoloji toplumu, tarihi gelişiminin tam aksi istikamete doğru, adam(!) etmeyi hedefleyecekti.

Dayatılan ideolojinin, işe yaramazlığı, anlamsızlığı ve çöküşü 28 Şubat ile birlikte iyice sırıtır hale gelmişti. Kelli felli omuzu kalabalık komutanların tek derdi üniversitelere giren kızların başlarındaki örtü idi. Birde Başbakan’ın sofrasında emir erine küstahça rakı getirtmek... Dünyada neler oluyor bunlar neler ile uğraşıyorlardı. ABD Irak’ı işgal ediyor, SSCB dağılıyor, dünya kabuk değiştiriyor bizim generallerimiz Kemalizm adına komedi sergiliyordu.

Kısacası artık mızrak çuvala sığmaz hale gelmişti.

Daha da vahimi Komünizm çökmüş soğuk savaş sona ermişti. Artık Batı Burjuvazisinin çıkarına sosyalizme karşı paratonerliğe soyunmak da para getirmez olmuştu.

Kaldı ki uğraşların da sonu, yani toplumun uslanacağı falan da yoktu. Halk her fırsatta resmi ideolojinin çizmiş olduğu sınırları çiğnemekten, ihlal etmekten geri kalmıyordu.

Derin devlet artık neticesi olmayan Kemalizm’den kurtulmaya karar vermişti.

Millet zaten Ak Parti ile birlikte bu konudaki kararlılığını açık bir şekilde ortaya koyuyordu.

Batılılar ve Batıcılar gidişattan elbette ki hoşnut değildi.

Batılılar FETÖ ile birlikte gidişatın yönünü lehlerine çevirmeye kalkıştı ise de başarılı olamadı. Zira onlar için “İslam” “ümmet” “hilafet” gibi kavramlar değil çıkarları önemli idi. Müşteri olsunda ister silindir şapkalı olsun ister takkeli, onlar için fark etmezdi. Mademki gidişatı durduramıyorlardı, etki edebilirlerdi. Yani Batı çıkarına ters düşmeyen bir hilafet; siyasal iddiaları olmayan, dünyanın gidişatını sorgulamayan bir “İslam” iktidarı olabilirdi.

Batıcılar/Kemalistler Batılıların bu kıvraklığını kavramak yeteneğinden yoksun hâlâ daha 1930’lu yılların,  asr-ı saadetlerinin hayalini kuruyordu.

Oysa dünyada İsrail’e  “One Minute” diye rest çekebilen; Birleşmiş Milletler denilen uluslar arası ahlâksız ve adaletsiz yapılanmayı işaret ederek “dünya beşten büyüktür” sözü  ile “kral çıplak”  gerçeğini dünyaya haykıran bir yapı vardı.

Osmanlı misyonunu hatırlatan bir yapı... Geleceğe yönelik bir imkân...

Derin devlet bu gelişmeler karşısında safını değiştiriverdi.

Bu değişiklik elbette ki toplumsal bazda etkisini gösterecekti ve gösterdi de. Türkiye üzerinden gerçekleştirilen bilek güreşinin dalgalanmalara sebebiyet vermemesi beklenemezdi.

Mesela son Barolarla ilgili gelişmelerden işe başlayalım. Barolar tekçi Kemalist/laik zihniyetin katı savunucusu meslek örgütüydü. Tıpkı diğer meslek örgütleri gibi... Üyelerinin sorunları ve çıkarları zerre miskal baroları ilgilendirmedi. Varsa yoksa Kemalizm ve laiklik. Ne Türkiye’deki gelişmeler ve ne de dünyanın yüz yıl öncesinden çok farklılaşması, bu beylerin ne fikrinde ne de zikrinde en ufak bir etki göstermedi. İçine gark olmuş oldukları ideolojik körlük buna fırsat vermiyordu.

Ankara Barosunun Diyanet İşleri Başkanı ile ilgili yakışıksız açıklaması ile Barolar Birliğinin yaptığı marifetin  üzerine tüy dikilmiş oldu.

Lakin Barolar genel başkanları Metin Feyzioğlu ile şu sıralar kanlı bıçaklılar, neden? Çok basit: Feyzioğlu içerisinde bulunduğu yapı itibariyle taraf değiştirdi de ondan.

Devletin nasıl yaşama imkânı kazanacağının farkına vardı da ondan...

Aslında Avro-Amerikancı Batılı yapı nezdinde laiklik maiklik hiçbir önem arz etmez. Çıkarı, müşterisi ve “petrol”dür önemli olan. Bu bakımdan İslam onlar için kullanışlı olduğu oranda işlevseldir. Çıkarlarına göre kullanır tahrif ve tağyir ederler. Mesela doksanlı yılların yeşil kuşak projesi halen daha işin erbabının zihinlerinde taptazedir.

Batılılar, aptal uşakları olan Batıcıları bu sebeple hiç gözünün yaşına bakmadan kolayca harcayabilirler.

Ancak Batı hiçbir zaman tek ata oynamaz.

Derin devlet madem kendisiyle işbirliğinden koptu, çare olarak Batı, toplum içerisinde yedek güç oluşturmaya bakar. Düşünebiliyor musunuz TSK içerisinde bile Kemalizm irtifa kaybederken bazı sakallı ve başörtülüler avazları çıktığınca Mustafa Kemal çığırtkanlığı yapmaya başladılar.

Neymiş, Mustafa Kemal peygamber soyundan geliyormuş da, bilmek kaç yaşında hafız olmuş da vs. vs... Uydur uydur söyle...

Demek istediğim şu: Toplumda yeniden bölünmeler yaşanıyor lakin önceki aktörlerin pek çoğu cephe değiştirmiş vaziyette.

Türk ulusalcısı CHP ile Kürt ulusalcısı HDP boşu boşuna el ele kol kola girmedi.

MHP’nin içerisinden sebepsiz yere İyi Parti çıkarılmadı. Meral Akşener’in Anıtkabir ziyaretinde “imanımızı tazeledik” lafı iradesi dışı çıkmış beşeri gafı değil. Bilerek, isteyerek hesap edilerek söylenmiş iradi bir söz.

Hatta dünün “inkılabi” denen kimi İslamcıları bugün neden imani konularda dahi can çekişiyor vaziyetteler? Halkın içine neden Hz. Muhammed ile ilgili istifhamlar yayılmaya, şüpheler uyandırılmaya çalışılıyor?

Bütün bunlar toplum içerisinde yaşanan  depremin artçı sarsıntıları.

Yetmedi Tengricilik diye bir ucube lüzumsuz yere ihdas edilmedi.  Türklerin tarih öncesi inançlarına merak salanların evveli yok muydu? Elbette vardı!  Mesela Nihal Atsız; ancak aralarında dağlar kadar fark var. Nihal Atsız, Mustafa Kemal’i günahı kadar sevmezdi. Dahası Osmanlı’ya asla düşman değildi. Tengrici efendiler ne hikmetse “yedi yirmi dört” Osmanlıya küfür etmekle, Osmanlının Türk olmadığını ispat için yırtınmakla  meşguller.  Arap düşmanlığını kışkırtmakta cabası.

Acaba neden?

Hele hele dünyada Diriliş Ertuğrul ve Kuruluş Osman dizileri bu kadar revaçta iken!!! Batı ile bu duygusallığın “Türk(çü)lük” ile izahı /bağlantısı nereden?

Çünkü tengriciler Atsız ile aynı değil. Atsız belki din ile sorunlu idi ama asla Türklerin tarih boyunca taşıdığı imparatorluk olmak hasletini Batının âlî menfaatleri için budayacak kadar fikri haysiyet yoksunu değildi.

Dünya deyince aklıma geldi. Arap âlemi neden bölündü? Kürenin etrafında Donald Trump ile çağsıl figürlerle dans etmelerinin anlamı ne ?

Neden Mısır’da ihtilal oldu ve ihtilalcı Sisi neden Libya’da meşru hükümetin ve Türkiye’nin karşısında? Üstelik Şeriat(!) ile yönetilen ülkesinde Fransa ve batılı güçlerle işbirliği içerisinde?

Yine bir başka şeriat(!) ülkesi Suudi Arabistan ile birlikte.

Dünya yeniden şekilleniyor. Mevcut kaos bunun göstergesi. Batılılar uyanık, işbirlikçileri Batıcılar ise gelişmeleri anlayıncaya kadar atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş olacak.

Derin devlet, devletin menfaatlerini korumak için cephe değiştirdi. Ayasofya Camii ile ilgili gelişmeler bunun en somut örneği.

Buna mukabil Türkiye’de yeni yeni partiler kuruldu.  Bu partilerin toplum nezdinde karşılığının olmaması onların anlamsız olduklarını göstermez.

Amaç gidişatı Batı lehine çevirmek... Kemalistler ile olmazsa oportünistler ile.

Gelelim işin en can alıcı en nazik noktasına:

Eyvallah; Doğu Akdeniz’de haklarımızı koruyor, Suriye’de Türkiye aleyhine sahneye konulmaya çalışılan oluşumlara izin vermiyoruz; Libya ile anlaşıp Batının sömürüsüne çomak sokuyoruz. Kısacası bir asırdır bize ayak bağı olan ideolojik angajmanlardan kurtuluyoruz.

Dahası, savunma sanayimizi hızlı adımlarla geliştiriyoruz.

Lâkin dikkat: Bir de  Müslüman’ın asla göz ardı edemeyeceği etmemesi gereken kaygıları olmalı. Mesela “hakikat” gibi... Kısır hesapların kıskacında sadece hesap-kitap adamı olmamak gibi...

Taraf değiştiren Doğu Perinçek dün Şeytan Ayetlerinin sözcülüğünü yaparken bugün tam tersi içerikli bir kitap yazdı: Devrimci Muhammed.

Lakin unutulmamalıdır ki hakiki bir Müslüman’ın gözünde” Muhammed” devrimci değil peygamberdir.

İşte ben bu hususun altını çizmek amacı ile düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim.

Zira unutulmamalıdır ki din samimiyettir

Yorum Ekle
Yorumlar (2)
Kâzım ŞEN

10.07.2020

Teşekkürler Üstad..
mehmet ali

08.07.2020

Rağmen AŞK olmadığı gibi siyaset de olmuyor, ol(a)maz…Siyaset yönetme sanatıdır.Sadece gücün sahibi olma becerisi değildir.Lider ise odur ki; her daim yeni şeyler üretir..