metrika yandex
  • $42.74
  • 50.22
  • GA41410

Haberler / Kültür - Sanat

el-Munkiz Mine’d-Dalâl - Hakikat Arayışı / Ebû Hâmid Gazzâlî

16.10.2022

"el-Munkiz Mine’d-Dalâl"

Hakikat Arayışı

Ebû Hâmid el-Gazzâlî

Çeviren: Abdurrezzak Tek

Yayınevi: Ketebe

Özet: Ömer Budak

"Eğer her medeniyetten o medeniyeti temsil edecek simge bir şahsiyet seçecek olsaydık, bu kişi Grek medeniyeti için Aristo, Modern medeniyet için Descartes ya da Kant olurdu ve sanıyorum ki İslam medeniyeti içerisinde hiçbir düşünür, Huccet'ul İslâm Ebû Hâmid el-Gazzâlî'den daha yetkin ve etkin bir biçimde bu mertebeyi dolduramazdı." Ahmed Mahmud Subhi

İslam medeniyetinin sembol şahsiyetlerinden Gazzâli (ö.505-1011) fırtınalarla dolu, gelgitler arasında bir yaşam sürmüştür. Hayatının sonlarına doğru otobiyografisini kaleme aldığı esnada Gazzâlî, bu fırtınalı hayata geri dönüp baktığında, yolun sonunda sükunete ereceği bir hakikat arayışıyla karşılaşır. "el-Munkiz Mine’d-Dalâl" (Dalaletten Kurtuluş) isimli eserinde bu hakikat arayışını bizimle paylaşmıştır. 

Hakikat Arayisi: El-Münkiz Mine'd-Dalal by İmam Gazzali

Gazzâlî besmele, hamdele ve salveleden sonra kitabında anlatacağı konulara kısaca değinide bulunur. Bu itibarla Gazzâlî, samimi olduğunu öğrendiği din kardeşine ilimlerin gaye ve sırlarını, mezheplerin tahribat ve derinliklerini anlatacak, fırkaların arasından hakikati çekip çıkarırken çektiği sıkıntıları, taklit çukurundan basirete yükselişindeki cesaretini ve kitabın konusu olan dört yöntemle ilgili tecrübelerini, Bağdat’ta ilim neşrinden geri durmasının ve sonra ilim neşrine Nişabur’da yeniden başlamasının nedenlerini izah edecektir.

İnsanların dinler hakkında ve ümmetin mezhepler konusunda ayrışması meselesi, az bir kısmı müstesna çoğunluğun boğulmaktan kurtulamadığı derin bir denizdir. Gazzâli kendisinin daha küçük yaşlardan beri bu derin denize daldığını ve dalgalarıyla boğuştuğunu, bu konudaki her zorluğun üzerine gittiğini ifade eder. Her yöntemin takipçilerini derin incelemelere tabi tuttuğunu anlatır. Eşyanın hakikatine olan susuzluğunun Allah vergisi olduğunu belirterek taklit bağından daha genç yaşta kurtulduğunu belirtir ve fıtri olan asli hakikat ile çevreden taklit yoluyla edinilen inançları birbirinden ayırmaya yöneldiğini ifade eder.

Gazzâlî’nin isteği, eşyanın hakikatinin bilgisidir. O bu konuda şunları söyler:

"Öncelikle benim isteğim eşyanın hakikatini bilmektir, öyleyse evvela bilginin hakikatinin ne olduğunu öğrenmem gerekir."

Bilgi nedir? Gazzâlî bilgiyi şu şekilde tanımlar:

"Anladım ki kesin bilgi (yakini ilim) hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde bilinen şeyin (malumun) kendisinde ortaya çıktığı, hata ve vehmin kendisine karışmadığı ve kalbin de böyle bir ihtimale yer vermediği bilgidir."

Bu şekilde bilmediği hiçbir bilginin ilm-i yakin olamayacağını ve ona güven duyamayacağını söyler.

Ardından duyularla elde edilen bilgilerden (hissiyat) ve zorunlu bilgilerden (zaruriyyat) başka böyle bir bilgiye sahip olmadığını fark eder ve bu bilgilerin de daha öncekiler gibi güvenilir olup olmadığı hususunun pekiştirilmesi gerektiğini söyler. Duyularla elde edilen bilgilerle zorunlu bilgiler hakkında şüphe edip edemeyeceğini test eder. Sonuç olarak -gölgenin hareketi ve yıldızların büyüklüğü gibi örnekler üzerinden- duyularla elde edilen bilgiler hakkında da şüphe edilebileceğini, akıl hakiminin duyu hakimini bu gibi konularda yalanladığını anlar.

Ardından -on sayısının üçten büyük olması ve bir şeyin aynı anda hem olumlu hem olumsuz olamaması gibi- akla dayalı ilk bilgilerin (akliyyatın) güvenilirliğini sorgular ve akıl hakiminin duyu hakimini yalanladığı gibi aklın ötesindeki bir hakimin de çıkıp akıl hakimini yalanlayabileceğini ifade eder. Burada rüya örneğini sunar. Rüyada gördüklerimizin doğruluğuna rüya esnasında şüphe duymamamız, ancak uyandığımızda hiçbir asıllarının olmayışını fark etmemiz gibi, başka bir hale nazaran uyanıklık halindeki hissi ve akli bilgilerimizin aslının olmayışını fark etmemiz mümkündür. Bu hal belki sufilerin halidir, belki de ölüm halidir. Belki de dünya hayatı, ahirete nazaran bir uyku gibidir. Bunun üzerine sofist bir hale bürünür, iki ay bu hal üzere yaşar ve Allah’ın kalbine bıraktığı bir nur sayesinde bu hastalıktan kurtulur. O, bu tecrübesini şu şekilde paylaşır:

"Nihayet Yüce Allah beni bu hastalıktan kurtardı, nefsim tekrar sağlığına ve dengesine kavuştu. Böylece makbul ve güvenilir olan zorunlu akli bilgileri tam bir güven içinde ve kesin kanaat getirerek benimsedim. Fakat bu durum, delil getirmek ve söz düzmekle değil aksine Yüce Allah'ın göğsüme bıraktığı nur sayesinde oldu. O nur pek çok marifetin anahtarıdır. Eğer bir kimse keşfin sadece kitaplarda yazılı delillere bağlı olduğunu zannederse Allah'ın geniş rahmetini daraltmış olur."

Allah'ın onu bu hastalıktan kurtarmasından sonra hakikati arayanların dört sınıf olduğunu görür:

  1. Kelamcılar
  2. Batıniler
  3. Filozoflar
  4. Sufiler

Gazzâlî hakikatin bu dört sınıfın dışında olamayacağını söyler ve bu sınıfların yöntemlerini teker teker tahsil eder. Kelam ilmiyle başlar, felsefe ve batınilik ile devam eder ve tasavvufla sükunete erer.

Kelam ilminin maksadı Gazzâlî’ye göre ehl-i sünnet inancını ehl-i sünnet üzere muhafaza etmek ve bidatçıların sapkınlıklarından korumaktır. Allah bidatçılara karşı kelamcılar taifesini ortaya çıkarmış, onlar da sistematik ifadelerle sünnette vârid olan hususları bidatçılara karşı başarılı şekilde savunmuştur. Ancak bunu yaparken hasımlarından aldıkları öncüllere dayanmışlardır. Çoğunlukla hasımlarının çelişkilerini ortaya koymak ve kabullerinin gerektirdiği hususları eleştirmekle uğraşmışlardır ki, zorunlu bilgiler haricinde hiçbir şeyi kabul etmeyen bir kimse için bunun az bir faydası vardır. Dolayısıyla bu yöntem Gazzâlî’nin sadrına şifa olmaz. Kimi kelamcılar gerçekten zamanla eşyanın hakikatini araştırmaya koyulsa da bu onların ilminin gayesi olmadığı için insanların ayrıştığı hususlarda şaşkınlık karanlıklarını tamamen ortadan kaldıramamıştır. Bununla beraber kendi hastalığına şifa olamasa da Gazzâlî kelamın başkaları için deva olabileceğini belirtir.

Bir sonraki durak felsefedir ve burada Gazzâlî “bir ilmi son noktasına kadar kavramadıkça ve o ilmin özünü en iyi bilenin düzeyine gelip sonra onu aşmadıkça bir kişinin o ilmin yanlışlığını bilemeyeceğini" anlar.  Ancak İslam ulemasının böyle bir çabaya girişmemesinden dolayı onları eleştirir. Onlara cevap vermeye kalkan kelamcıların kitapları kapalı, dağınık, çelişkili ve çarpık sözlerle doludur. Bırakın ilmin inceliklerine vakıf olduğunu iddia eden birini, avamdan akıllı birisi bile bunlarla kanmaz. Dolayısıyla “bir mezhebi anlamadan ve bütün inceliklerine vakıf olmadan ona cevap vermek karanlığa taş atmaktır.”

Bu yüzden felsefeyi tahsile girişir ve bunu herhangi bir hoca olmadan tedristen ve teliften kalan boş vakitlerinde öğrenmeye başlar. İki yıldan az bir sürede bu ilmin en ince ayrıntısına kadar öğrenir ve bir yıl boyunca bu hususta etraflıca tefekkür etmeye devam eder. Filozofların farklı sınıflara ayrıldıklarını, hakikate uzak veya yakın olma bakımından aralarında büyük farklar olsa da ve birçok sınıfa bölünseler de onların hepsinin küfür ve ilhad damgası taşıdığını söyler.  

Gazzâlî filozofların üç gruba ayrıldığını belirtir: Materyalistler (Dehriyyun), Tabiatçılar (Tabiiyyun) ve Metafizikçiler (İlahiyyun). Ona göre ilk kısım eski çağ filozofları olup ilahın varlığını inkâr etmiş ve alemin kıdemine kail olmuştur. İkinci kısım tabiat alemini çokça araştırdıklarından böyle mükemmelliklerin ancak bir yaratıcı tarafından meydana getirilebileceğini düşünmüş, bununla beraber ruhun öldükten sonra yeniden diriltilemeyeceğini, dolayısıyla ahiretin mümkün olmadığını söylemişlerdir. Üçüncü kısım ise Sokrates, Platon ve Aristo gibi müteahhir filozoflardır. Kendinden önceki iki sınıfı reddetmişlerdir, öte yandan Aristo da Sokrates, Platon ve önceki metafizikçileri inkâr etmiştir. Yine de küfür ve bidat kalıntılarından kurtulamamıştır. Bu yüzden onları ve Farabi ve İbn Sina gibi onların takipçilerini kafir saymak gerekir. Bu iki isimden bize doğru olarak nakledilen Aristo felsefesi tekfir edilmesi gereken, bidat sayılması gereken ve karşı çıkılması asla gerekmeyen şeklinde üç kısma ayrılır.

Ardından Gazzâlî filozofların ilimlerini saymaya geçer, bunları matematik, mantık, tabiat ilimleri, metafizik siyaset ve ahlak olarak sıralar.

Matematiğin hesap, geometri ve astronomi ilimleriyle ilişkili olduğunu, bildikten sonra inkâr edilmesi mümkün olmayan kesin delillere dayandığını ve hiçbirinin olumlu ya da olumsuz şekilde dinle herhangi bir alakasının olmadığını belirtir. Bununla beraber bu ilmin iki açıdan tehlikeli olduğunu düşünür. İlk tehlike şudur: Bu ilme göz atan kişi, inceliklerinden ve delillerinin açıklığından dolayı hayrete düşer ve filozofların bütün ilimlerinin bu şekilde incelikli olduğunu düşünür. Onların dini inkâr ettiğini ve küçümsediğini duyduğunda ise "eğer din hakikat olsaydı, matematik ilimlerinde bu kadar derinlikleri olan filozoflar için bu hakikat asla kapalı olmazdı" diyerek onları salt taklit yolunu seçip o da inkara düşer. Gazzâlî bu şekilde küfür yoluna sapan birçok kişi gördüğünü söyler. Halbuki bir sanatta uzman olanın bütün sanatlarda uzman olması gerekmez. Bu yüzden filozoflar matematikte kesin delillere dayansa bile metafizik hakkındaki görüşleri tahmine dayanır. Bu büyük tehlikeden dolayı bu ilmin derinliklerine dalmak isteyen herkesin engellenmesi gerekir, zira her ne kadar matematik ilimlerinin dinle bir ilişkisi olmasa da, onların ilimlerinin temelini oluşturduğundan dolayı kötülük ve uğursuzlukları onla uğraşana da sirayet eder. İkinci tehlike ise İslam'ın cahil dostundan gelir. İslam'ın cahil dostu, filozoflara nisbet edilen bütün ilimleri reddederek dine yardım edeceğini zanneder. O derece ile gider ki güneş ve ay tutulması hakkındaki düşüncelerini dahi reddeder ve dine aykırı olduğunu düşünür. Bu meseleleri kesin delillerle kavrayan bir kişi bu sözleri duyduğunda, delilinden değil İslam'dan şüphe eder ve İslam'ın cehalet ve kesin delilleri inkâr üzere kurulduğunu sanır. İslam'a nefreti, felsefeye sevgisi artar. Gazzâlî Tehâfut'ul-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) isimli eserinde bu konudan şöyle bahseder:

"Şeriatın öngörmediği bir yöntemle şeriata yardıma kalkışanın ona verdiği zarar, kendi yöntemiyle şeriata zarar vermek isteyenin ona vereceği zarardan daha büyüktür. Nitekim 'akıllı düşman cahil dosttan daha iyidir' denilmiştir."

Dolayısıyla matematik ilimlerini inkâr etmekle İslam'a hizmet edileceğini sanan kimse dine karşı büyük bir suç işlemiş olur. Zira ne dinin bu ilimler ne de bu ilimlerin din hakkında olumlu ya da olumsuz bir yargısı bulunmaktadır.

İkinci olarak Mantık ilmini ve konularını zikreder. Bunun da dinle olumlu ya da olumsuz herhangi bir ilişkisi olmadığını ve inkâr edilmesi gerekmediğini söyler. Mantık kelamcıların düşünce ve deliller hakkında zikrettikleri görüşler kabilindendir, ancak tarif ve sınıflandırma konusunda filozoflar daha ayrıntıya inmişlerdir. Filozoflar, kesin deliller için birtakım şartlar ileri sürüp, dini amaçlara gelince bu şartlara bağlı kalmayarak bir tür haksızlığa sapmıştır. Ayrıca matematikteki tehlikenin bir benzeri mantık içinde söz konusu olabilir.  

Üçüncü olarak tabiat ilimlerini zikreder. Tehafut'ul-Felasife'de kendisinin zikrettiği meseleler haricinde bu ilimlere karşı çıkmak da dinin şartı değildir. Şunun bilinmesi gerekir: Tabiat yüce Allah'ın emri altında olup kendi başına bir işlevi yoktur, bilakis yaratıcısı tarafından hareket ettirilir.

Dördüncü olarak Metafiziği zikreder ve en çok yanıldıkları alanın bu olduğunu söyler. Mantıkta ileri sürdükleri delillere burada bağlı kalmadıkları için aralarında birçok ayrışma meydana gelmiştir. Onların yanılgılarının tamamı yirmi başlıkta toplanır, bunların üçünde küfre düşmüşlerdir. Bu üçü, haşrın cismani olmayacağı, Allah'ın küllileri bilip cüzileri bilemeyeceği ve alemin kadim olduğu şeklindeki görüşleridir. Diğerlerinde ise tekfir edilmeleri gerekmez.

Beşinci olarak siyaset ilimlerini sayar ve buradaki görüşlerini semavi kitaplardan ve nebevi hikmetlerden aldıklarını söyler.

Altıncı ve son olarak ahlak ilimlerini sıralar. Onlar bu husustaki batıl görüşlerini güzel gösterip yayabilmek için sufilerin görüşleriyle karıştırmışlardır. Bu sebeple biri bu ilimleri reddedenlerle, diğeri de kabul edenlerle ile ilgili olarak bu konuda iki tehlike doğmuştur. İlki reddedenlerle ilgilidir. Onlar bu hikmetlerin, filozofların kitaplarında yer almasından, batıl görüşleriyle karışmasından dolayı terkedilmesi ve bunları dile getirenlere topyekûn karşı çıkılması gerektiğini iddia ederler. Söyleyenin batıl olduğu için söyleneninde batıl olduğunu zannederler. Doğruyu kişilere göre değerlendirirler, kişileri doğruya göre değil. Halbuki sarraf, kendi hünerine güvendiği sürece elini kalpazanın kesesine daldırmaktan ve saf altını sahtesinden ayırmaktan çekinmez. Deniz kıyısında dolaşmak usta yüzücülere değil, yüzme bilmeyenlere yasaktır. Bununla beraber insanların çoğu kendisinin hakkı batıldan ayırabileceği konusunda yetenekli olduğunu zanneder, bu yüzden dalalet ehlinin kitaplarını okumaktan mümkün mertebe hepsini menetmek için bu kapı kapalı tutulmalıdır. Diğer yandan faraza bu sözler sadece onların kitaplarında bulunuyorsa, özünde akla yatkınsa, kesin delillerle desteklenmişse ve Kur'an ve sünnete aykırı değilse niçin terkedilsin? Eğer bu yol tutulursa pek çok hakikatten geri durmak zorunda kalırız. Kabul edenlerin tehlikesi ise şu husustan ileri gelir: Filozofların kitaplarını inceleyen kimse onların kitaplarında nebevi hikmetleri ve sufilerin sözlerini kendi sözleriyle karıştırdığını görünce bunları beğenebilir ve bunların yanı sıra batıl sözleri de benimseyebilir. Bu yüzden hakkı batıldan ayırmayı bilmeyen insanların bu kitapları incelemesi engellenmelidir. Alimlerin burada rolü, yılanın panzehrini zehrinden ayırt edip zehri imha eden ve panzehri de ihtiyacı olan kimseye veren usta yılan terbiyecisi gibi, bu kitaplardaki hikmetleri yanlışlardan süzüp insanlara sunmaktır.

Böylece Gazzâlî felsefî yöntemin ardından şu sonuca varır:

"Felsefe ilmini öğrenip anladıktan ve hatalarını belirledikten sonra bunun da amacımı tam olarak gerçekleştirmede yetersiz kaldığını anladım. Yine aklın bütün problemleri tek başına kuşatamayacağını ve tüm sorunların üzerindeki perdeyi kaldıramayacağını idrak ettim."

Gazzâlî ardından talim ehlinin (batınilerin) görüşlerine geçer. Onun ifadesine göre o sıralarda Talimiyye mezhebi (Batınilik) şöhret bulmuş ve "her şeyin anlamı, Hak'la kaim olan masum imamdan öğrenilir" şeklindeki deyişleri halk arasında yayılmaya başlamıştır. Gazzâlî onların içlerinde ne gizlediklerini anlamak için görüşlerini araştırmaya karar verir ve bu esnada, talim ehlinin fikirlerinin hakikatini ortaya çıkaracak bir kitap yazması hususunda kendisine hilafet makamından bir emir ulaşır. Gazzâlî de talim ehlinin görüşlerini incelemeye girişir, öncelikle onları bir araya getirir, tahkike varacak düzeyde sağlam bir şekilde düzenler ve sonra da bunlara tatmin edici cevaplar sunar.

Sonuç olarak talim ehlinin görüşlerinin hiçbir geçerliliği ve faydası yoktur. Bununla beraber aslında zayıf olan bu bidat, İslam'ın cahil dostlarının yanlış desteği yüzünden söz konusu düzeye ulaşmıştır. Onlar talim ehlinin öncülleri üzerinde uzun uzun tartışmışlar ve "öğretime (talim) ve öğreticiye (muallim) ihtiyaç vardır" şeklindeki deyişleri dahil olmak üzere söyledikleri her şeyi reddetmişlerdir. Buna karşın talim ehlinin öğretim ve öğreticiye ihtiyaç hususunda delilleri daha ağır basmıştır ve halkın bir kısmı bunlara aldanmıştır. Halbuki sorun, bu bidate karşı çıkanların hakkı savunmadaki zayıflığından ve talim ehlinin yollarını kavrayamamalarından kaynaklanmaktadır. Gazzâlî'ye göre işin doğrusu şudur:

"Hâlbuki işin doğrusu şöyle demektir: 'Muallime ihtiyaç olduğunu ve muallimin de masum olması gerektiğini kabul ediyoruz. Fakat bizim masum muallimimiz Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellemdir.' Bunun üzerine eğer 'O vefat etmiştir' derlerse 'Sizin mualliminiz de gâibdir, kaybolmuştur' diye cevap veririz.

Ardından Gazzâlî talim ehlinin rey ve içtihat konularındaki şüphelerine cevap verir ve onların, insanları fikirlerin karanlığından kurtaracak bir ilaca sahip olmadığını söyler.

Bütün bu yöntemlerin ardından Gazzâlî tasavvufa yönelir ve tasavvufta ilim yoluyla tahsil edilmesi mümkün olan her şeyi öğrenir. Böylece onların hallerine sadece öğrenmekle değil, aksine bunları tatmak ve bizatihi yaşamakla ulaşabileceğini anlar. Nitekim sağlıklı ve tok olmanın şartını bilmek ile sağlıklı ve tok olmak arasında, sarhoşluğun tanımını bilmekle sarhoş olmanın arasında büyük bir fark vardır. Benzer şekilde zühdün hakikatini, şartlarını ve sebeplerini bilmekle zühdü yaşamak arasında büyük fark vardır. Böylece Gazzâlî sufilerin söz değil, hal ehli olduklarını yakinen bilir ve daha önce edindiği bilgiler ve takip ettiği metotlar sayesinde Yüce Allah'a, nübüvvete ve ahirete iman ettiğini, ancak bunların köklü bir şekilde nefsine yerleşmesinin, ayrıntılı olarak izah edilemeyecek sebepler, karineler ve tecrübelerle gerçekleştiğini ifade eder.

Nihayetinde ahiret saadetine ulaşma konusunda takvadan ve nefis tezkiyesinden başka bir umudun olmadığı sonucuna varır. Bunun ise ancak aldanma yurdundan sakınıp ebediyet yurduna dönmekle ve kalbin dünya ile ilgisini kopararak tüm gayretiyle Yüce Allah'a yönelmek suretiyle elde edileceğini anlar. Kendisine dönüp baktığında ise dünyevi işlerin içine daldığını ve bunların onu her taraftan kuşatmış olduğunu görür. Yaptığı amellerin en faydalısı olan ilim öğretmek olduğunu, burada bile ahiret yolunda önemsiz ve faydasız ilimlere yöneldiğini ve niyetinin Allah rızası değil, makam arzusu ve şöhretinin yayılması olduğunu hisseder. Artık bu durumu düzeltmenin gerekliliğini kavramıştır.

Ancak kendisini bir kararsızlık hali sarmıştır. Bir gün içerisinde bulunduğu halleri kesinkes terk etmeye karar verirken, ertesi gün bu kararından geri döner. Gazzâlî bu hususta başından geçenleri çarpıcı biçimde şöyle anlatır:

"Sabahleyin ahirete yönelme hususunda içimde bir arzu doğsa, şehvet ordusu hemen saldırıp akşama bu arzumu dağıtıyordu. Dünyevi tutkular zincirleriyle beni çekip yerimde kalmaya zorlarken, iman tellalı şöyle sesleniyordu: 'Yolculuk var, yolculuk var! Ömürden geriye çok az bir şey kaldı. Önünde ise uzun bir yolculuk var. Sahip olduğun ilim ve amellerin tamamı gösteriş ve kuruntudan ibaret. Eğer ahiret için şimdi hazırlanmazsan, ne zaman hazırlanacaksın? Eğer bağlarından şimdi kurtulmazsan, ne zaman kurtulacaksın?'

Böylece bu çağrı beni kendime getiriyor, içinde bulunduğum durumdan kaçmaya ve uzaklaşmaya tekrar karar veriyordum. Fakat biraz sonra şeytan geri geliyor ve 'Bu hal geçicidir, sakın ona uyma. Çünkü çabucak geçiverir. Eğer o çağrıya uyar şu anki etkili makamını, kargaşa ve sıkıntıdan uzak düzenli konumunu ve hasımlarının çekişmelerinin olmadığı güvenilir durumunu terk edersen, günün birinde dönmek istesen de kolay olmayabilir.' diyor."

Dünyanın çekiciliği ve ahiret çağrıları arasındaki gitgeller yaklaşık altı ay sürer. Mesele o dereceye varır ki diline ket vurulmuştur, ders vermek için dahi olsa bile bir kelime bile konuşmaya gücü yetmez, yemeden içmeden kesilir. Tabipler onun hastalığı karşısında biçare kalırlar.

Sonunda Gazzâlî, Allah'ın onun duasını kabul ettiğini ve makamdan, mal mülkten vazgeçmesini kolaylaştırdığını belirtir ve Şam'a yolculuğunu gizleyerek Mekke'ye diye yola çıkar. Şam'da sufilerden öğrendiklerini uygulamaktan ve zikirle kalbin tasfiye edilmesinden başka bir şeyle uğraşmaz. Emevi Camii'nde gün boyunca caminin minaresine çıkıp kapıyı üzerine kitler. Oradan Kudüs'e, sonra Hicaz'a yolculuk eder. Gerçekleştirdiği halvetler sonucunda kendisine pek çok şeyin keşf olunduğunu ancak bunların mahiyetini dile getirmenin mümkün olmadığını ifade eder. Bu hali sadece o yola giren kimse zevken yaşayabilir ve bundan bir şey tatmamış kişi de peygamberliğin hakikatini anlayamaz.

Dört yöntemi de büyük bir incelikle araştırdıktan ve sufilerin hallerini bizzat yaşadıktan sonra Gazzâlî'nin ulaştığı sonuç şudur:

"Kesin olarak anladım ki Allah'a giden yolda yürüyenler özellikle sûfîlerdir. Yaşantıları en güzel, yolları en doğru, ahlâkları da en temiz olan onlardır…  sûfîlerin gerek zâhir ve gerekse bâtınlarındaki hareket ve sükûnları, nübüvvet kandilinin nurundan alınmıştır."

Gazzâlî bu hallerin sonucu peygamberliğin hakikatini ve insanlığın peygamberliğe olan ihtiyacını idrak eder. Gazzâlî'ye göre insan, fıtratının evveli itibarıyla özü boş ve basittir ve alemler hakkında bilgisi söz konusu değildir. İnsanın alemler hakkında bilgiyi idrak vasıtasıyla edinir. Onda ilk olarak dokunma duygusu, sonra sırasıyla görme, duyma ve tatma duyguları yaratılır. Yaklaşık yedi yaşında, duyular aleminin ötesindeki şeyleri idrak ettiği aşama olan temyiz gücü yaratıldıktan sonra ise başka bir aşamaya yükselerek kendisinde akıl yaratılır.

Aklın ötesinde de bir başka aşama vardır ki burada insan gaybı, gelecekte olan şeyleri görür ve aklın kavrayamadığı şeyleri kavrar. Bu aşama nübüvvettir. Allah, peygamberliğin özelliklerinin örneklerinden biri olan uykuyu insanlara vermek suretiyle onlara peygamberliği anlaşılır hale getirmiştir. Zira uyuyan kimse, gaybde meydana gelecek olan şeyleri ya açıkça ya da yorumla anlayabileceği bir imge suretinde kavrar. Dolayısıyla nübüvvet, nura sahip olan bir gözün hasıl olduğu ve bu nur sayesinde gayb alemi ve aklın idrak edemediği şeyleri kavradığı bir haldir. Bununla beraber peygamberlik yalnız bundan ibaret değildir. Peygamberliğin bunun haricindeki özellikleri ise ancak tasavvuf yolunda yürümek suretiyle tadarak anlaşılabilir. Bir kişinin peygamber olup olmadığı hakkındaki kesin bilgi, ancak o kişinin hallerini bilmekle elde edilir. Bu da ya bizzat o şahsı gözlemlemek ya da başkalarından işitmekle mümkündür. Peygamberliğin manasını anlayıp Kur'an ve hadisleri incelediğimizde, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) nübüvvetin en zirve makamında olduğu anlaşılır. Bu bilgi Peygamberin ibadetler hakkında söylediklerini gerçekleştirerek ve ibadetlerin kalbin tasfiyesini bizzat yaşayarak pekiştirilmelidir. Yoksa peygamberliğe dair kesin bilgi, sadece asanın yılana dönüşmesi ve ayın yarılması gibi hadiseler üzerinden temellendirilirse eksik kalır. Çünkü yalnız bu mucizeler üzerinde temellendirilen bir nübüvvet anlayışı karşı söylemlerle sarsılabilir. Bu yüzden bu hadiseler nübüvvetin delillerinden sadece biri olmak durumundadır.

Gazzâlî kitabının son bölümünde tekrar ders vermeye başlamasının sebebini izah eder. Gazzâlî insanın beden ve kalpten yaratıldığını, kalpten kastının ise bir et parçasından ziyade Allah'ı tanımanın yeri olan insan ruhunun hakikati olduğunu söyler. Bedenin sağlık ve hastalığı olduğu gibi kalbin de sağlık ve hastalığı vardır. Beden hastalıklarının doktorları olduğu gibi kalp hastalıklarının da doktorları vardır. İşte kalp hastalıklarının doktorları peygamberlerdir.

Ancak Gazzâlî yaşadığı çağda peygamberliğe dair itikadi bir gevşekliğin olduğunu fark eder ve bu durumun; ciddiyetsiz alimlerden, tasavvufa vakıf olduğunu iddia ederek ibadetlerden müstağni olduğunu ileri sürenlerden, talim ehliyle görüşüp zihni bulananlardan ve felsefeyi tahsil ederek dinlerin, avamı denetim altına almak, savaşmalarını ve şehvet çukuruna yuvarlanmalarını engellemek için ibadetleri vaz ettiğini düşünen, dolayısıyla hikmet sahibi oldukları için onların böyle şeylere ihtiyacı olmadığını zanneden felsefecilerden kaynaklandığını görür. Onların bu konudaki mevzu bahis şüphelerinin kökünü kurutmanın zaruretini idrak eder ve bu işin gerçekleşmesi için dindar ve kudretli bir sultanın olması gerektiğine kanaat getirir. Tam o sıralarda sultan bu durumu sonlandırması için Gazzâlî'nin kalkıp Nişabur'a gitmesini emreder. Gazzâlî bu meseleyi müşahede ve gönül ehli kimselerle istişare eder, hepsi de artık uzleti terk etmesi üzerine görüş bildirir. Ek olarak salih kimseler tarafından görülmüş pek çok rüya, Gazzâlî'nin girişeceği bu hareketin, Allah'ın o yüzyılın başında taktir ettiği hayrın başlangıcı olduğuna tanıklık etmiştir. Gazzâlî bu sözüyle "Yüce Allah her yüzyılın başında bu ümmet için dinini yeniden canlandıracak birini gönderecektir." hadisine işaret etmektedir. Gazzâlî bir kez daha ilim neşrine yönelmesinin aslında eski haline dönüş olmadığını, çünkü önceden makam mevki kazanmaya sebep olan ilmi öğrettiğini, şimdi ise makam ve mevki terk ettiren ilmi tedris ettiğini söyler.

Ardından nübüvvete dair yukarıdaki grupların şüphelerine cevap verir ve kitabını bir dua ile sonlandırır. Biz de o duayı burada aktararak özetimizi sonlandıralım:

"Ey Allah'ım! Senden bizleri, kendilerini seçip tercih ettiğin, doğru yola ilettiğin ve hidayete erdirdiğin kullarından eylemeni dileriz. Bizleri zikrini ilham edip ismini unutturmadığın kimselerden kıl. Nefsinin şerrinden koruduğun, senden başkasını tercih etmesine izin vermediğin, yalnızca sana ibadet etmesi için kendine seçtiğin kullarından eyle.

Allah'ın salatı ve selamı, insanların en hayırlısı Efendimiz Muhammed Mustafa'nın ve ümmetlerinin en hayırlısı olan ümmetinin üzerine olsun." 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş