Küresel Sistemin Altın Vuruşu: Aşı..

Salgının erken döneminde (3 Nisan 2020)  vefat eden kayınvalidem için tanzim edilen ölüm raporu tuhaf, kuşkulu, karanlık bir döneme girdiğimizin işareti gibiydi.

Kayınvalidem Koah hastasıydı ama Covid değildi. Yapılan testler negatifti.

Nefes darlığı için yürüyerek bindiği ambulansla götürüldüğü özel hastahaneden cenazesi çıktı.

Akşamdı. Ölüm raporunun çıkmasını bekliyordum. 21.00 sularında bizimle muhatap olma gereği bile duymayan bir nöbetçi doktorun tanzim ettiği, mühürlenmiş raporu idari personel  getirip verdi.

Hemen raporun “Ölüm Nedeni” bölümüne baktım. Bulaşıcı hastalıktan öldüğü tanımı yapılmıştı. Yani Covid -19 olduğu yer alıyordu.

Raporu düzenleyen doktorla görüşme talebinde bulundum. Ancak telefonla görüştük. Yanımıza yine gelmedi.

Hastamızın nefes darlığı olduğunu ama Covid olmadığını izah ettim. Israrla kendini savundu.

Raporun değiştirilmesini talep ettim. Kabul etmedi!

Verilen talimatlar doğrultusunda rapor hazırlandığını söyledi. Bakanlığa rapor etmişler, sistemde görünür hale gelmiş. Değiştirilmesi mümkün değil! dedi.

 Bu işin burada kalmayacağını dava açacağımı söyledim.

Daha sonra öğrendik ki, siyah ceset torbasının etiket gözüne Covid-19 yazısı konmuş.

Morg personeli tedirgin bir halde... Belediye görevlilerini aramışlar, hiç beklemeksizin cenazenin alınarak mezarlığa götürülmesini istemişler.

Cenazeye, yakınlarına saygı  duyma gereği bile hissetmeyen bedevi anlayışa ne demeliyiz?

Bir başhekim yardımcısı icabet nöbetindeymiş. Yoğun biçimde yaklaşık yarım saat  tartıştık.

Bu işin burada bitmeyeceğini, sabah geldiğimde “Epikriz”i (Hasta dosyası)  istediğimi ifade ettim.

Evde neler yapmamız gerektiği üzerine konuştuk. Telefon trafiğimiz yoğunlaştı. 23.10’da telefonum çaldı. Hastahaneden arıyorlardı. Ölüm Raporunu değiştirdiklerini, eskisini yırtıp atmamı, yeni raporu alabileceğimizi söyleyen bir ses… Doğal olarak eski ve yeni raporları saklıyorum.

Başta sağlık bakanı olmak üzere soruyorum : Bu nasıl bir iştir?

Tarihte ilk defa tüm dünyayı etkisi altına alan bir salgınla karşı karşıya kalmıştık. Covid’den kat kat fazla ölümlerin ve tahribatın olduğu salgın hastalıklar, bu kadar yayılma alanı bulamadığı gibi psikolojik ve sosyolojik etkileri de çok olmamıştı.

“Maske- Mesafe- Temizlik” manşeti ile başlayan süreçte, umutlar/kurtuluşlar reçetesine oksijen cihazı girdi. Bir buçuk seneye yayılan salgın döneminde yeni bir evreye geldik : Aşı. Tek kurtuluş yolunun aşı olduğu varsayımı üzerine her gün yönlendirme yağmuru altındayız. Enteresandır, aşılama oranı arttıkça salgın daha yaygın hale geliyor.

Sağlık Bakanlığının elinde başka bir materyal olmadığını da kabullenebiliriz. Önleyici tedbirlerin alınması için yapılan çalışmaları da saygıyla karşılarız.

Ne var ki bugün gelinen nokta çok vahimdir. Salgın, bir sağlık sorunu olmaktan öte psikolojik ve sosyolojik travmalara evrilmektedir. Aşıya karşı çıkanların, salgının suçlusu ilan edilerek şeytanlaştırılmasının maliyeti ve etkileri önümüzdeki yıllarda daha net görülecektir.

Tüm dünya insanlığı “Aşı” onayı almamış birtakım sıvıların deney tahtasına çevrildi.

Türkiye’de resmî her yapının dilinden düşürmediği afiş söz , “Birlik ve beraberlik”  değil midir?

Salgının başlangıcında başarılı adımlar atan Sağlık Bakanlığı’nın insiyatifi ne yazık ki kaybettiğini görüyoruz.

28 Şubat, askerî vesayet mağduru bir iktidarın; aşı vurulmayanların tercih hakları,  özgürlükleri, çocuklarının eğitim hakları, iş hayatları, seyahat hakları, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik diğer hakları üzerinde acımasızca baskı kurması inanılmaz büyük bir hatadır.

Birbirine yabancılaşmış toplumsal katmanların pamuk ipliği ile bağlı birlikteliği önemli bir zaaf olarak dururken; milyonlarca insana, aşı niteliği kazanmamış sıvılara denek olmayı reddettiği için “Tecrit Politikası” uygulamak akla havsalaya sığmayan bir zafiyettir.  

Zayıf hafızalarımız için hatırlatma yapalım. “Domuz Gribi”, “Kuş Gribi” ülkemizde ve dünyada nelere mal oldu. Grip aşılarında yaşadığımız çelişkiler.

Alt ve orta gelir seviyesine sahip ülkelerde bütün kümes hayvanlarını itlâf ettirmediler mi? Deli dana hastalığı nerede/ nasıl çıktı?

Hatırlayalım:

Her sene vurulması tavsiye edilen grip aşılarının sonraki yıllar işe yaramadığını da…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın domuz gribi aşısını reddetmesiyle işe yaramaz aşılardan ve milyonlarca dolar kaybından nasıl kurtulduğumuzu da…

Emperyalist, hegemonik, sömürgen, insan katletmede mahir, kitle imha silahlarını gözünü kırpmadan kullanabilen, “Öteki”leştirdiklerini insan olarak görmeyenlerin medeniyetinden bahsediyoruz.

 Silâhları/karşılığı olmayan sahte paraları/üstün teknolojileri/üretim araçları/seküler siyasal egemenlikleri üzerinden Batı medeniyetinden…

Canlı organizma üreten, öğrenebilen robotlar geliştiren, yapay zekâyı inanılmaz noktalara taşıyan, Tanrı’nın pabucunu dama attıklarını iddia eden azgın bir küresel çeteden…

Aşı niteliği kazanmış bir ilâca kimse karşı çıkmaz.

Sönmüş, gücünü, özgüvenini kaybetmiş bir medeniyetin iktidar olmuş yöneticileri!

İnsanın genetik yapısıyla oynama noktasına gelen, yeni bir yaratış, yeni bir hayat tasavvuru ile yılmadan çalışan küresel çetenin her tasarrufuna nasıl güvenirsiniz? Bakın, üretici firmalar aşının doğuracağı maddî manevî kayıplar için hukukî sorumluluk bile almıyorlar

“Tarih, gerçekliği ispatlanamamış ya da yanlışlığı ortaya çıkmış bilimsel iddiaların çöplüğüdür.” denilmemiş mi? Yakın gelecekte aşıların masum olmadığı, zararlarının kalıcı hastalıklara neden olduğu, bu teknolojinin silah olarak kullanılacağı ortaya çıkarsa ne yapacaksınız?

Kör bir Batı düşmanlığı nasıl yanlışsa kayıtsız şartsız teslimiyet de o denli sorunludur.

Elbette tedbirler alacaksınız. Toplumun bir kısmını bir kısmına düşman edecek adımlar yerine, çözüm seçenekleri bulacaksınız. Objektif bilgilendirmeler yapacaksınız. İnsanların düşüncelerine müsamaha, kararlarına saygı göstermelisiniz.

Ülkeyi yönetenler olarak her türlü tedbir ve uygulamayı hayata geçirmekle mükellefsiniz. İnsanların tercihlerine baskı uygulamak diye bir göreviniz yok. Olmamalı!

Bilim şüphe etmekle başlar, şüpheyle gelişir. Siz, şüphe kapılarını niye kapatıyorsunuz?

Müslim ve gayri müslim dünyanın vicdanı kararmamış insanları, “insanı” korumak zorundadır.

İnsanı, doğayı, toplumu bozmak için çalışan bir yapıya karşı hiç mi şüpheniz yok?

Ve bir gün:

Kuyruklu, kıllı, üç ayaklı çocuklar doğarsa!

Doğuştan kanserli çocuklarımız olursa!

Yapay etler ve yiyeceklere mahkûm olunursa!

Kadınlar erkekler kısırlaşırsa!

Aile ortadan kalkarsa!

Çocuk, fabrikasyon üretim metaına dönerse!

İnsan, öğrenebilen robotların güttüğü sürülere dönüşürse!

Tarihe, insana, topluma ve Yüce Yaratıcı’ya nasıl hesap vereceksiniz?

Bu hatırlatmalar, Batı’da kotarılan her işin yanlış olduğu önkabulüne dayanmıyor.

İslâm dünyasının akla / ilme şaşı bakışının doğurduğu boşluk ve dengesizliğe; kirlenmiş kalplerin yolunu kaybetmiş akılların tasarruflarına; ahlâkla bütünleşmiş teknoloji ile  karşı koymak  insanlık borcumuzdur . Kaderimizi başkalarının eline bırakamayız…

Meraklısına Not:

Okuyucular, kişisel olarak ne yaptığımı merak etmiş olabilirler. Aşı olmadım, olmayı da tüm baskı ve yönlendirmelere rağmen düşünmüyorum. Kaçınılamayacak bir yere gelirsek, Sinovac türü klasik aşıyı tercih ederim. MRNA kökenli aşıları bedeli ne olursa olsun kabul etmem. Her aile büyüğünün doğurgan yaşlarda kadın, kız ve erkek çocuklarını MRNA kökenli aşılardan koruması gerektiği kanaatindeyim.

18.09.2021, Kardelen/Ankara

Mehmet Yavuz AY

 

Paylaş