“Rüyaların Yapıldığı Maddeden Yapılmayız Biz Ruhumuz Olmadan Sadece Birer Makineyiz”*
Bu cümleler yıllar önce lüks bir otomobilin yeni çıkan modelinin reklam sloganıydı. Reklam metni, oldukça etkileyici ve epey tarihî cümlelerle Shakespeare’in Fırtına isimli oyunundan ilhamla kaleme alınmıştı. Bana göre oldukça iz bırakan bir metin çıkmıştı. Bir arabanın ruhu olsa ona bakışın nasıl değişeceğini tahayyül eden reklam yazarları, bu cümleyi soğuk görünümüyle meşhur bir oyuncunun ağzından söyletiyorlardı. Reklam yazarlarının isabet kaydettiği üzere gerçekten ruh kavramı ne kadar anlam yüklüydü. Zamanın ruhu, eşyanın ruhu, şehrin ruhu… Hatta ben de bir yazımda “evin ruhu” diye bir kavram icat etmiştim. Ruh mühimdi yani hepimiz için.
Her ne kadar endüstriyel üretimin, modern dünyanın satış dükkanlarıyla dolu olsa da Özler Han, Uçar Hanıyla Rüzgârlı Sokak, köşede Bosna İşkembecisi, babamı 1987’de hacca uğurladığımız Hacı Bayram Camii önü, benim baca zannettiğim; önünden annemin elinde uçuşa uçuşa geçip dolmuşa yetiştiğimiz daimi leylek yuvalı Julien Sütunu, Ankara Kalesinin soluk kesen yokuşu, Kalenin kocaman taşlarla örülü kaporta düşmanı kapısı, restore edildiği halde hayatla bağını ikinci kata çıkan ahşap merdivenleri gibi yitirmiş kale evleri, namaz kılarken Nuh’un Gemisinde Büyük Tufan’dan kurtulanlardan olduğunuz hissini veren oraya buraya serpilmiş minik ahşap camiler, adet olduğu üzere çocukken kocaman, şimdi daracık görünen sokaklar, mimarileriyle dikkati çeken terk edilmiş binalar, hala hayatın devam ettiği evlerin bahçelerinden sokağa akıp giden sular, zamanın tanığı olmuş kalın gövdeli ağaçlar, öğrenciyken çektiğimiz, basarken üstüne acemi parmak izlerimizi bıraktığımız siyah beyaz fotoğraflar, Samanpazarı’nda, Çıkrıkçılar Yokuşu’nda antikacılarda satılan Allah bilir ne zaman, kimin baktığı, hangi başların uzandığı unutulup gitmiş kapı, pencere pervazları…
Yani diyeceğim, insan bir bilgisayar klavyesiyle duygusal bir bağ geliştirmiyor da köstekli bir saate veya antika bir daktiloya vurulabiliyor. O eşyadaki ruhu görüp onun ritmine ayak uydurmak isteyebiliyor. Mesele yıllarca aynı saati, aynı daktiloyu kullanmak değil, o saatin, daktilonun ilk üretiminde harcanan emeğe bir saygı duruşu. Tıpkı reklam metninde Shakespeare’in dizelerine yer verilmesi gibi…
Rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz(**)…
Ruhumuz olmadan sadece birer makineyiz…
(We are such stuff as dreams are made on…
Without heart we would be mere machines…)
......
(*) Reklamda yer verilen cümlelerden alıntı. İlki Shakespeare’den.
(**)William Shakespeare’in Fırtına oyununda kahramanımız Prospero’nun orijinal cümlesi.
Esra Özer Duru, Ankara, 29 Ocak 2023.
Yazarımızın başka yazı ve hikâyeleri için: https://yagmurluikindiyazilari.blogspot.com/
Yorumlar
2