metrika yandex

Haberler / Kültür - Sanat

Mezar Notları – Muammer ÖZKAN

01.07.2020

Mezar Notları – Muammer ÖZKAN

İnsan Dergisi Yayınları tarafından yayımlanan, Yazar Muammer Özkan’ın 90’lı yılarda kaleme aldığı, Mezar notları adlı eserini Hertaraf Haber kadrosundan Zeren X, siz değerli okuyucularımıza hazırladı.

Kitap, 14 bölümden oluşmakta ve pasajlar halinde okuyucuya sunulmaktadır. Biz burada, 1. ve 11. kısımdaki mektupları kitabın özü mahiyetinde derledik.

Hertaraf Haber - Kültür Sanat Servisi

1

Mezar bir tarihtir. Mezar bir kitaptır. Mezar bir ibret levhasıdır. Yeter ki insan gönlünün gözüyle bakabilirsin, ruhuyla idrak edebilirsin kabirleri. Mezar terbiye ocağıdır. Mezar muhasebe mekanıdır. Mezarlar vahiy ölçüsüyle ve ötenin hesabıyla isabetli kararların alınabileceği, ince duyguların Kur'an ve sünnet ile değerlendirileceği berrak yerlerdir. Anlamını ve yaşama gayesini yitiren kentlerin ve insanların yanında,

en diri,

en canlı,

en anlamlı şehirlerdir mezarlar.

Mezarlar diridir, mezarlar canlıdır..

Özünden ve özümüzden bakınca mezarlara, susarak anlatımın en temel noktasını görürüz. Hele siz bir gidin oraya ve tanış olmaya çalışın oradakilerle ve bir dinleyin özgeçmişlerini. Ağaçları sizlere nasihat eder, taşları bile konuşur mezarların. Eğilin, eğilin de ve ruhunuzun has kulağıyla bir dinleyin gelen sesleri. Her kulak öze yakınlığı nisbetince bir şeyler duyacaktır orada.

Bakmasını bilen gözler,

işitmesini bilen kulaklar, neler görmez ki, neler işitmez ki mezarlarda..
Şimdi Ada:2  Parsel:1008 de bulunan 1280 nolu kabrin başındayız. Namık oğlu, Hatice eşi, Hasan Şenol. Doğum: 1938  Ölüm:1984

Herhalde yakında ziyaretçisi gelmiş, üzerine konan çiçekler henüz kurumamış. Kabrin başucunda iki adet buruşmuş, burun veya gözyaşı kağıt silinmiş kağıt mendiller.
Kim bilir hangi duyguların anlatımını yansıtıyor?.

Kabrin üzerine şimdilik topraktan başka ağırlık konmamış. Siparişleri verilmiş, yakında mermerlenecekmiş. Mezarın mermerleneceğini, bembeyaz mermerlerle kaplatılacağını ben duymuştum ama acaba kendisi de biliyor muydu?

Mezarın mermerle kaplatılacağını bilse sevinir miydi? Mermersiz mezarlara bakarak, kendisine yapılan mermerli mezarla gururlanır mıydı?

Kendisine haber vereyim düşüncesiyle.,

“Mezarım mermerle kaplatılacakmış!.” diye fısıldadım.

-Git işine be adam, bana ne mermerden! haykırışı, sanki iş dünyamda yankılandı.

Doğru söylüyordu, mermerden ona neydi? Mezarı mermer kaplanmış veya kaplanmamış ona ne faydası vardı? Peki bu mezarları mermerlerle kaplatanlar, bunu kimin için yapıyorlardı?

Sorumdaki saflığıma kendim de gülümsedim. Kimin için yaptıkları, kimin için yapacakları belli değil miydi?

“Elalem ne der?” endişesiyle kendi itibarları, kendi şanları, kendi şerefleri için yaptırmıyorlar mıydı?

Bunlar hem toprağın üstünden ve hem de toprağın altından gafil insanlar değil miydi?

Şimdilik sade bir görünümde olan kabire tekrar baktım. İzmir'in Bayındır kazasında 1938 yılında doğan Hasan Şenol, ailesiyle birlikte kendisi sekiz yaşındayken İzmir'e yerleşmiş. Ortaokul mezunu olan meyyit, Diyarbakır'da askerliğini yapıp, 1963 yılında evlenmiş. Bu evlilikten biri kız diğeri erkek iki çocuğu olmuş. Kürtaj silahıyla kaç çocuğunu, hangi suçtan dolayı öldürdüğünü veya öldürttüğünü ise siz sormayın. Çünkü bildiğiniz gibi bunu Rabbimiz soracak..

Bir yolsuzluk iddiasıyla çalıştığı bankadan atılan Hasan Şenol, bulunduğu mahallede bir kahvehane açarak yaşamını sürdürmüş. Değişik kesimlerden insanlarla karşılaşıp, onlarla çeşitli mevzularda konuşan Hasan Şenol, çenesi laf eden, bulunduğu konumda kendisini haklı görüp, haklı çıkaran bir mizaca ve yeteneğe sahip.

Kahvehanede kumar oynatıp, içki içirmesine rağmen Müslümanlığına toz kondurmaz ve kalbinin temizliğini her fırsatta dile getirirdi. Bağkur emekliliğine dört yıl kala karşılaştığı Müslüman tipli insanlara.,

“Emekli olduktan sonra bu işlere tövbe edip namaza başlayacağım” derdi.

Ancak ne olduysa,

1984'ün nisan ayının ilk haftasının cumartesi akşamı oldu. Eski bir dostuyla, kahvede masanın kenarında içki içmekteyken, hesap yüzünden çıkan bir tartışmada araya girmiş ve dört yerinden bıçaklanmıştı.

Hastaneye kanlar içinde götürülürken ölümün soğuk çehresiyle karşılaşıyor, yaşantısının muhasebesini yaparken haklı bir telaşı kapılıyordu.

Şimdi ölmeni sırası mıydı!.

Daha tevbe edecek, içkiyi ve kumarı bırakacaktı.

Bu halde, üstelik içkiliyken nasıl kabre girecek, hangi yüzle Allah'ın huzuruna çıkacaktı?

Kızı aklına geldi. “Keşke manken olmasına izin vermeseydim” diye geçirdi içinden. Sahi ya! Manken olmasına, orasını, burasını açmasına, elalemin erkeklerine teşhir etmesine neden izin vermişti ki? Dilinin ucuna gelen “Ulan sen p******* misin?” ifadesini, köpek dişleriyle ısırıp, azı dişleriyle öğütmek istedi.

Oğlu aklına gelince, sanki beşinci, altıncı, yedinci bıçak darbesini yemişti. Sövdü, küfretti.. Kendisinin yetiştirmediği, kendisinin terbiye vermediği oğluna bir daha, bir daha küfretti..

Tekrar kendine döndü. Ölmemeliydi, ne yapıp edip ölmemeliydi. “Kurtulursan ilk işim namaza başlamak” diye geçirdi içinden. Namaza başlamak için bu dört sene süreyi de nereden çıkartmıştı ki?

İnsan bu!. Dört sene yaşayacağı ne malum?

Ya hemen ölürse!

Ya hemen ölürsem!

“Yok yok ölmemeliyim, ağzım da leş gibi rakı kokuyor..”

Başını tutan adamın sesini duydu.,

-Birader hızlı sür, adam ölecek. Çok kan kaybediyor..

“Kim ölecek? Ben mi? Ben mi öleceğim?

Ben ölmemeliyim, ben yaşamalıyım.

Çünkü ben tevbe edeceğim.

çünkü ben namaz kılacağım,

çünkü ben hıkk.. Ben ölmemeliyim, ölmeyeceğim, ölmeyeceğim.. İçkili halde hiç ölünür mü?

Keşke içmeseydim, keşke tevbe etseydim, keşke namaz kılsaydım, keşke…”

-Kardeşim hızlı gitmene gerek yok, öldü adamcağız!.

Bu özgeçmiş ile Hasan Şenol'un kabrine tekrar bakıyoruz. Ve “Keşke” haykırışlarının aynı dirilik ve aynı canlılıkla tekrarlandığını duyuyoruz.

Keşke..

Keşke...

Keşke…

11

Namaz için camiye uğradığımda, musalla taşındaki cenazenin başında, el pençe, boynu bükük iki kişi bekliyordu. Cemaat farzın sonlarındaydı.

Şadırvanda abdest almaya başladım.

Çelenklerle doluydu tabutun etrafı. Bir grup iç avluda, bir grup caminin dış duvar diplerinde, ana giriş kapısının önünde, arabaların arasında, yakalarında meyyitin resmi olduğu halde bekliyorlardı.

Yorum yok nadide çiçeklerden oluşturulan çelenklere,

yorum yok tabutun başında bekleyenlere

ve yine yorum yok yakınlarının, meyyiti uğurlayanların neden içeride veya namazda değil de dışarıda beklediklerine!.

Şaşırmadım, alışılagelen bir haldir bu..

Ben abdestimi aldım, şadırvanda oturarak bekliyordum. Cemaat dışarı çıktı, saflar dizildi. İmam önde, camiden çıkan cemaat imamının arkasında, ölü imamın önünde. Ölünün en yakınları caminin avlusunun dışında kılınan cenaze namazını seyrederek bekliyorlardı.

Ahlar, vahlar, iyi insandı, şöyle insandı, böyle insandı sesleri..

Namaz kılındı.

Hoca cemaate döndü;

“Mevtayı nasıl bilirsiniz?” diye sordu. Cemaat kurulmuş saat gibi öttü.,

-İyi biliriz

-Allah taksiratını affetsin..

İmam, şadırvanın yanındaki özel odada. Ölünün birinci dereceden akrabaları, ya da birinci dereceden defni ile ilgilenen yakınları ise imamın karşısında, imamı dinliyorlar.,

-Mezara gelirim am($$$)maa..

-Tabii hocam

-Önemli değil hocam

-Ben takdim edeyim mi Arif bey?

-……………………….

-Hediyenizi telkinden sonra da verebilirsiniz..

Kulaklarımı tıkadım duymamak için ama duyuyordum, duymuştum bu pazarlığı!..

Bir insan ölmüş, defninin, gaslinin hediyesi var!

Hele din işlerinden hiç anlamıyorsanız, o anki hüznünüzün, duygularınızın, vicdanınızın sesine veya aldığınız yalan yanlış din bilgisine göre amel etmeye kalkarsanız, hediyeniz büyük olacaktır.

Meyyitin oğlu, hoca efendinin koluna girdi; “Sayın hocam, merhum babamdır, burada, mezarda, mezardan sonra evde, camide, yedisinde, kırkında, elli ikisinde, hatminde, mevlidinde ne gerekiyorsa yapınız, masraflarınızı tespit ediniz. Size bu çeki bırakıyorum, diğer hocaları da siz ayarlarsınız.”

Ölünün yakınları yastayken, hüzündeyken, dertliyken hoca eline gelen çek ile yepyeni bir sevinç atmosferine girivermişti. Ölümün ne güzel bir nimet olduğunu düşündü!. Tabi ki başkalarını ölümü!.

Bu din tüccarlarının gözlerine nefret ve öfkeyle baktım.

Hak ve hakikatten habersiz gözlerinde; çölde bir cesetle karşılaşan ve o cesete menfaat duygularıyla saldıran bir akbaba ifadesi, bir akbaba bencilliği iğrenç bir şekilde beliriyordu.

Bütün bu olanlara garip bakan, anlamlı bir göz aradım cenazeye uğurlayanlar arasında,

bulamadım, bulamadım aradığım bakışları..

Şadırvandan doğruldum, caminin camlarında kendimi ve yalnızlığımı gördüm.

…………………

Ölümünün üçüncü gününde, mezkur meyyitin, mermerlenen mezarında şunlar yazılıydı.,

D. 1925 – Ö. 1985

Ruhuna Fatiha

………….. Holding Kurucularından

Mezara ve mezar taşına bakarak düşündüm. Hatırladım Allah'ın ayetlerini.,

Karun Musa'nın kavmindendi. Onlara karşı azgınlık etti. Biz kendisine öyle hazineler vermiştik ki onun (hazinelerinin) anahtarlarını (taşımak) güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Kavmi ona demişti ki; “Şımarma, Allah, kibirlenip şımaranları sevmez.”

"Allah'ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah'ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez."

Kârûn, "Bunlar bana bendeki bilgi ve beceriden dolayı verilmiştir" dedi. O, Allah'ın kendinden önceki nesillerden, ondan daha kuvvetli ve daha çok mal biriktirmiş kimseleri helâk etmiş olduğunu bilmiyor muydu? Suçlulukları kesinleşmiş olanlara günahları konusunda soru sorulmaz (Çünkü Allah hepsini bilir).

Kârûn, zineti ve görkemi içerisinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler, "Keşke Kârûn'a verilen (servet) gibi bizim de (servetimiz) olsaydı. Şüphesiz o büyük bir servet sahibidir" dediler.

Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, "Yazıklar olsun size! İman edip de iyi işler yapanlara Allah'ın vereceği mükâfat daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur" dediler.

Sonunda onu da, sarayını da yerin dibine batırdık. Allah'a karşı ona yardım edebilecek adamları da yoktu. Kendisini savunup kurtarabileceklerden de değildi!

Daha dün onun yerinde olmayı arzu edenler, "Vay! Demek ki Allah, kullarından dilediği kimselere rızkı bol verir ve (dilediğine) kısarmış. Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki kâfirler iflah olmayacak" demeye başladılar.

İşte ahiret yurdu. Biz, onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmayanlara has kılarız. Sonuç, Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır.

Kim bir iyilik getirirse, ona bundan daha hayırlısı vardır. Kim de bir kötülük getirirse, bilsin ki, kötülük işleyenler ancak yapmakta olduklarının cezasına çarptırılırlar. (Kasas 76…83)

Evet,

Karun bir zengindi, bir azgındı ve öldü.

Rabbini dinlemedi.

Rabbinin emirleri kendisine iletildiğinde kibirlendi, şımardı.

Acaba şu an toprağın altında yatan ……… Holding'in kurucusuna da nasihat eden, tebliğ eden oldu mu?

Bilmiyor muydu, hayatın sadece bu dünya hayatından ibaret olmadığını?

Bilmiyor muydu, o malı mülkü ve serveti, kendisine Allah'ın verdiğini ve bu malı ile imtihan edileceğini?

Bilmiyor muydu, bir fakirin, bir işçinin hakkını gaspettiği zaman bunun hesabını tek tek vereceğini?

Bilmiyor muydu, kazanma ve harcama konusunda Allah'ın hükmü olduğunu ve bu hükümden sorguya çekileceğini?

Acaba bilmiyor muydu, malını, mülkünü ve güç sahibi gördüğü dostlarını geride bırakarak, onlardan koparak alemlerin Rabbi olan Allah'ın huzuruna yalnız, yapayalnız ve çırılçıplak bir şekilde çıkacağını, yaptıklarından ve yapması gerekirken yapmadıklarından tek tek hesap vereceğini?

Bilmiyor muydu bütün bunları?

Yoksa,

yoksa biliyor muydu?..

 

Kitabı, seçkin kitapçılardan veya www.insandergisi.com adersinden temin edebilirsiniz.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş