Yazarımız Üstün Bol "Devlet Aklı Kimin Aklı" kitabın yazarı Koray Demir ile bir söyleşi gerçekleştirdi.
Demir; "Bir toplumu manipüle etmenin en kullanışlı aracı dindir. Ancak bizim dinimizin güç odakları için zorlu bir tarafı vardır: O da keskin iki kapağın arasına alınmış bir sözler dizininin olması ve bunun tamamlanmış bir anlatı olduğunu ilan etmesi. Bu durum iktidarlar için, güç erkleri için sıkıntılıdır. Güç kullananlar yeterli hareket alanı bulamaz. Bu nedenle alternatif bir "göksel düzen" ihtiyacı ortaya çıkar." diyor..
Üstün Bol'un Koray Demir ile gerçekleştirdiği ropörtaj ile başbaşa bırakıyoruz..
Üstün Bol: Koray Demir ismi çok tanıdık gelmiyor bize, en azından bana. Öncelikle Koray Demir’i tanıyarak başlayalım isterseniz.
Koray Demir: 1974’te İzmit Gölcük’te doğdum, ancak aslen Sivaslıyım. Babam deniz kuvvetlerinde subaydı; bu nedenle çocukluk yıllarım Türkiye’nin çeşitli kıyı şehirlerinde geçti. Son 23 yıldır film yönetmeni olarak dünyanın farklı ülkelerinde reklam filmleri, dramalar ve belgeseller üzerine çalışıyorum.
Üstün Bol: Mesleğiniz izleyici olmak dışında benim yabancısı olduğum bir sektör. Hangi ülkelerde ne tür projeler ürettiniz. Aldığınız ödüller var mı? Film yönetmenliğini nasıl seçtiniz, çocukluk hayaliniz miydi?
Koray Demir: Son olarak yönettiğim “Kut’ül Amare: Masaldan Gerçeğe” adlı belgesel film, 12 ülkede 20’den fazla ödüle layık görüldü. Ancak, ne yazık ki eleştirel düşüncenin karşılık bulmakta zorlandığı Türkiye’de film neredeyse hiç konuşulmadı. En son, İspanya Zaragoza’daki Saraqusta Tarih Filmleri Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne değer görüldü. Yüzlerce İspanyol seyirci, tarihsel olarak kendilerine uzak bir hikâyeyi dikkatle izledi, film bitiminde de yoğun bir merak ve anlama arzusu ile sorular sordu. Bu bana bir şeyi hep hatırlatır: Filmler, onları inşa eden insanın kendi ruhundan kelimelere üflediği bir varoluş biçimidir. Saramago’nun dediği gibi, “Göz, belki de insan bedeninde hâlâ ruh barındıran tek uzuvdur.” Ne gördüğümüz, neyi görmeyi arzuladığımız ve başkalarına neyi göstermek istediğimiz, hayattaki yerimizi belirler. Bu yüzden yaptığım işi salt teknik bir meslek değil, düşünsel ve estetik bir sorumluluk olarak görüyorum. Zira bugün dünya, giderek artan şekilde ‘görme’ duyusu üzerinden okunuyor ve bu da ‘gösteren’ olmanın yükünü daha da ağırlaştırıyor. 2008’de sıradan işlerle meşgulken önüme gelen bir proje, adeta hayatımda yeni bir sayfa açtı. Kur’an’ın görselleştirilmesine dair bir projeydi bu. Ardından Mekke ve Kâbe’nin dönüşümüne dair bir belgesel teklifi geldi. Bu projeyi Katar’dan gelen benzer bir teklif izledi. Böylece Orta Doğu’dan Balkanlara uzanan geniş bir coğrafyada, uzun yıllar çalışma şansım oldu. Bugün hâlâ özel bir proje geliştirilmesi gerektiğinde, bu coğrafyalardaki birikimi kullanarak üretim yapmaya çalışıyorum. Körfez ve Balkanlar’daki bu yoğun mesai, tarihsel ilgimi de derinleştirdi. Bu süreçte pek çok saha araştırması yapma imkânı buldum. Zamanla fark ettim ki öğrenme amacıyla çıktığım bu yolculuk, bize anlatılan millî ve dinî anlatılardaki çelişkileri daha yakından görmeme, sorgulamama neden oldu. Anlam veremediğim ya da çarpıtıldığını hissettiğim her mesele, beni olayların gerçekleştiği yerlere yöneltti.

(Koray Demir ve Üstün Bol)
Milli, Dini, Tarihi Hikâyeler
Üstün Bol: Olay yerlerinde ne görmeyi amaçlıyordunuz, bu ziyaretlerin amacı neydi?
Koray Demir: Tarihsel olaylara yaklaşımımda birkaç temel yöntemim var. İlki, olay nerede yaşanmışsa oraya mutlaka gitme gerekliliği. Çünkü, üzerinden yüzyıllar geçse de mekânlar bazı ipuçlarını hâlâ taşır—tabii, bakmasını bilirseniz. İkinci yöntemim, anlatının kimlere söz hakkı tanıdığına ve kimlerin sesini bastırdığına dikkat etmektir. Sadece bu bakışla bile, hakkında bilgimiz olmayan hatta hakkında kesin kanaate sahip olduğumuzu sandığımız olayların bile altında bambaşka gerçeklikler yatabileceğini fark edebiliriz. Üçüncü olarak ise, empati olmadan tarihsel bilgiye ulaşmanın neredeyse imkânsız olduğunu düşünüyorum. Bir olayın faillerinin niyetini, koşullarını ve içsel dünyalarını anlamaya çalışmadan, olayın neden ve nasıl geliştiğini kavrayamayız. Elbette bu empatiyi, sempati duyduğunuz kişilerle kurmak kolaydır. Ama anlatının diğer ucundakilerle empati kurmak—hele ki onların düşünce iklimine yabancıysanız—zorlu bir yolculuktur. Bunun için, aidiyet hissettiğiniz tüm kimliklerle aranıza mesafe koymanız gerekir. İşte empati kurmanın ilk adımı budur. Zor bir süreçtir; ama her adımda gerçekliğe bir nebze daha yaklaşmanın getirdiği aydınlık sizi bekler. Bu tür yöntemler olmadan yapılan tarih arayışları çoğu zaman tesadüfe kalır, dayanağı talih olur. Ve talihe dayanma hali, çürük bir ipliğe rüya dizmek gibidir. Ama bu, çok daha uzun bir tartışmanın konusu, burada durayım… Benim tarihsel ilgim, özellikle geç dönem Türk tarihi (milli kimlik) ve erken dönem İslam tarihine (dini kimlik) odaklanıyor. Osmanlı hinterlandı ise bu iki alana dair merakımı besleyecek kadar zengin bir saha sunuyor. İlgimi çeken olayların peşine düşüp, mekânları görerek, kaynaklara ulaşarak kendi anlatı izleğimi oluşturmaya çalışıyorum. Bu çabanın çıkış noktası da bize anlatılan millî ve dinî hikâyeleri yeniden biçimlendirme, gerçekte ne olduğunu öğrenme arzusudur. Mevcut anlatılardaki açıklamaları yeterli bulmayan, tatmin olmayan bir arayış bu. Ve bu arayış, beni sonunda “Devlet Aklı Kimin Aklı?” kitabına götürdü.
Üstün Bol: Kitabınızda milli ve dini tarih anlatısının meraklı bir gözle yeniden yorumlanması dışında soru sormaya yönelik ciddi bir atıf ve yönlendirme de var. Soruların cevaplardan daha önemli olduğunu ilk ne zaman fark ettiniz? Ve bu fark ediş hayatınızı nasıl değiştirdi?
Koray Demir: Güzel bir alan açtınız bana. Benim için sorular cevaplardan her zaman daha önemdir. Çünkü cevapları bulmak kolay değildir. İnsanlık binlerce yıldır çeşitli soruların yanıtlarını arıyor ama çoğuna hâlâ ulaşabilmiş değil. İnsanlık tarihi kadar uzun bir arayış bu. Bu yüzden cevaplar bir hedef olabilir, ama sorular bir yöntemdir, bir eylemdir. Doğru soruları sormak hem mümkündür hem de elzemdir. Çünkü doğru sorular, bize anlatılanların yanlış olduğunu fark ettirebilir. Çünkü cevabı bilmeseniz de doğru soruları sorarak mevcut anlatının yanlış olduğunu anlayabilirsiniz. Bunu bilirseniz yanlış anlatıyla kendiniz arasına mesafe koyabilirsiniz. Bunun için doğruyu bilmeniz gerekmiyor. Hâlâ cevapları bilmiyor olsak da sorular sayesinde yanlış anlatıların dışına çıkabiliriz. Doğruya ulaşmanın ya da ona en yakın yere ulaşmanın en sağlam yolu budur: Önce yanlıştan arınmak. Bazı soruların cevabını tamamen, bazılarınınkini kısmen bulabiliriz; bazılarına ise asla ulaşamayabiliriz. Ama bu süreçte, yanlışlardan arınmak mümkün olur. Ve bu da bizi doğruya yaklaştırır. Tüm bu zihinsel ve ruhsal tekâmül ancak soru sorarak gerçekleşebilir. Soru sormaya cesaret etmeliyiz. Bu bir cesaret meselesi. Soru sorma cesareti, bana göre bir insanın geliştirmesi gereken en önemli becerilerden biridir. Bugün bilgi çok fazla, her yerde ve herkesin elinin altında. Ama böylesi bir çağda, salt bilgi değil, soru sorabilme yetisi değerlidir. Çünkü her gerçek soru, yeryüzündeki güç yapılarını ve onların dayandığı zemini sarsar. Bu yüzden doğru soruları sorarak da insan adalet arayışına çıkabilir. Doğru soruları sorarak da insan kendisiyle ilgili, kendini gerçekleştirmeyle ilgili mesafe alabilir. Gerçekte neyin olduğunu ya da neyin olmadığını anlayabilme yolculuğuna çıkmak için en önemli mesafeyi katedebilir. Bu sorgulama süreci benim hayatımda daha ilk gençlik yıllarımdan beri süregelen bir yolculuktur. Örneğin çok konuşulan şu soru: “Gerçek İslam nedir?” Cevabı henüz net olmayabilir, ama bu sorunun bizzat kendisi çok kıymetli. Çünkü bu soru sayesinde “gerçek İslam’ın ne olmadığını” fark edebiliriz. Bu ve benzeri soruları unutmadan yaşayabilmek cevaplardan daha önemlidir.

Üstün Bol: Soru sormamızı engelleyen şey biraz da aidiyetler midir? Türk olunca o aidiyetle bir milli anlatıyı ezberleriz. Şii ya da Sünni olunca o aidiyet bize hakikat dışında başka bir anlatıyı ezberletir. Bir cemaate, cemiyete dâhil olduğumuzda bu dâhiliyet başka bir ezberi içselleştirmemizi gerektirir ve aksi halde zaten dışlanırsınız.
Koray Demir: Evet, yaşam içerisinde bunu keşfediyoruz tabi ki. Aidiyetler, çoğu zaman soru sorma cesaretimizi törpüler. Çünkü her aidiyet, beraberinde bir ezberi ve bu ezberin dışına çıkıldığında yaşanacak dışlanma riskini getirir. Türk olduğunuzda, size öğretilen millî anlatıyı sorgulamak nankörlük sayılır. Şii ya da Sünni olduğunuzda, o mezhebin anlatısı sorgulanamaz kabul edilir. Bir cemaate, bir topluluğa ait olduğunuzda, onların gerçeklik anlayışını tartışmak size “hain” ya da “sapkın” etiketiyle geri döner. Ve evet, aksi durumda çoğu zaman dışlanırsınız. Benim hayatımın büyük bir kısmı bu ezberleri sorgulayarak geçti. 51 yaşındayım ve yıllardır etrafımı saran dünyayı anlamaya, bu anlamayı da kendi aklımla ve vicdanımla inşa etmeye çalışıyorum. Hayatım boyunca hiçbir topluluğa körü körüne ait olamadım. Bana verilenleri sorgulamadan içselleştiremedim. Bu da beni, kendim olarak var olabilmenin yollarını aramaya yöneltti. Ve bu arayış, doğal olarak soru sormayı zorunlu kıldı. Bugün açıkça söyleyebilirim ki, 21. yüzyılda “insan onuru”; anlamadan, bilmeden, emin olmadan sadece veri taşıyıcısı olmayı kabul etmemekle mümkündür.
Aidiyetler elbette konfor sağlar. Milli, dini ya da toplumsal aidiyetler insanı birçok sorudan muaf kılar, insana sosyal güvenlik sunar, yalnızlığını azaltır. Ancak bu aidiyetlerin hemen hepsi, düşünsel dünyada bir “aynılaşma” talebiyle gelir. Bu talep zamanla sizi pasifleştirir. İçinizde doğuştan var olan itiraz damarını kurutur. İşte bu yüzden, fikirler ve inançlar söz konusu olduğunda, tüm kimlikli aidiyetlerin ötesinde, özgür düşünebilen bir zihinle hayata karşı durmak gerekiyor. Bu, benim şahsi düsturum. Kültürel, kimliksel ve tarihsel olarak ait olduğum her şeye saygı duyarım; ama nasıl düşüneceğime, neyin doğru neyin yanlış olduğuna, bu aidiyetlerin dışında karar vermeye çalışırım. Bunu da ancak ve ancak, sürekli soru sorarak, soru sorma cesaretini göstererek mümkün kılabiliyorum.
Bilgi mi, Bilinç mi?
Üstün Bol: Bilgi çok muğlak bir şey. Mutlak bilgi var, muğlak bilgi var. Özellikle çağımızda bilginin dağıtımının çok hızlandığı ve erişiminin kolaylaştığı bir çağda bilgiyle bilinç arasında bir tercih yapmanız gerekirse hangisini tercih edersiniz. Yani salt bilgi mi yoksa bilginin sağılmış, işlenmiş hali bilinç mi?
Koray Demir: Hayır, bilgiyi her haliyle önemsiyorum. Yanlış bilgi de muğlak bilgi de doğrunun yolunu açan taşlar olabilir. Çünkü meseleleri gerçekten anlayabilmek için her tür bilginin izini sürmek gerekir. Bu, doğruya ulaşmanın olmazsa olmazıdır. Düşünün; bir hâkim birinin suçlu ya da suçsuz olduğuna karar verecekse ne yapar? Delil toplar, görgü tanıklarını dinler, bilgi sahibi olanları sorgular. Ve yeterli veriye ulaştığında ancak bir hüküm verir. Ben de diyorum ki, bilgiye ulaşmak isteyen bir kişi, en az bir yargıç kadar titiz, bir polis dedektifi kadar şüpheci olmalıdır. Bilginin peşinden gitmeli, şahitleri dinlemeli, ama bu dinleyişte onların kimliklerinden sıyrılarak, söylediklerine nötr bir dikkatle yaklaşmalıdır. Çünkü bilgiye ‘sempati’ duyarak yaklaşmak, onun içindeki manipülasyonu gözden kaçırmanıza sebep olabilir. Sorunuzun asıl vurgusunun burada yattığını düşünüyorum. Yani, salt bilgi mi bilinç mi? Bilgiye kimlikli benlikle yaklaşırsak, doğruya ulaşamayız. Bilgiyi söyleyenden bağımsız, kendi benliğimizden arınarak, analitik bir düşünceyle değerlendirebilirsek; işte o zaman bilgi, gerçekten kıymetli hale gelir.
Üstün Bol: O zaman ikisini ayırmak lazım. Söyleyenden kaynaklanan bir bilgi değil hakikatten kaynaklanan bir bilgiye bilgi diyebiliriz.
Koray Demir: Kesinlikle öyle. Bu ben ya da bir başkası olabilirim, fark etmez. Kim olursa olsun, ortaya bir iddia koyuyorsa, kıymetli olan o iddianın içeriğidir. Elbette söyleyen kişinin karakteri, geçmişi, tutarlılığı inandırıcılığı artırabilir. Ama iddianın gerçekliği, ancak içeriğiyle ölçülmelidir. Yani iddia, söyleyenden bağımsız yargılanmalıdır. Ancak bu şekilde manipülasyondan kurtulabiliriz. Hülasa: Tarihte gerçeklik arayışına çıkmak isteyen biri, o gerçekliği örten güç yapısını, erk ilişkilerini, hâkim algı kalıplarını tanımalı ve tarih adı altında dolaşan bilgiden bu iktidar etkilerini ayıklamalıdır.
Üstün Bol: Bugün yaşadığımız hem dini, hem milli, hem tarihi hikâyenin asıl problemi bu değil mi? Bize anlatılan şeyin mutlak doğruluğu üzerinden bir sorgusuzluk hali hâkim toplumda.
Koray Demir: Evet, tam da öyle. Bugün yaşadığımız tarihsel, millî ve dinî anlatıların temel sorunu, bunların mutlak doğru olarak sunulması ve sorgusuzca kabul edilmesi. Meşhur sözle söylersek: “Tarihi galipler yazar.” Bu doğru. Ama mağlupların yazdığı tarihte bile bir “galip” vardır. Çünkü tarihçi de bir insandır ve dış etkilere tamamen açıktır. Dolayısıyla insan eliyle üretilen her metin gibi, tarih metinlerinin de birkaç kez tetkik edilmesi gerekir. Yani şu sorular hep masada olmalıdır: Bu metin hangi baskıların, hangi dönem streslerinin etkisinde yazıldı? Hangi isimler anıldı, hangilerinden özellikle bahsedilmedi? Hangi olaylar aktarıldı, hangileri sistematik biçimde yok sayıldı? Tüm bunlar, tarihçinin hangi etkilere maruz kaldığını anlamakla çözülebilir. Ne yazık ki bu tür bir sorgulama nadiren yapılıyor. Bu yüzden de bize aktarılan her şey, sorgulanamaz “bilgi” olarak kabul görüyor.
Devlet Aklı: Sorgusuzluk/Hesap Vermezlik Talebi!
Üstün Bol: Kitabınızın ismi de ilginç. Devlet aklı kavramı yaşadığımız toplumda var olduğu söylenen ve üzerine bir takım hikmetler inşa edilen bir kavram. Metinde siz devlet aklı dediğiniz her yerde ben devletin aklı var mı gibi okudum.
Koray Demir: “Devlet aklı” dediğimiz kavram aslında siyasal bir terim. Kökeni Fransızca’daki raison d’État’a dayanır ve “devletin nedenselliği” anlamına gelir. İngilizce’de reason of state olarak geçer. Osmanlı’da “hikmet-i hükümet” denirdi. Bugün bizde “devlet aklı” olarak karşılık bulmuş durumda.
Bu kavramın dünya literatüründeki anlamı şudur: Devlet, bazı istisnai durumlarda kendi varlığını sürdürmek adına yasaların dışına çıkabilir. Yani devlet, normalde herkese uygulanan sınırlamaların dışında bir hareket alanı talep edebilir. Bu, modern devlet aygıtının işleyişinde çok özel koşullarda başvurulan bir durumdur. Ancak Türkiye özelinde bu kavramın nasıl kullanıldığına dair ciddi bir eleştiri geliştirdim kitabımda. Bizde “devlet aklı” her kullanıldığında, aslında bir sorgusuzluk talep ediliyor. Yani bir karar ya da eylem yapıldığında ve bu “devlet aklı gereğince” yapıldı dendiğinde, bu ifadenin arkasına saklanarak hesap vermezlik sağlanıyor. Bu oldukça kullanışlı bir argüman. Devletin attığı her adım, “bir bildikleri vardır” ya da “derin bir plan var” gibi söylemlerle gerekçelendiriliyor. Ama bu tür iddiaların her biri, diğer tüm iddialar gibi ispat yükümlülüğü taşır. Ben de kitap boyunca, Osmanlı tarihine dair birçok örnekle bu iddiayı sorguluyorum. Eğer gerçekten böyle bir “akıl” işliyorsa, neden aynı hatalar defalarca tekrarlandı? Neden büyük yenilgiler alındı? Neden çözüm üretilemedi? Eğer ortada sistemli, rasyonel, ilkeli bir akıl olsaydı, bu yanlışlar yaşanmazdı. Oysa biz bakıyoruz ki, adına “devlet aklı” denilen şey, çoğu zaman en cüretkâr olanın ya da sesi en çok çıkanın aklından ibaret. Daha da vahimi, bu “aklın” hesap vermemesi. On yıllar, hatta yüzyıllar geçse bile kimse bu aklı sorgulayamıyor. İşte bu, bizim toplumsal olarak yetişkinleşemememizle ilgili bir travmadır. Ben kitabımda bu kavramı, bugünün sıcak siyasetinden bağımsız biçimde ele alarak, yıkılmış bir imparatorluğun hikâyesini düşünsel bir zemin kılarak tartışmaya açtım. “Devlet Aklı Kimin Aklı?” Osmanlı tarihini yeniden okuyan, yıkılış sürecini sorgulayan ve o süreçte kimin ne yaptığını, neden yaptığını irdeleyen bir çalışma. Sürekli bize gösterilen dış mihraklar, iç mihraklar gibi bulanık adreslerin ötesine geçmeye çalışıyor kitap. Okuyucuyu yetişkinliğe, eleştirel düşünceye, doğrudan suçluyu adresleyebilen bir akla davet ediyor. Şöyle bir meydan okuma yapıyorum: Eğer kendi hayatınızda başınıza gelen bir haksızlıkta suçluyu tespit edebiliyor, şüphe duygunuzu devreye sokabiliyorsanız; bu zihinsel kapasitenizi, tarih anlatılarında da devreye sokmalısınız. Bunu yapabilirseniz, bambaşka bir dünyanın kapısı aralanacaktır: Gerçeklerin dünyası.
Üstün Bol: Sizce herkes bunu yapabilir mi?
Koray Demir: Elbette. Okuyucunun istekli olduğunu, kitabın hemen ikinci baskıya girmesinden anlayabiliyorum. Bunu bir film perspektifiyle anlatayım: Hayatımın yarısından fazlasını film yaparak geçirdim ve dramatik anlatıların merkezinde bulundum. Dramatik yapıda yazar ya da yönetmen olarak, bütün olayları mantıksal bir zincirle birbirine bağlamak zorundasınızdır. Aksi halde, bir yerde çöken mantık yapısı izleyiciyi uyarır ve anlatınız inandırıcılığını kaybeder. Bu da anlatıcı olarak sizi başarısız kılar. Ben diyorum ki: tarih okuyucusu, özellikle dini ve milli tarih okuyucusu, bir film izleyicisi kadar bile zihnini yormuyor. Film seyircisi mantıksız bir şey gördüğünde uyanabiliyor. Ama tarih anlatısında bu refleksi bir türlü geliştiremiyoruz. Bize anlatılan tarihi hikâyelerde, o kadar saçma ve mantıksız şeye maruz kalmamıza rağmen bir türlü uyanamıyoruz. Bu uyanamayış durumu kişide hamaset dolu bir hayal dünyasının oluşmasına neden oluyor. Oysa ben bu kitapta okuyucuyu akli melekelerini kullanmaya çağırıyorum. Ve ona pek çok metod ve ipucu sunuyorum. Diyorum ki: sana anlatılan hikayeler içindeki boşlukları mantıksal bir zincirle çözebilirsin. Yeter ki sorular sormaya başla ve gerçek yetişkinliğe adım at.
Üstün Bol: O zaman kitabınız için şunu söyleyebilir miyiz: Uzun süren bir ergenlikten sonra bu kitap yetişkinliğe geçiş çağrısıdır.
Koray Demir: Evet, kesinlikle. Ben zaten yüzyıllar süren bu çocukluk ve ergenlik çağından sonra yetişkinliğe geçilmesi gerektiğini, bunun bir zaruret olduğunu düşünüyorum. Eğer yetişkinliğe geçiş sağlanamazsa, mevcut durum değişmez. Bu nedenle okuyucudan cesaret alıp çocuk kalmamasını, ergenlikten çıkmasını ve sorumluluğu eline alarak kendi kaderiyle ilgili bir şeyleri değiştirmesini bekliyorum. Bu kitap, bu anlamda bir yetişkinlik çağrısı ve aynı zamanda bir meydan okumadır.
Dilde Maturidi, Uygulamada Eşari
Üstün Bol: Devlet aklının oluşmasında dini bir altyapı da var. Maturidi Eşari ekollerini karşılaştırarak anlatıyorsunuz siz kitabınızda. Maturidi’nin akıl eksenli yaklaşımına karşı Eşari’nin hülyalı bakış açısının devlet erkinde hâkim olduğunu belirtiyorsunuz. Ve esasen bu topraklar Maturidi ekolüne bağlı olmasına rağmen Eşari ekolünün daha baskın ve daha kullanışlı olduğunu söylüyorsunuz. Eşari’ye karşı çıktığını söylüyor, onu doğru bulmadığını söylüyor, bir Maturidi olarak yaşadığını söylüyor ama Eşari’nin yöntemlerini kullanarak devam ediyor hayatına. Ve bunu yanlışlıkla yapmıyor, bilerek isteyerek yapıyor.
Koray Demir: Bir toplumu manipüle etmenin en kullanışlı aracı dindir. Ancak bizim dinimizin güç odakları için zorlu bir tarafı vardır: O da keskin iki kapağın arasına alınmış bir sözler dizininin olması ve bunun tamamlanmış bir anlatı olduğunu ilan etmesi. Bu durum iktidarlar için, güç erkleri için sıkıntılıdır. Güç kullananlar yeterli hareket alanı bulamaz. Bu nedenle alternatif bir "göksel düzen" ihtiyacı ortaya çıkar.
Çüzüm ne? Tanrı ile iletişimin devam ettiği fikrinin kabulü. Yani sürekli devam eden bir ‘göksel bilgi’. Bu, sorgulanamaz bir bilgi sunmanın aracı haline gelir. Sınırlı bir din anlatısı güç kullanımını zorlaştırırken, devam eden göksel bilgi anlatısı bu sınırları aşmanı mümkün kılıyor. Sınırları olan İslam anlatısı, gücün sınırsız kullanımı konusunda, kimi kişilerin, ailelerin gücü kendilerine mündemiç kılması konusunda, tekel oluşumu, makam mevki dağıtımı, mülkün sahiplenilmesi ve paylaşımı gibi konularda sürekli olarak engel çıkartmaktadır. Hâlbuki göksel bilgi devam etse güç erkleri için çok ciddi bir hareket alanı açılmış oluyor. Burada Maturidi ekolü ciddi bir sorun haline geliyor çünkü Maturidilik, kazanılmamış (vehbi) bilgiyi bilgi olarak kabul etmez. Akıl, ilhamla geleni, sınanamayanı reddeder. Bakın bu çok önemli bir konudur. Hayat ve ölüm kadar keskin bir ayrımın tetiklenmesine yol açar. Bu akıl, göksel iletişimin devamlılığını kabul etmez. Göksel iletişim kesinlikle tamamlanmıştır. Bundan sonrası akletmeyle, insan çabasıyla devam etmek zorundadır. Bir kere göksel iletişimi kapattığınız andan itibaren bugünkü İslam dünyasındaki pek çok kurumun temeline dinamit yerleştirmiş gibi olursunuz. Göksel iletişimin sona erdiğini kabul ettiğiniz andan itibaren, akli melekelerinizi devreye sokarak çok çalışmanız gerekir. Sorgulayan, dinamik bir toplum yapısı ortaya çıkar. Bu dinamik toplum yapısı neden senin başta durduğunu, orada ne kadar duracağın ile ilgili soruları da peşi sıra getirir. Bütün bunlardan kurtulmak adına, kontrollü bir toplum yapısı kurmak adına bilinçli bir tercih olarak Maturidi ekolünün aslında iktidarsızlaştırıldığını düşünüyorum. Toplum az soru soran, çok takip eden bir yapıya yönlendirilmiştir. Bu tercih istikrarla sürdürülmüştür. Matbaa meselesi ve tipografik insanın doğuşuyla birlikte bu süreci detaylandırıyor ve okuyucuya zihinsel bir challenge sunuyorum.
Üstün Bol: Matbaaya birazdan gelelim isterseniz oraya geçmeden önce bir şey sorayım. Aynı muameleyi biz İmamı Azam’a da yapıyoruz. İmamı Azam'ın din özgürlük ilişkisine yüklediği anlam bugün işte onun takipçisi olduğunu söyleyen, İmamı Azam’ın mezhebinden olduğunu söyleyen insanlar için hiçbir karşılığı yok. Ama herkes Hanefi olduğunu söylüyor.
Koray Demir: İmamı Azam’la ilişkimiz ‘var’ değil de ‘var gibi’ sadece.
Üstün Bol: İmamı Azam'ın bizim şu an yaşadığımız çağda da hatta bundan geriye gidelim, birkaç yüzyıl geriye gitsek bile hayatımızda hiçbir karşılığı yok aslında.
Koray Demir: Kesinlikle yok. İşte yine aynı şekilde, dinamik yaşam bilinci hem Maturidi hem İmamı Azam’da bulunan bir şeydi. Bunun kendisinin toplumlara geçmesine engel olunuyor. Dinamik hiçbir anlayışın var olmasına izin verilmiyor. Soru soran, sorgulayan, yaşamının, kendi geleceğinin akıbetini eline almasına yol açabilecek bütün akımların, bütün bilgilerin önü kesilmiştir. Maalesef bundan da şüphe duyulmayacak şekilde yaşayabilecek bir zihin yapısı üzerine büyük bir yatırım yapılmıştır ve halen de yapılmaya devam etmektedir. Tarihin en büyük yatırımları insanın ‘az soru soran’ bir varlık haline gelmesi üzerine yapılan yatırımlardır.
Dünya Dengelerini Değiştiren Bir İcat: Matbaa!
Üstün Bol: Matbaaya, özel bir anlam veriyorsunuz. Avrupa'nın İslam coğrafyasına üstünlüğü bence 1400'den itibaren başlıyor. İslam dünyası gösterişli bir gerileme yaşadığı için fark edilmiyor bu çöküş. Ama matbaadan sonra çok hızlı bir ivme ile aradaki fark açılıyor. Matbaadan itibaren matbaadan başlayıp anayasal düzenlere geçişleri matbaanın ve kitabın çoğalmasının devamı olarak görüyorsunuz. Ama burada şöyle bir şey var. Mesela 1789 Fransız Devrimi'ne baktığımız zaman devrimi gerçekleştiren adamlar Robespierre mesela devrimden sonra başa geçiyor ve 3 yıl ülkeyi terörle yönetiyor. Yani Aristokratları ve ruhbanları yıktık ve yerine halk iktidarı getirdik diyen devrim uzun süre sadece kaos ve terör üretiyor. Robespierre, devrimi birlikte gerçekleştirdiği Danton'un kafasını giyotin sepetine gönderiyor. Devamında sonsuz güce sahip olduğunu düşünen Robespierre’in kafasını giyotin sepetinde görüyoruz.
Koray Demir: Çelişki nerede burada?
Üstün Bol: Şöyle bir şey var; bize hep, özellikle Batı kaynaklı bilgi bunun bir aydınlanma devrimi olduğunu söylüyor. Nasıl işte kitaplar çoğaldı, insanlar felsefe, aydınlanma kitapları okudular ve bunun sonunda bir halk devrimi gerçekleştirdi diyor vakanüvisler. Ama biz ne okuduğuna bir bakıyoruz insanların, evet matbaa kıymetli, kitabın çoğalması, bilginin çoğalması kıymetli ama o devrimi gerçekleştirdiğini söyleyen insanların çoğu aslında pembe dizi okuyor. İşte savaşçılık ve aşk kitapları okuyor. Yani orada baskıdan bunalmış, yılmış bir halk var ve bu halk isyan ediyor. Aslında bize anlatıldığı gibi matbaanın önemsizliğini, kitabın önemsizliğini anlatmak için söylemiyorum ama orada başka bir şey yok mu? Her toplumda oluşabilecek bir refleks, isyan var orda. Biz sadece aydınlanma tarafından bakıyoruz meseleye.
Koray Demir: İki örnekle cevaplayayım. Birincisi: Bir toplumun gerçekleştirdiği bir hareketin, sonradan kötü bir noktaya evrilmesi, o hareketin ya da onu doğuran katalizörlerin kötü olduğu anlamına gelmez. Bunun en çarpıcı örneği, Peygamber döneminden sonra yaşananlardır. Düşünün: Göksel bir iletişimle yeryüzüne bir mesaj iniyor, insanlık için gönderilmiş en hayırlı kişi olarak adlandırılan bir insanın aracılığıyla bir kitap sunuluyor. Ama kısa süre sonra, o kişinin bazı arkadaşları birbirlerini katlediyor, bölgede akla hayale gelmeyecek cinayetler işleniyor. Bu nasıl gerçekleşiyor? Buradaki bozulma, ilk hareketin ya da fikirlerin kötülüğünü değil, gücün el değiştirmesiyle birlikte oluşan yozlaşma ihtimalini gösterir. En iyi fikrin uygulayıcılarının bile her zaman güçle olan ilişkisine dikkat edilmesi gerektiğine dair bir uyarıdır bu. En iyilerin erdemlerinin dahi, bir an için bile gözünü kırpsan yok olacakmış gibi hassas bir şekilde denetlenmesi gerektiğine dair bir uyarı görüyorum bu hadiselerde. O yüzden tekrar edeyim: Bir şeyin kötüye evrilmesi, onun başlangıcını kötü yapmaz. İkincisi: Matbaa 1450’de ilk icat edildiğinde, önce İncil basıldı. Uzun süre yalnızca İncil’in farklı dillerde basımıyla devam etti. Bu, tek başına yeterli olmasa da çok önemli bir değişimi başlattı. Nedir o değişim?: Tipografik insanın doğuşu. O güne kadar kulaktan duyarak bilgi edinen insanlar ilk kez “gözle” bilgiye ulaştı. Bu, öznel bilgi edinmenin yeni bir biçimiydi. Öncesinde sadece az sayıda elit insanın sahip olduğu bir imkândı bu. Ve bu yeni durum, dünyayı değiştirdi.
Üstün Bol: Evet katılıyorum ama gazete daha önemli bir yere sahip değil midir bu anlatıda?
Koray Demir: Oraya da geliyorum. Biri olmadan diğeri varolamaz zaten. Tipografik insanın zihinsel yapısı, duyarak bilgi edinen insandan farklıdır. Matbaa sonrası Avrupa’da bir yüzyılda yaklaşık 100 milyon kitap basıldı. Bu süreçte, sadece okuyan değil, yazan insanlar da ortaya çıktı.
Tüketiciler üreticiye dönüştü; üreticilerin etrafında yeni okur kuşakları oluştu ve böylece yazınsal akımlar doğdu. Bahsettiğiniz öyküler, hikâyeler, romanlar, felsefi metinler hep daha önce mümkün olmayan bu iklimde ortaya çıktı. Matbaa sadece kitabı değil, iletişim biçimini de değiştirdi. İnsanların birbiriyle haberleşmesini, düşüncelerini paylaşmasını sağladı. Gazetelerle birlikte yazılar ertesi gün binlerce insana ulaşmaya başladı. Bu, toplulukların organize olmasını, bir amaç çevresinde birleşmesini mümkün kıldı. Yeni ve dinamik bir toplum yapısının zemini, Fransız İhtilali’nin zemini böyle oluştu. Önce Amerika’da anayasa talebiyle ortaya çıkan bu yeni bilinç, bir süre sonra Avrupa’da büyük dönüşümlere yol açtı. İnsan hakları fikrinin doğuşu, insanların yöneticilerle ilişkilerinin yüksek sesle sorgulanması, bütün bunlar radikal dönüşümlerdir. İslam dünyası ise buna 274 yıl sağır kaldı. Özellikle vurgulamak isterim: Matbaanın çıktığı dönemde İslam coğrafyasının tamamı Türkler tarafından yönetiliyordu — Osmanlı, Memlükler, Akkoyunlular, Safevîler, Babürler… Yani o dönemin, merkez İslam Dünyasının tüm siyasal reflekslerini Türk tipi bir yönetim biçimi belirliyordu. Ve karşımızda, yedi dil bilen, çağını yakından izleyen bir lider olarak Fatih Sultan Mehmet var. Bu kişinin kendi döneminde geliştirilen bir teknoloji bütün Avrupa’yı sarsarken, Osmanlı buna tepkisiz kalıyor. Ben bu tepkisizliğin aslında bir tepki olduğunu düşünüyorum: ‘hedefi kontrollü bilgi olan bir tepki!’ Bir bilgi mümkünse sadece benden aksın, benden akmıyorsa akışına sınır getirilsin, sürekli kontrol edilsin vs… Bu refleksin hiç değişmediğini açıkça konuşmamız lazım. O günden bugüne bu refleksin değişmeden devam ettiğini, Türk tipi bir devlet olma biçimi olarak var olduğunu kabullenmek zorundayız.
(DEVAM EDECEK)
Macron: ABD, Avrupa'yı parçalamak istiyor
11.02.2026
Meclis'te Akın Gürlek gerginliği
12.02.2026
Park Holding, Ciner'e geri verildi
20.01.2026
Kavramı Taş Diye Atanlar KADİR ÇİÇEK 26.01.2026
Gardaş Ülke Özbekistan AHMET SEMİH TORUN 28.01.2026
Otoriterlik YUSUF YAVUZYILMAZ 01.02.2026