Otoritelere Bağlılık ve Eleştiri

 

Yobazlığın belli başlı özellikleri;

  Birincisi, hareketsizlik, yani "adapte

olmayı ret", "her türlü gelişmeye, her türlü değişmeye

karşı katı bir şekilde direnme" İkincisi,

geçmişe dönmektir ("geleneğe sımsıkı sarılmak", "tutuculuk");

Üçüncüsü de, hoşgörüsüzlük, içe kapanıklık ve dogmatizmdir,

yani "katılaşıp kemikleşme", "hırçınlaşma" ve "uzlaşmama"dır.

(Yobazlıklar, Roger Garaudy, Timaş yayınları)

İslam tarihi boyunca en çok sorun yaratan alanlardan biri de bilgiye, hikmete, doğruluğa değil de otoritelere bağlılığın yarattığı sorunlardır. Bu durum, otoritenin insan olmanın üzerinde yanılmaz bir konuma yükselmesini sağlamakta, ona muhalefet etmenin imkansız hale geldiği bir figüre döndürülmesiyle sonuçlanmaktadır. İslam dünyası, siyasetten dini alana kadar, bu tür yanılmaz ve tartışılmaz otoritelerin baskısı altında yaşamaya devam etmektedir.

 Aslına bakılırsa otoritelere bağlılığın sıradan insanlar için rahatlatıcı bir tarafı da vardır. Sıradan insan için mücadele etmek, sorumluluk üstlenmekten çok daha rahatlatıcıdır her şeyi bilen bir siyasal lider, önder, şef veya şeyhe bağlanmak. Çünkü önünde hiç hata yapmayan, her sözünde isabet eden, her analizi doğru olduğundan asla kuşkulanmadığı bir otorite vardır. Hakikatin ve atılacak en doğru adımın otorite tarafından belirlendiği yerde kendisinin düşünmesine gerek yoktur.

Öte yandan siyasal ve toplumsal hayatı otoritelerin yönlendirdiği bir toplumda eleştirel düşüncenin, alternatif görüşlerin ortaya çıkmasına imkan yoktur. Her yeni arayış, tekfir kültürüyle karşılanıp bastırılmaya çalışılacaktır. Böyle bir toplum var olanı korumaya odaklanmış, her tür yeniliği kuşkuyla karşılayan muhafazakar bir toplumdur.

Oysa İslam tarihi, eleştirel aklın en güzel örneklerinin verildiği örnek alacağımız olayları bize sunmaktadır. Hiç kuşku yok ki, insanlık tarihinin en özel konumunda bulunan Hz. Peygamberin seçkin arkadaşlarıyla olan iletişimi ve sorun çözme yöntemi, otoritelere karşı nasıl davranacağımız konusunda yol göstericidir. Sahabeler, müzakere edilen bir konuda Hz. Peygambere "Bu vahiy ürünü müdür yoksa kendi reyiniz mi" sorusunu sorarak siyasal, toplumsal ve askeri konularda sorguluyordu. Hz. Peygamberin ortaya koyduğu görüşün kendi düşüncesi olduğunu anladıklarında, konu ile ilgili tecrübe sahibi olanlar farklı düşüncelerini rahatlıkla ifade ediyorlardı. Hatta Hz. Peygamber, kendi görüşüne alternatif görüş öne sürenlerin kararı uyguluyordu. Böylece topluma önderlik konumunda bulunan birinin karar alırken nasıl davranması gerektiğini göstermiştir. Öte yandan sahabeler, vahyi bilginin uyulması gereken bir gerçeklik olduğunu, Hz. Peygamberin ise dini konuların dışında insan olma ve yanılma vasfına sahip olduklarını biliyor ve ona göre davranıyorlardı. Yoksa her düşüncesi peşine kabul edilmesi gereken bir insana , “Bu düşünceleriniz vahiy ürünü mü yoksa kendi görüşünüz mü  “ sorusunu sormanın bir anlamı yoktur. Onlar kişilerin düşüncelerinin insan olması bakımından hataya açık olduklarının farkındalardı. Daha açıkçası bir Peygamber olarak Hz. Muhammed ile kuru ekmek veya et yiyen Kureyşli kadının oğlu bir insan olarak Muhammed arasındaki ayırımı yapacak zihinsel donanımda idiler. Zaten onları insanlık tarihinin seçkinleri haline getiren de bu yaklaşımları idi.

Hz. Peygamberin seçkin sahabeleri , "Söylediğiniz vahyin ürünü mü yoksa kendi reyiniz mi", sorusunu, vahiy süreci devam ettiği için soruyorlardı. Yani sahabeler, vahiy dışında kalan sosyal konularda muhalefet yapabileceklerinin farkındaydılar. Bu duruş, vahiy ile Hz. Peygamberin reyinin epistemolojik önceliğini belirleyen önemli bir duruştur.

Günümüzde parti, cemaat ve grup liderlerinin otoriteleri, Hz. Peygamberin otoritesini aşmış, sözlerine muhalefet edilemeyen birer tirana dönüşmüşlerdir.

Bu anlamda, Hz. Peygamber, toplumda liderin yakın arkadaşları ve hakla ilişkilerinin nasıl olması gerektiği hakkında önemli bir örneklik bırakmıştır.

Öte yandan, sosyal konularda Hz. Peygamberin konuyu daha iyi bilen uzmanların görüşlerini, kendi düşüncesine aykırı olsa bile kabul edip uygulaması liyakate verdiği önemi gösterir. Sahabelerin karşı görüş bildirdikleri kimsenin, Allah’tan vahiy alan çok özel bir insan olması konunun önemini daha da artırmaktadır.

Sahabe zihni, kişileri değil hakikati ifade eden bilginin üstünlüğüne inanıyor, insani düzeye inildiğinde Peygamberin düşüncelerine karşı düşünceler ileri sürüyordu.

Hiç kuşku yok ki, Kur'an'da sözü edilen şura olayını bu perspektiften değerlendirmek gerekir. Ne yazık ki, şura ile siyaset zaman içinde terk edilmiş, müzakere meclisleri işlevsiz hale getirilmiş, bütün fıkıh, tek adamın otoritesi üzerine inşa edilmiştir.

Büyük İslam alimlerini kendilerini değil, bilgiyi öne çıkarmış, insanları fetvalarına uyma konusunda özgür bırakmışlardır. “ İslam tarihinde hicri beşinci ve altıncı yüzyıldan itibaren taassup dönemi başlıyor ve ardından bunu dini baskılar ve katliamlar takip ediyor. Ama İslam'ın ilk devirlerinde, Ebu Hanife, Malik, ve Şafi gibi büyük mezhep imamları asla 'Sadece bu görüş haktır.' diye konuşmuyorlar. Ebu Hanife şöyle diyordu: ' Benim delilimi bilmeden fetvama göre amel eden kimsenin bu yaptığı haramdır. ' Ebu Hanife bir fetva verdiğinde şöyle diyordu: ' Bu Ebu Hanife’nin reyidir. Bu, benim ortaya koyabildiğim en iyi görüştür. Eğer bir kimse daha iyi bir rey / görüş ileri sürerse, o tercih edilmelidir.' Bu, düşüncede, hatta o çağın dini düşüncesinde tutucu olmamanın en iyi örneğidir. " ( Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, Fecr Yayınları, s:74)

En küçük bir eleştiri yapmayan, içinde bulunduğu parti, grup, sendika ve sivil toplum örgütlerinin hatalarını görmeyen, gördüğü hataları davaya zarar verir veya menfaatlerine ters düşer gerekçesiyle öteleyen, menfaatlerini her şeyin önüne koyan, kendine dönük en küçük eleştiriyi kabullenmeyen, eleştiri yapan insanları tekfir eden, her yeni arayıştan şeytandan kaçar gibi kaçan, tarihini kutsallaştıran, yücelten ve hatadan arındıran, inandığı otoriteleri insanüstü yanılmaz konuma yükselterek yücelten, var olanı niteliğine bakmaksızın savunan ve yeni arayışlardan kaçan muhafazakar bir toplum, değil dünyayı kurtarmak, kendisini kurtarmaktan bile acizdir.

Oysa yeniden diriliş için teslimiyetçi, ezberci, muhafazakar, milliyetçi ve otoritelere bağlılığı esas alan paradigmayı kökten değiştirmek gerekir.  Rahmetli Ali Şeriati’nin dediği gibi "Eğer şimdilerde bu haliyle toprağın dışında kalmış olan, Batı'dan esen zehirli havaya ve rüzgara maruz kalan kuru ve kısa köklerini, kendi kültürümüzün verimli topraklarının derinliklerine sokar, ilk İslam'ın iman ve hayat denizinden ruh ve güç alırsanız, çölde yetişen, güçlü ve umarsız bir şekilde ateşe baş kaldıran sabırlı ve cesur ağaçlar gibi, yağmacı ve kültür öldürücü Batı'dan İslam'ın hazan vurmuş topraklarına esen zehirli rüzgarlara rağmen filizlenebilir, kendi ayaklarımız üzerinde durabilir, kendi göğsümüzün güneşi ve yağmuru altında yaprak açıp meyve verebilir; harap olmuş bu gamlı ve yanık çölü bir kez daha hayat, yeşillik ve bayındırlık cennetine çevirebilirsiniz."

( Ali Şeriati, Biz ve İkbal, Fecr yayınları, s: 12)

 

Paylaş