FETÖ ÜZERİNE...

15 Temmuz darbe girişiminin dini, kültürel, toplumsal ve siyasi yönden incelenmesi gerekir. Bu olayın çok boyutlu olması üzerinde yapılacak değerlendirmelerin de çok boyutlu olmasını gerektirmektedir. MİT mensubu Mahir Kaynak’ın da işaret ettiği gibi, bir olayı doğru analiz edebilmek özellikle olayın sonrasında kimin veya kimlerin bundan yaralandığını izlemek gerekir. 
 
Öyle görülüyor ki, 15 Temmuz darbe girişimi iki yönden öne çıkıyor. Birincisi cemaat yapılanması ve dayandığı epistemolojik ve toplumsal zemin, ikincisi cemaat-siyaset ilişkileridir. 
 
15 Temmuz darbe girişimini ve sonrasında yaşananları doğru analiz edebilmek için şu sorunun izini ısrarla sürmek gerekiyor: “15 Temmuz darbe girişimiyle hedeflenen değişimler gerçekleştirebilmiş mi?”
 
15 Temmuz darbe girişimi üzerine çok yönlü düşünmek gerekiyor. Bir taraftan dini cemaatlerin-en yumuşak söyleme sahip olsa bile- terör üretebileceğine dair hesaplaşma, öte yandan darbe girişiminin ardından sağlıklı bir hukuki süreç ve terörü üreten zihniyetle mücadele büyük ölçüde başarılmış değil. Daha da önemlisi darbeyi üreten ve meşrulaştıran dini söylemin alt yapısı hala diri ve canlı olarak aktörlerini bekliyor. 
 
FETÖ analizinin en büyük zorluğu, darbe girişimini temel alarak dini cemaat yapılanmaları üzerinden dinin sosyal alanını tamamen sınırlamaya çalışan zihniyet ile cemaatlerin yapılanmasına dönük her girişimi ve eleştiriyi din karşıtlığı olarak görüp, cemaatleri savunan zihniyet arasında kalmış olmasıdır. Bu zorluk aslında Türkiye toplumunun zihinsel yarılmışlığı ile ilgili sosyolojik bir duruma işaret ediyor.
 
Öte yandan sağlıklı bir hukuk yapılanmasına sahip olmamamız, darbe yargılamalarının üzerine gölge düşürmüş durumdadır. Suçlu ve suçsuzların karıştırılması önemli bir sorun alanıdır. İdeal olan her suçlunun cezalandırılması hiçbir masumun hak ihlaline uğramamasıdır. 
 
FETÖ sempatizanlarının büyük bölümü bir iç hesaplaşma süreci yaşamış değil. Çoğunlukla 15 Temmuz haklı mücadelenin olumsuz bir sınavı olarak görüyorlar. Hatta bu sınavla zayıf olanların sınav karşısında kaybettikleri bir arınma süreci olarak değerlendiriyorlar. Hiçbir şekilde dava dedikleri anlayışı sorgulamıyorlar. Bu durum her türlü örgütlenmede lidere sarsılmaz bağlılığın ve eleştirel düşünce yokluğunun nelere mal olabileceğini açıkça gösteriyor.
FETÖ merkezli tartışmalar, dini anlamda sağlıklı bir anlayış düzeyimizin olmadığını da gösteriyor. Cabiri'nin deyimiyle "Hermetik atıl aklın" İslam içine girmesini temsil eden tasavvuf üzerinde sağlıklı analizler yapabilmiş değiliz. Başlangıçta toplumdaki ahlaki yozlaşma, lüks ve israfın artmasına ahlaki bir direniş olarak ortaya çıkan tasavvuf, zaman içinde gnostik akımların da etkisiyle kendine özgü yapılanması olan akıma dönüştü. Hatta birçok tasavvuf akımı, gizli örgütlenme üzerinden sadece kendilerinin anlayabileceği bir sembolik dil geliştirdiler. Hasan Sabbah örneğinde olduğu gibi, bu tip akımlarda, gizli teşkilatlanma, sembolik bir dil, düşman gördükleri yapılara sızma ve uzun süre kendini gizleme, lidere ölümüne bağlılık ve verilen görevi ölümüne yerine getiren bir adanmışlık söz konusudur. Bu örgütlenme biçimi, örgütün çözülmesini ve çözümlenmesini büyük ölçüde engellemektedir.
 
FETÖ tipi örgütlerle mücadelenin en büyük zorluğu, taraftarlarının içinde bulundukları yapı ve mücadele yöntemini hakikatin kendisi saymalarıdır. Bu anlamda bütün terör örgütü militanları davaları uğruna ölümü göze alacak kadar samimi ve adanmışlardır. Ne ki samimi ve adanmış olmakla doğru olmak aynı şeyler değildir.
 
Sonuç olarak FETÖ olayı bize bir taraftan dini terminolojiyi kullanan terör örgütlerinin olabileceğini gösterdiği gibi, terörle mücadele konusunda tarafsız ve bağımsız bir hukuk sistemine olan ihtiyacı da göstermektedir. Hatta bağımsız ve tarafsız yargı konusu çok daha öncelikli ve önemlidir. Hukukun adalet dağıtmadığı bir yapıda verilen kararların tümü sorgulama konusu olur. Nitekim Türkiye tarihi hukukun bu anlamda iyi sınav vermediği bir tarihtir. İstiklal Mahkemeleri, 27 Mayıs, 12 Mart 12 Mart 12 Eylül ve 28 Şubat yargılamaları yargı konusundaki güvenilmezliği katmerlemiştir. Hukukun bağımsız ve tarafsızlığına güven zedelendiğinde verilen kararların kabul görmemesi de normaldir. Bu durum hukukla ahlak arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesi gerektiğini de göstermektedir. Hukuk kararlarının ahlaki bir zemini ve karşılığı yoksa hukuka güven de yok olacaktır. Salt yasaların varlığı bir devleti hukuk devleti yapmıyor. 
 
Yasa devletine karşı hukuk devleti idealinin temsilcisi olmalıyız. Çünkü hukuk devleti yoksa adil ve tarafsız yargılama mümkün değildir. 
Paylaş