metrika yandex
  • $43.88
  • 51.9
  • GA51000

Venezuela’da Amerika Darbesi

YUSUF YAVUZYILMAZ
04.01.2026

 

Noam Chomsky, “Korsanlar ve İmparatorlar” adlı kitabında dünya sisteminin işleyişi konusunda mükemmel bir örnek verir: "Aziz Augustine, Büyük İskender'in esir aldığı bir korsanın hikâyesini anlatır. İskender korsana, "Hangi cesaretle denizlerde saldırganlık yapabildin?" diye sorar. Korsan "Sen hangi cesaretle tüm dünyaya saldırabildin?" diye cevaplar. Ve konuşmasını şöyle sürdürür:

"Ben sadece çok küçük bir gemiye sahip olduğum için korsan diye adlandırılıyorum sense aynı şeyi çok büyük bir donanmayla yaptığın için imparator olarak adlandırılıyorsun."

Aziz Augistine korsanın cevabını "çok zekice ve mükemmel" bulduğunu söyler. Günümüzde aynı durum bir dereceye kadar Birleşik Devletlerle uluslararası terörizmin Libya ve FKÖ gibi daha önemsiz aktörleri arasındaki ilişkilerde de geçerlidir. Daha da genelleştirecek olursak Aziz Augustine'in bu hikâyesi çağdaş batılı kullanımdaki uluslararası terörizm kavramını aydınlatmakta, fevkalade bir ikiyüzlülükle Batı'nın şiddet kullanımını örtbas etmek için terör olaylarına yönelik çifte standartlı tavrının temellerine işaret etmektedir." (Korsanlar ve İmparatorlar, Noam Chomsky, Çeviren: Fatma Ünsal, Yeni Zamanlar yayınları, Önsöz)

Günümüz dünyasının korsanı kuşku yok ki, ABD’dir. Venezuela’da yürüttüğü operasyon hangi insani araçlarla gerekçelendirilirse gerekçelendirilsin bir korsanlık faaliyetidir. ABD’nin hukuk tanımaz tavrını eleştirirken, bu tür dış müdahalelere konu olan ülkelerin iç yönetim biçimlerini de eleştirmek gerekir.     

ABD’nin güce dayalı korsanlığı bize bazı soruların üzerinde düşünmemeye, görmezden gelmeye ve tabiri caiz ise halının altına süpürmeye yöneltmemelidir. Üzerinde düşünmemiz gereken ilk soru, “Venezuela halkı ve ordusunda hiçbir direnişin olmamasının nedeni ne olabilir” sorusudur. Bu Noktada Venezuela halkının mevcut siyasal iktidara karşı derin bir iç muhalefetin varlığı açıkça görülüyor. Venezuela ve İran. Amerika emperyalizminin kıskacındaki iki ülkedir. Bu noktada sorulması gereken en önemli sorular şunlardır:   Asıl sorun nerede? İç faktörler mi, yoksa dış faktörler mi? Amerika’nın küresel politikalarına uygun mu davranmıyorlar, yoksa müdahaleyi hak mı ediyorlar?

Tam bu noktada İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, son günlerde İran’da meydana gelen protestolar üzerine, konu ile ilgili şöyle bir açıklama yaptı: "Eğer insanlar memnun değilse, bu bizim hatamızdır. Suçu ABD veya başkalarında aramayın; sorumluluk bizdedir.” Aslına bakılırsa İslami bakış açısının özü budur. Her siyasal, ekonomik veya toplumsal olayı dış faktörlere yıkarak açıklama çabası, iç siyasal aktörleri ve yönetici elitlerin sorumluluğunu ortadan kaldırıyor. İç siyasal elitin sorumluluğunu ortadan kaldıran bu açıklama tarzı sağlıklı bir eleştiri yöntemi değildir. Kuşkusuz her sosyal olayın iç ve dış faktörleri vardır. Ancak dış faktörler etkileyici iç faktörlere belirleyicidir. Dış faktörlerin etkisi ve belirleyiciliği iç faktörlere bağlıdır. Ne yazık ki, İslam dünyasının iktidar sahipleri, ülkesini kötü yöneterek dış müdahalelere açık hale getiriyor.

  Öte yandan sürekli dış faktörlere vurgu, halkın bulunduğu konuma rıza göstermesi ile sonuçlanıyor. Ülkemizde yönetici elit tarafından, tarihsel süreçte çokça kullanılan " İç ve dış düşman" söylemi, çoğunlukla siyasal iktidara yönelik eleştiriyi etkisizleştirmek için kullanılıyor. Üstelik bu söylem, siyasal bir retorik olarak karşılık da buluyor. Ancak bu sağlıklı bir durum değildir. Tam bu noktada, özellikle İslam ülkelerinin de içinde bulunduğu Batı dışı toplumlarda şöyle bir sorun doğuyor: " İç dinamiklerin iktidarı değiştirme imkanı olmayan ülkelerde muhalefet ve aydınlar dış faktörleri yardıma çağırıp onlarla işbirliği yapabilir mi?

Ortadoğu'da temel sosyolojik açmaz şurada: Sömürgecilerle işbirliği yapmak mı, yoksa kendi totaliter yönetimine rıza göstermek mi?

İslam ülkelerinin yönetici elitlerinin izlediği siyaset, ne yazık ki, emperyalistleri davet etmekle sonuçlanıyor. Mezhepçilik, ırkçılık, milliyetçilik ve milli çıkarlar söylemleri Müslümanları zihinsel olarak bölmüş durumdadır. Bu bölünmüşlük Müslümanları emperyalistler karşısında zayıf ve etkisiz düşürmektedir. Adı ne olursa olsun hiçbir mezhep kendini din ile eşitleyemez. Kendini hak diğerlerini batıl sayamaz. Mezhep dinin yorumudur, din değildir. İslam dünyası için emperyalizmden çok mezhep savaşları tehlikelidir. Mezhep fanatizmi o kadar derin ki, bu kişiler, ABD’nin İran'a müdahalesine olumlu bakabiliyor.

Öte yandan İslam ülkelerinin siyasal sistemleri emperyalizm ile mücadele etmeye elverişli değildir. İslam ülkeleri, temelde ulus devletlerdir; ulus devletlerin ideolojisi milliyetçiliktir. Milliyetçiliğin temel paradigması milli çıkar ve menfaatleri korumaktır.

Emperyalizm kuşkusuz karşı durulması gereken bir sömürge ideolojisidir. Ancak iç faktörlerdeki yetersizlikler ve hukuk ihlalleri, devletleri dış müdahaleye açık hale getirmektedir. Bu nedenle emperyalizmin müdahalesine uğrayan bazı ülkelerde, halkın kendi yöneticilerinin yanında durmaması üzerinde düşünmek gerekir. Bundan dolayı yakın bir gelecekte İslam ülkelerinin bazılarında iç çatışmalar körüklenebilir. Oluşacak ayrışmalar emperyalizmin bölgeye müdahalesine zemin hazırlayabilir. Bu olumsuz duruma karşı basiretli kararlar alabilen yöneticiler gerekmektedir.

Kendi halkını despot bir yöntemle baskı altına alan iktidarları bir dış müdahalede halkın yalnız bırakması nasıl yorumlanmalıdır? Venezuela son tahlilde diktatörlükle yönetilen bir ülkedir. Emperyalist bir saldırgan ile diktatör arasında seçim yapmak trajik bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor.

  ABD'nin Venezuela operasyonu, güvenlik sorununu öne çıkaran siyasal söyleme büyük bir destek oluşturacak. Bu anlamda silah gücünü artıran siyasetin öne çıkması muhtemeldir.

Dünyanın sorunu şu: ABD gibi her tür aracı kullanmaktan çekinmeyen bir emperyal güce karşı nasıl mücadele edilebilir? Bu mücadelenin ilk adımı iç barışı sağlayan bir siyasal sistem üretmekle mümkündür. Sürekli mağdur yaratan bir sistemle saldırgan bir dış güce karşı mücadele edilemez.

Gelinen nokta büyük çoğunluğu otoriter yönetimler tarafından yönetilen İslam ülkelerinin yakın bir gelecekte karşılaşması muhtemel soruna işaret ediyor. Nitekim Irak ve Libya konusunda böyle bir süreç yaşanmıştır. Bu tutum İslam ülkelerini şöyle bir tutuma götürüyor: " Amerika ile işbirliği yapmaktan başka çare yok. Çünkü çoğunun sağlıklı bir ekonomik gücü ve siyasal bir meşruiyeti yok.

  Amerika ve İsrail bir ülkeye müdahale ederken, o ülkenin içindeki elemanlarını, aydınları ve siyasal aktörleri kullanıyor.

Amerika'nın Venezuela operasyonu gösteriyor ki, tıpkı İsrail’in İran’a yönelik saldırısında olduğu gibi, operasyondan önce Amerika Venezuela'nın savunma sistemini çökertmiş.

Bazı uzmanlar önümüzdeki bir yıl içinde Amerika'nın Küba'ya karşı benzer bir operasyon yapabileceğini söylüyor. Çünkü ABD’nin gelecekte sorun yaşayabileceği ülkelere karşı bir mesaj niteliği taşıyor bu operasyon.

ABD'nin sahip olduğu askeri ve ekonomik üstünlüğü hukuk ve adalet ile dengelenmedikçe zulüm üretmeye devam edecektir. Gücün belirleyici olduğu bir düzen adalet üretmez. Öte yandan İslam dünyasının iç zaaflarını ve bazı ülkelerin kötü yönetimlerini eleştirirken, emperyalizmin ekmeğine yağ sürmemek gerekir.

Baskı ve hukuk ihlallerine karşı verilecek en anlamlı cevap, mukabil baskı uygulamak değil, özgürlük, hak, hukuk ve adaletin sözcülüğünü yapmaktır. "İslam Dünyası, Kur'an'a dönmedikçe; varlık tasavvurunu, dünya görüşünü, sosyo-ekonomik ekonomik ve politik düzenini Kur'an'ın hükümlerine göre düzenlemedikçe; küresel düzeyde Kur'an'ın özgürlük, ahlak, adalet, hak ve hakkaniyet ile vahdet fikrini ve idealini öne çıkarmadıkça içinde bulunduğu bu acıklı durumdan çıkması mümkün değildir. " ( Ali Bulaç, Kur'an Dersleri, Çıra yayınları,cilt 1, s: 9)

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş