metrika yandex

Kim Daha Haklı?

08.06.2020
Mehmet Talha KALKAN

İncil’de hiçbir zaman açıkça beyan edilmese de meşhur din adamı, düşünür ve teolog Aquinolu Tommaso Summa Theologica adlı eserinde Hristiyanlığın temelinde 7 büyük erdem ve bunların yokluğunda ortaya çıkan 7 büyük günahın olduğunu ifade etmektedir.

Bunlardan biri olan ve şeytanın en sevdiği günah sayılan “Superbia” yani “kibir” onu tüm diğer varlıklardan farklı kılarken onun diğer meleklerle Adem Peygambere secde etmesini engellemiştir. Sahip olduğu kibir ve onun getirmiş olduğu böbürlenme hissi şeytanı Allah’a karşı getirmiş ve meseleyi, diğer meleklerden farklı olarak kendisinin hiçbir zaman daha aşağıda gördüğü bir varlığa secde etmeyeceğini söylemesine kadar götürmüştür. Bu karşı çıkış şeytan, insan ve melek üçlemesindeki ilk ayrımcı hareketin de başladığı noktadır ki kibriyle Allah’a karşı gelen şeytan bu günahı yeryüzüne taşıyarak cennetten kovulmalarında pay sahibi olduğu insanlar arasında da ayrımcılık yaşanmasına ön ayak olmuştur. Şeytanın yeryüzüne taşıdığı bu büyük günah ise hiçbir zaman salt bir şekilde kendini göstermemiş; kendini beğenme, aşırı gurur, kendine aşırı güven, hor görme, büyüklük gibi hislere ve durumlara yataklık ederek bireysel ve toplumsal düzlemlerde var olmuştur.

İnsanın tabiatında meydana getirdiği bu durumlar ve hisler onun birçok noktada tabiatından uzaklaşarak ilahi ve doğal olana itaatsiz davranmasına neden olmuştur. Kendine aşırı güvenerek sınırlarını aşan, kendinden başkasına yaşam hakkı tanımayan ve her şeyin yapılabileceğini düşünen kibirli insan; kontrolsüzlük içerisinde kalarak büyük bir yanılsamanın içerisine girmiştir. Diğer bir deyişle, birkaç yüzyıldır hızlı bir devinim içerisinde bilimsel manada bir dizi gelişme ve ilerleme kat eden insan uygarlaşma veya kültürleşme adı verilen sürecin parçası olarak teknoloji ve bilim ışığında her şeyin üstesinden gelebileceğini düşünmüş, bu şekilde her bir soruna çare bulunabileceği fikrini benimsemiş ve hatta kendisini merkeze alarak doğada yer alan diğer tüm canlıların kendisine hizmet edebileceği düşüncesine kapılmıştır. İnsan, günden güne kendisine yabancılaşarak hayvanları ve diğer canlıları araçsallaştırmış ve doğal olarak sıra insanın araçsallaştırılmasına kadar gelmiştir. Yapmış olduğu ilerlemelerle muazzam bir mesafe kat eden insan, muazzam bir kibir deryası içerisinde önce kendisinden önce yaşayan insanları ilkel olarak görerek onları geri kalmış, bilgisiz ve cahil olarak etiketlemiş ve daha sonra da kendisi dışında kalanı daha düşük bir seviyede değerlendirerek kendi uygarlık sürecinin kusursuzluğunu ve üstünlüğünü herkese göstermeye çalışmıştır. Oysaki XX. yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri olan Martin Heidegger insanların her zaman üstesinden gelemeyeceği şeyler olduğunu vurgulamış ve onun her şeyi kontrol etmeye gücünün yetmeyeceğinin farkında olması gerektiğinin altını çizmiştir.

Fransız etnolog Claude Lévi-Strauss da uygarlaşan insanın ortaya koyduğu dünya düşüncesinin kendi içerisinde mükemmel olduğunu söylerken kendisini diğer toplumlardan ve ırklardan farklı gören Batı’nın çok büyük bir hata yaptığını ifade etmekten geri kalmamıştır. Lévi-Strauss’un da altını çizdiği üzere Batı kendi uygarlık alanı içerisinde yer alan her şeyi anlaşılabilir olarak görürken farklı kültürlere, uygarlıklara veya toplumlara ait olanları geri kalmışlığın bir ürünü olarak değerlendirmiştir. Bu illüzyona veya yanılsamaya sıkı sıkıya bağlı olan Batı, ortaya koyduğu her kültürel öğeyi kendi üstünlüğünün bir sonucu olarak görmüştür. Irkçılık da bu üstünlük algısının en büyük sonucu olmuştur. Batılı beyaz adam ilerlemenin, bilimselliğin, uygarlığın ve iyiliğin temsilcisi haline gelmiş ve onun dışında kalan herkes kendi yeteneksizliğinin, tembelliğinin ve hatta kötülüğünün cezasını çekmiştir.

Ez cümle, kibir, melekler arasındaki insicamın bozulmasına neden olmakla kalmamış; yeryüzünde de insanlar arasındaki uyumun ve birlikteliğin zarar görmesine doğrudan etkide bulunmuştur.

TDK tarafından “insanların toplumsal özelliklerini biyolojik, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren öğreti” olarak tanımlanan ırkçılık düşüncesi, ironik bir şekilde, her şeyin iyi olarak kabul edildiği veya her şeyin gittikçe iyi olacağı düşüncesine dayanan uygarlaşma sürecine karşıtlık göstermiştir. Bahsi geçen uygarlaşma sürecinin en önemli ayaklarından biri olan “küreselleşme”nin hız kazandığı bu dönemde bir topluluğun diğerinden üstün olduğu fikrine dayalı ırkçılık fenomeni de süratle yükselen ve toplumsal yapıları ortadan kaldıran modern insan hastalığı haline gelmiştir. Batı’yı benimseyerek kendi geri kalmış kültürlerini terk eden, modernleşen ve medenileşen veya daha doğru bir ifadeyle, böyle olması beklenen insanoğlu daha vahşi ve daha doyumsuz bir hale gelirken tüm iyi şeyleri tüketmeye eğilim göstermiştir. Uygarlık sayesinde canlıların en üstünü, Batılı, medeni insana dönüşmesi beklenirken insanoğlu vahşi bir hayvana dönüşmüş ve sınırlarını unutmuştur. İnsanın sahip olmaya başladığı bu vahşilik ve sınırsızlık onun yaşadığı kapitalist sistemin motor gücü haline gelmiş; doğal düzene karşı gelerek cennetten kovulan insanın yaşadığı dünyayı cehenneme çevirmesine neden olmuştur. Arka arkaya meydana gelen katliamlar, çatışmalar, isyanlar, savaşlar, mücadeleler, çevre felaketleri, açlıklar, kıtlıklar, yoksulluk ve bir dizi sorun bu cehennemin sadece görünen tarafını teşekkül etmiştir. Sınırsızlık neticesinde yaptığı her şeyi meşru görmeye çalışan Batı da kendi sınır tanımazlığının ve kuralsızlığının sahip olduğu güçten ve üstünlükten ileri geldiğini varsayarak diğer kültürlerde ve toplumlarda vuku bulan tüm sıkıntıları onların eksikliklerine ve zayıflıklarına bağlamıştır. Kızılderililer alkole düşkünlüklerinden ve zayıf medeni yapılarından, Amerikalı Aztekler ve Mayalar tekerleği günlük yaşamlarında kullanmadıklarından ve insan kurban edecek kadar cani olduklarından, Afrikalılar sahip oldukları ırksal özelliklerinden ve ellerinde tutmuş olduklarını değerlendirememelerinden, Türkler sahip oldukları dini görüşlerden, muhafazakârlıktan ve kaotik yapıdan, İspanyollar Akdeniz’de olmanın kendilerine kazandırdıkları duygusallıktan ve romantizmden, İrlandalılar Protestanlığı benimsemeyip Katolik inancını muhafaza ettirmekten ötürü geri kalmış; Hollanda, Almanya, Fransa, İngiltere, ABD ve Batı’nın diğer devletleri sahip oldukları bilimsel ve ilerlemeci düşünce, üstün insan hakları, gelişmişlik, hukuk üstünlüğü ve bunlara benzer çeşitli unsurlar vasıtasıyla diğerlerinin önüne geçmiştir.

Diğer bir deyişle, Batı, kurallarını kendisinin belirlediği bir ortamda kendi “mükemmelliğini” ilan etmiştir fakat kendinden başkasını değerlendirirken objektif olamama ve onların başlarına gelenleri kendi kaderleri olarak görme düşüncelerine dayalı ırkçılık Batılıların ve Batılıların üstünlüğünü kabul ederek onlara benzemeye çalışanların temel psikolojik buhranına dönüşmüştür. Her şeyi kontrol etme, her şeyi dönüştürme ve her şeyi tek tipleştirme kendinden başkasına yaşama hakkı tanımayarak korkunç bir boyuta gelmiş, Batı, kendini diğerlerine kapatmış ve şüphesiz, Batı’nın dönüştüremediğini veya anlayamadığını geri kalmışlıkla itham etmesine zemin teşkil etmiştir.

Batı’nın bu üstünlük yanılsaması “Tanrısal” bir egoya ulaştırdığı kendisini gittikçe kırılgan ve zayıf bir hale getirirken son dönemde ABD, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde yaşanan durumların olağan olduğunu göstermektedir. Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden ABD vatandaşı George Floyd’un ölümünün ardından çıkan gösteriler ve bir türlü bastırılmayan olaylar da bunun bir sonucu gibi görülebilir. Daha da önemlisi, bu eylemlere ve gösterilere katılanların Floyd’u bahane ederek ve kendilerine her şeyi meşru görerek başkasına zarar vermekten kaçınmaması, başkasına ait olanları yağmalaması ve hiçbir şiddetten veya kaba güçten geri kalmaması bu sınırsızlığın insanlar üzerindeki etkilerini ortaya koymaktadır. Açık bir şekilde, bu sınırsızlık başlangıç nedeninin unutularak uygulanan şiddetin kontrol edilememesine neden olmaktadır.

Bunun en güzel örneği ise birkaç gün önce yağmalanan bir dükkânda emekli siyahi polis memuru David Dorn'un insanları durdurmak isterken öldürülmesidir. 77 yaşındaki David Dorn güvenliğinden sorumlu olduğu bir mağazanın girişinde yağmayı engellemek isterken kalabalık bir güruh tarafından linç edilerek öldürülmüştür. Bu üzücü durum yaşanan şiddetin sınırsızlığını göstermek adına son derece mühimdir zira gelinen noktada David Dorn ve George Floyd arasında pek bir fark bulmak mümkün değildir. Her iki insan da aşırı şiddetin ve kontrolsüzlüğün mağduru olmuştur. Belki de tek fark, Floyd kitlelere mâl olan bir kahramana dönüşürken Dorn'un ise trajik bir haberin kurbanı olmaktan öteye gidememiş olmasıdır. Kim bilir, belki de, burada da iki trajik ölüme dönük ayrımcılık ve belki de ırkçılık devreye girmiştir; Batı’da direnişin sembolü haline gelen ve insanların demokratik olarak tepkilerini göstermelerine vesile olan “Floyd” ile bu “demokratik” tepkileri esnasında görevini yaparken kahramanca hayatını kaybeden “Dorn”... Evet, Floyd’un polisler tarafından hunharca katledilmesinin birçok insanın sokaklara dökülerek toplumun ezilen unsurlarına çeşitli kazanımlar sağlamış olduğu doğrudur. Diğer yandan, doğru olan diğer nokta elde edilen tüm bu kazanımların birkaç gün evvel trajik şekilde can veren “Dorn” ölümüyle kaybedildiği...

Dönüp dolaştık, yine aynı noktaya geldik:

“İstediklerimize eriştiğimizde gönül rahatlığıyla bir sevinç hissedemiyorsak hiçbir şey kazanılmamış, her şey yitirilmiş demektir. Yıkıp yok ederek yaşamaya çalışmaktansa; yok ettiğimiz şey olmak daha rahat olurdu…”

William Shakespeare, Macbeth

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş