metrika yandex

İnsanın Tarihsel Serüveni…

Abdulaziz TANTİK

10.01.2022

İnsan, yeryüzü ile sınırlı bir varlığa sahip bir varlık mıdır, değil midir sorusu çok anlamlı ve insanı anlamakta anahtar bir sorudur. Bu soruya verilecek cevap insanın yeryüzü serüvenini izah edecek ve anlamlandıracak bir açıklama olacaktır. Ancak bu açıklama gerçekten insanın hakikati bağlamında bir açıklama olup olmadığı meselesi kendi içinde kendi varlığını korumaya devam edecektir. Soruyu müşahede zemininde ele almak ve üzerine düşünmek bağlamında gündem yapılabilir. Bu gündemi belirleyecek olan şey ise; insanın kendi derinliğini kendisinin mi yoksa kendisine verili olarak mı bulunduğu sorusudur. Bu soruya doğru bir cevap verebilmek ise akli, müşahede veya sezgisel bir çabayı içinde taşıyabilir. Her halükarda insan ikna olacak; yani tatmin olacak bir cevaba ortaklaşa bir algının ve idrakin varlığı ile ulaşabilir. Çünkü kişinin itminan sahibi oluşu ancak kendi bütünlüğünü oluşturan bu unsurların tatmini ile sağlanabilir. Bu da insanın edilgen mi etken mi olduğu sorusunu beraberinde taşımalıdır. İnsan söz konusu olduğunda meseleyi hangi çerçeve içinde ele alırsak alalım, bir eksiklik bulunabilecektir. Bu yüzden meseleyi kendi otantik zemini ve kendi dışından ele alırken kendisini dikkate alarak ve insanın edilgen boyutunu göz ardı etmeden ama konu ile bağı açısından onun etken karakterini de dikkate alarak bu soruları cevaplandırmalıyız. O zaman aradığımız soruların cevaplarını sınırlı bir zemin ve sınırlı bir zaman gözeterek ele almak yerine aşkınlığı içinde taşıyan ama içkinliği göz ardı ettirmeyen bir bakış ve sistematiğe olan ihtiyacımız da kendisini gösterir.

İnsanın aşkınlığı dikkate alınmadan verilecek cevapların birer zaaf taşıyacağı bedihidir. Çünkü hep akılda yeni bir soruyu işaret edeceğini insanın tarihsel sürekliliği içinde gözlemlemiş bulunmaktayız. Bu yüzden insan, kendi başına var olmadığı açıksa ki hiçbir varlık kendisi olarak var olamamakta ise bu yaratılmış olduğunu apaçık bir şekilde göstermektedir. İnsan yaratılmış bir varlıktır. Bu cümle tecrübe, akıl ve sezgisel olarak ispat edilebilir bir cümledir. İleri sürülecek her şüphe izole edilebilecek, verilecek başka cevaplarda ise hep bir eksiklik görülebilecektir. Bu konuda yazılanları irdelemek ve soru ile cevapları ve bunlara yönelik eleştirileri dikkate almak yeterli olacaktır.

İnsan gibi diğer varlıklarda yaratılmıştır. Bu yaratılmışlığın ortak özelliği Yaratıcı bir gücün varlığını işaret eder. Varlığın ise yaratılmışlık bağlamında eşitliğini gösterir. İnsan ve diğer varlık türleri bağlamında yaratılmışlığı çerçevesinde bir eşitlik söz konusu… Ancak, insanı diğer varlık kategorilerinden ayırtan ve hatta kendisi ile benzer özelliklere sahip cinlerin görünmez oluşu bağlamında ortak özelliğini de ortadan kaldıran bir görev dağılımı olduğu açıktır. Kuran bize cinler ile insanların düşmanlar olarak yeryüzüne indiğini söyler ve insanın apaçık düşmanının şeytana dönüşmüş bir cin olduğunu belirtir. Bu cinin ateşten yaratıldığı da anlatılır. İşte bu durum insanın yaratılmış varlık skalasında da ayrı bir konuma taşır. Fakat bu konum kendisine bir üstünlük payesi kazandırmaktan çok bu konumunun hakkını verdiğinde kazanacağı lütuf ile kendiliğinden bir üstünlüğe sahip olacaktır. İşte kadim kültürde felsefe, sezgisel/mistik düşünce ve ilahi vahiyler aynı zemini işaret etmektedir. Modern kültür ise insanı aşkınlığından soyutlayarak onu yeryüzü serüveninde yalnızlığa duçar kılarak onun yabancılaşmasının önünü açmıştır. Aşkınlığını kaybeden insanın dünyadaki yalnızlığı onu korumasız bırakmaktadır. Ve hem düşmanı olan şeytanın hem kendi iç düşmanı olan nefsinin/arzu ve tutkularının esiri olmasına zemin oluşturmaktadır. İşte burada insan kendi yalnızlığının kurbanı olarak kendisi bizzat aşağıların en aşağısına yuvarlanarak kendi varlığının anlamını kaybetmekle yüz yüze kalmıştır.

İnsanın dünya serüvenini ve bu serüven üzerine etkisini anlamak ve anlamlandırmanın yolu ve yöntemi insanın bütün boyutluluğu içinde anlaşılmasına ve anlamlandırılmasına bağlıdır. İnsanı kendi boyutluluğu içinde anlamak ve anlamlandırmanın zemini ise insanın hem ontolojik varlığı ve hem de epistemik varlığını doğru konumlandırabilmekten geçer. Ontik varlığı Yaratıcı Kudret olan Allah’ın onu yaratması ve ona yüklediği misyon ile betimleme imkanı kazanır. İnsanın epistemik varlığı ise hem aklı, duyuları ve hem de sezgisel boyutunu harekete geçirecek enstrümanlara yönelik ilgi ve istidadını belirgin kılar.

Bu noktada ise insan, tecrübesini, akli verilerini ve sezgisel boyutunu belirli bir aşkınlığın zemini içinde tanıyarak ve tanımlayarak kendi varlığının gizini anlama ve idrak etme pozisyonunu elde eder. Bu yüzden sahip olduğu duyguları terbiye etme, akli melekesini yükseltme ve sezgisel boyutunu harekete geçirecek eylemliliği tarihsel sürekliliğini dikkate alarak uygulamakla mükelleftir. Bu onu kendi üzerinde bir tecrübe sahibi kılacağı gibi, kendisini geliştirecek potansiyellerini anlama ve idrak etmeye taşır. İşte bu potansiyellerini hayata geçirecek bir arı duru(zühd) hayatı tercih ederek kendi yükselişini gaye edinebilir. Bu onun kendisi üzerinde derinlikli bir bakışa taşır.

İnsan tabii ki şartlar muvacehesinde varlık kazanır. Bu varlık kazanma şartların oluşturduğu zemin içinde kendi varlığını ikame etmesidir. Şartların bağlı olduğu yasalar ve bu yasaların yapısı ve bağlayıcılığı ise insanın kendisini şartlar içinde var etmenin imkânlarını ve yöntemini öne çıkartır. Bu durum bize insanın çok yönlü eğilimini, gücünü, istidadını ve uyum kabiliyeti kadar, inşa edici vasatını da işaret eder. İnsan çok yönlü bir potansiyeli taşımaktadır. Bu potansiyeli hayata geçirecek şey ise onu olduğu gibi görerek hep bir adım öteye taşımaya güç getirecek bir yöntemler bileşkesini elde etmesidir. Çünkü insan şartlar tarafından belirlenebildiği gibi kendi şartlarını inşa edecek bir gücü ve iradeyi de taşımaktadır. Bu insanın kendi varlığını tam olarak öğrenebileceği vasatı işaret eder. Elbette ki her insan kendi potansiyelini tam olarak öğrenebilecek duruma erişemez. Ancak tek bir insan dahi bu duruma eriştiğinde tüm insanlık bunu öğrenme zemini kazanır. Çünkü insan öğrenirken sınır tanımaz, tarihsel seyir içinde mevcut olan her bilgiye açık bir istidadı taşır.

İnsanı diğer varlıklardan ayıran en temel özelliği ise etkileşim içinde sürekli kendini ve bilgisini yenileme kudretidir. Bilebildiğimiz kadarı ile bu diğer varlıklarda insanın sahip olduğu derinlikte olmadığıdır. Ancak insan etkileşim sayesinde hem kendini yenilemekte hem de içinde var olduğu şartları yenilemeye devam edebilmektedir. Bu yenileme istidadı ve gücü insana beklenenin dışında bir güç ve irade bahşetmektedir. Elbette ki insanın yaratılış amacını belirgin kılan en temel özelliği de imtihan oluşu ise ki öyledir. O zaman insanın kendini gerçekleştirme ve şeraiti kendi lehine oluşturma konusunda bir üstünlüğe sahiptir. Bu üstünlüğünü ise ona Yaratıcısı bizzat vermiştir. Bu yüzden yaratılmış her varlık insanın etkileşimine ve düzenleyişine açık halde pozisyon almaktadır. İşte insanı sorumlu kılan ve onu hem aşağılıkların en aşağısı ve hem de kemalat/olgunluğun zirvesine çıkaran şey budur.

İnsan etkileşim içinde var olmaktadır. Bu etkileşimi meydana getiren unsurlar insanın şekillenmesinde amildirler. Ancak insan, bu unsurları kendi iradesi bağlamında yeniden tanımlama ve yeniden şekillendirme gücüne de sahiptir. Bu yüzden yaşam dediğimiz olgu insanın müdahil oluşu ile sürekli değişim geçirmektedir. Bu değişim ise aynı zamanda insanı da değişime zorlamaktadır. İnsanın psikolojik bir insan oluşu kadar, sosyal bir insan oluşu yanında manevi/aşkın bir boyutu da taşıdığı bilinmektedir. Homo Ekonomikus tanımı ise başlı başına insana yüklenen kötü bir betimleme olarak tarihe geçmektedir. Bu arada insana yönelik geliştirilen teknik boyutlar, insanı yeni bir merhaleye taşımaktadır. Homo Spains’ten Homo Deus’a yolculuk yapan insan, birden kendisini Trans Hüman ve Post Hüman çağına atıvermektedir. Bu durum insanın sürekli kendisinden yabancılaşarak insanın aşağılıkların en aşağısına doğru bir seyrüsefere çıktığını göstermektedir. Zaten sanal gerçeklik ve bu sanal gerçekliğin insan için çizdiği yeni yaşam formu gerçek anlamıyla insanı kendi tahtından eden yeni bir bakışı açıkça öne çıkarmaktadır. İşte bu durum, insanın düşüşüne hayır diyecek yeni bir arayışı dillendirme arzusunu içimizde yeşertti.

 

İnsanın farklı boyutlarına farklı pencereler açma çabalarını okurken mesele daha anlaşılır olacaktır. İnsanın farklı boyutlarını dile getiren yazılar, görüşler, paylaşımlar her zaman kendi bütünlükleri bağlamında değil, genel bütünlüğü bağlamında ele alarak onu anlamlı yerine koymak meseleyi anlamada yetkinlik kazandıracaktır. Tarihsel seyir içinde insana dair yazılan her metin, konu, konuşma, fıkra, anlatı, mitoloji, ilahi bilgide dâhil, insanı doğru ve kuşatıcı bir şekilde tanımak adına önemli ve gerekli olana tekabül eder. Görmemiz gereken ise insanın birçok farklı boyutunu ele alan metinleri dikkatle okuyarak ve değerlendirmeye tabi kılarak insanlığımızın anlamını keşfedebiliriz. Bu vesile ile insana dair daha detaylı ve derinlikli bir bakışı gündem yapmalıyız. İnsanın beşeriyet boyutu ile kemalat boyutu arasındaki derin gerilimi ve buna dayalı, karakter yapısındaki değişimi anlamak için bu elzem olandır.

İnsanlığın yokluğa tevdi edilen bir zaman ve zeminde yaşamanın bir bedeli olacaktır. Bu bedeli ödemek kolay, ancak insanı savunmak ve onu yok etmeye çalışan bir sistemi devre dışı tutmanın imkânlarını ve yollarını aramak ise bir sorumluluk olarak önümüzde durmaktadır. İnsan olmak ve insan kalabilmek için yeniden insanı düşünmek ve üzerine müzakereler yapmak elzem olmuştur. İnsan, tarih boyunca belki de ilk kez bu kadar aşağılanmıştır. Bu aşağılanmayı bir kader olarak dayatmayı sağlayan teknik ve teknolojik desteğe rağmen insan bu durumu reddederek kendini aşan ve bu teknik ve teknolojik devi devirmeyi başarabilir. Yeter ki insan olduğunu unutmasın ve insanın inşa edici boyutunu tekrar kuşanarak harekete geçecek iradeyi yeniden diriltebilecek bir zemine sahip olsun…

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş