metrika yandex
  • $18.69
  • 19.34
  • GA1079

Haberler / Yorum - Analiz

Dergâh ve Sınır(lılık)larımız / Ümit Aktaş

04.02.2022

1990 yılında Mustafa Kutlu’nun editörlüğünde yayınlanmaya başlayan ve yayın hayatını 2016’dan beri Ali Ayçil’in yönetiminde sürdüren Dergâh Edebiyat Sanat Kültür Dergisi, cari iktisadi kriz nedeniyle yayınına ara verdiğini duyurdu. Birçok önemli şair, hikâyeci ve araştırmacının önemli eserleriyle katkı verdikleri “Dergâh”, Türkiye edebiyatı için önemli bir mecra idi. Ama maalesef artık yayın hayatında yok; “olabilir mi?” sorusunun ise şimdilik bir cevabı yok. Çünkü her ne kadar mesele oraya dayandırılsa da bu “ara” veriş salt iktisadi sebeplere bağlı değil. Asıl önemli sebep, okurun, desteğin ve ilginin azalması. Nitekim son yıllarda başka dergiler ve hatta yayınevleri de kapandı. Bir kısmı dijitale geçti. Mesela Özgün İrade de kapandı ve Farklı Bakış adıyla çizgisini sürdürmeye çalışmakta. Görünen o ki dijital medya, giderek basılı medyanın ve kitapların yerini alacak.

Bu açıdan içerisinde bulunduğumuz süreç, elyazması eserlerden matbaaya geçiş sürecine benzemekte. O nedenle biçimsel kaygılarda diretmek, boşuna çaba. Önemli olan okuyucu ile yazarı buluşturmak ve kültürü topluma ulaştırmak. Ama bunun için de işin maliyetinin karşılanması bir yana, bu dergilerin, yayın organlarının, kitapların ve kitabevlerinin hitap edeceği kültürel çevrelere, ilgilere ihtiyaç var. Özellikle de dergiler, doğrudan bu ilgilere ve hatta iddialara sahip çevreleri, duyarlılıkları gerektirmekte. Farklı kültürel mecraların canlandırılması ise okuma çevreleri kadar toplumsal ve siyasal çevrelerin de sorumluluğunu ve desteğini gerektirmekte. Çünkü her ne kadar toplumsal faydası doğrudan ve nicel kıstaslarla ölçülebilir olmasa da bu çevreler, toplumsal düşünümü, kültürel etkinliği, edebi zevki, davranışsal inceliği, geleceğe dair muhayyileleri canlandıran, besleyen ve bunlara dair somut toplumsal mekânları ve dokuları oluşturan, oldukça önemli bir toplumsal ve kültürel faaliyet ve üretim alanları.  

Ancak tüm bu biçimsel sorunlar bir yana, bizim temel sorunumuz biraz da bu noktalarda ortaya çıkıyor; kitaba, yazıya, okumaya, düşünmeye ve düşünce çevrelerine önem vermeyişimizde. Sözgelimi günümüz iktidarı birçok görsel tv dizisiyle belli bir seyirciye ulaşabildi. Bu dizilerin çoğu tarihi konulara (kahramanlara) ve daha çok savaşlara dayanmakta ve bunlar aracılığıyla kültürel olduğu kadar siyasal bir bilinç de oluşturulmaya çalışılmakta. Öte yandan yine bu iktidar döneminde ortaya konulabilen en önemli teknolojik “eser” ise, İHA’lar, SİHA’lar ve benzeri savaş aygıtları. Bu da bu ülkeyi yönetenlerin ve dolayısıyla da toplumun önceliklerinin neler olduğunu da ortaya koymakta. Zira hayatımız ve ilgilerimiz öteden beri güç ve şiddete dayanmakta. Yakınlarda vefat eden Cevdet Said’in şiddete ve güce karşı çıkması nedeniyle son yıllarında nasıl da unut(tur)ulduğu hepimizin malumu.

Peki, şayet temel toplumsal güdümüz buna dayanmaktaysa ve onca iddia ile başa gelen iktidarın da buna mugayir bir bakışı olmak şöyle dursun, bu durumdan yararlanmaktan başka bir gailesi yoksa, bu toplumun geleceğinde edebiyatın, sanatın, yazının, düşüncenin yer almasını beklemek beyhude değil mi? Belki denilecek ki Osmanlı İmparatorluğunda da durum farklı mıydı? Evet, doğrudur, farklı değildi ama o nedenle de onca haşmetine rağmen içerisi doldurulamayan imparatorluk, bu nedenlerle de yıkıldı. Bu yıkılışın sebepleri kadar, nasıl önlenebileceğine dair de ortaya iler tutar bir düşünce ve çare de konulamadı. Nasıl konulsun ki orada da öncelikler aynıydı ve orada da yazı da düşünce de önemsenmemekteydi. Matbaanın ancak üç yüzyıl sonra kullanılmaya başlanması da bunu göstermez mi?

Biliyorum ki hemen bazı itirazlar yükselecek. Ama bir şeye gerçekten ihtiyaç duyulmaktaysa, onun kabullenilmesini hiçbir gerekçe önleyemez. Nitekim Osmanlı tebaası olan birçok gayrimüslim topluluk, matbaayı bizden çok daha önce kullanmaya başladı. Onların okuryazarları her zaman bizden daha fazlaydı. Osmanlı ise okumayı salt mesleki bir faaliyet olarak kavradı. Onun dışındaki faaliyetleri desteklemediği gibi, bunlara alan da açmadı. Hatta günümüzde bile okuma ve yazma neredeyse şaibeli bir merak ya da faaliyet olarak algılanmakta. Belli bir mesleki gerekçesi yoksa kuşkuyla veya hafifsenmeyle karşılanmakta. Toplumsal itibar bilgide ve ahlakilikte değil, kişinin evinde, arabasında, parasında aranmakta.

Dolayısıyla da bu zihniyet değişmediği sürece dergilerimiz, gazetelerimiz, yayınevlerimiz ve kitabevlerimiz de parasızlıktan değil, ilgisizlikten kapanacak, kitaplar da basılmayacaktır. Bunları parasızlık veya zamansızlık bahanesiyle al(a)mayanlar ise en pahalı cep telefonlarıyla okuma yerine bakmayı ve dinlemeyi yeğleyeceklerdir. Olmadığını iddia ettikleri paralarını ve zamanlarını görsellere bakarak, saçma sapan videoları izleyerek harcayacaklardır. Peki, okumayı sevmeyen bir toplum kelimenin tam anlamıyla nasıl medenileşecektir? Eşyanın hakikatini nasıl bilecek, nasıl düşünecek, doğruyu ve eğriyi nasıl ayırt edecektir? En basit konularda bile sürekli aldatılan, seçme yetisini geliştiremeyen bir toplumun bu halde olmasının en büyük sebebi zihinsel çıkarım yetersizliği değil midir?  Bu yetersizlik içerisinde olan bir toplumun ise ilgileri derinliksiz ve yüzeysel olacak; dolayısıyla ne istişareyi ne de demokrasiyi becerebilecek, kendisini üç beş parlak sözle kandıranların arkasına takılıp gidecektir. Sorunlarını ise müzakerelerle, düşünerek, tartışarak çözmek yerine yumruğuyla, silahıyla, vurarak, kırarak çözmekten başka bir çare de bulamayacaktır. O nedenle de ta Osmanlı’dan beri, günümüzde de olduğu gibi, üstelik Japonya, ABD gibi birçok ülkede faizin sıfıra yakın olmasına karşı ve İslam’ın da bunu yasaklamış olmasına rağmen, bu topraklarda, yetişmiş insan kadar paranın da kıtlığı çekilecek; toplum da faiz belasından yakasını kurtaramayacaktır.

Gerçi Kuran’daki “riba” ile günümüz “faiz”i tam olarak aynı şeye tekabül etmese de, temeldeki sorunumuz üretimle tüketim arasındaki denksizlik, yani ürettiğimizden daha fazlasını tüketmeye çalışmamız veya tüketeceğimiz kadarını üretemememiz ve bu yüzden de iki yakamızı bir araya getiremememizdir. Nasıl getirelim ki? Çünkü tüm bu sorunların çözümü eğitime, öğretime, okumaya, yazmaya, kitaba, düşünmeye dayalıdır. Mesela 17. yüzyılda Avrupa’daki kitapların çoğu Hollanda’da basılmaktaydı ve o sırada Hollanda dünyanın en gelişmiş ülkesiydi. İlk matbaayı kullanan da Hollanda’ydı. Günümüzde de okumuşlukla gelişmişlik arasındaki ilgi aynı. Tabi ki bahsini ettiğim gelişmişlik salt nicel, teknolojik bir gelişmeyi değil, genel anlamdaki toplumsal gelişmişliği kast etmektedir. Kaldı ki eşitsiz bir gelişme her zaman sorunludur ve bazı alanlarda başarılar ortaya konulsa da, toplumsal dengeleri tam olarak sağlanamaz.

Kaldı ki “biz”, 1580 yılında rasathanemizi topa tutarak yıkarken, matbaayı ülkemize ancak üç yüzyıl sonra sokarken, günümüzde de itibarlı bir üniversitemizi kapatmayı becermiş, diğerlerini de liselere çevirmeye çalışan bir ülkeyiz. Daha önceki yıllarda dünyanın en iyi üniversiteleri arasına giren Boğaziçi Üniversitesinin yönetimine bile iktidar el koyduğundan, koskoca üniversite bir rektör ve birkaç dekan tarafından yönetilmekte. Yani yüz yıllık cumhuriyetimize ve onca modernleşme iddiamıza rağmen hâlâ temel sıkıntılarımızı aşamadığımız gibi, değer yargılarımızı da olumlu anlamda değiştirebilmiş değiliz.

O nedenle de, dünyanın birçok ülkesinde birkaç resmi dil ve birçok anadilde eğitim varken, ülkemizin aklı evvelleri ise yüz yıldır talep sahiplerine bu oldukça doğal ve insani hakkı vermemek için Kürtlerle ve sair talep sahipleriyle boğuşup durmakta. Akıllı ve izan sahibi yöneticilerimiz olsa bu hale düşülür mü? İşin insani, manevi, siyasi, medeni, kültürel yanlarını bir kenara koyalım; iktisadı çok iyi bildikleri ve de önemsedikleri için o dilden konuşalım. Yüzyıl içerisindeki Kürdistan savaşlarının bu ülkeye iktisadi maliyetini hesaplayıp, sonra da bu maliyetle olumlu anlamda neler yapılabileceğini düşünelim. Tabi hemen bölünme korkularımızdan söz açılacak. Açıkçası insani ve medeni değerlerinden sarfı nazar “büyük” bir ülkeden ise, bu değerleri sağlayabilen küçük bir ülke, her zaman için tercihe daha şayandır. Ve aslına bakarsanız bu ülke daha “büyük”tür.

Söze Dergâh Dergisiyle başlamıştık. Bir süredir elimde duran, daha önce de şiirlerime sayfalarını açan “Dergâh”a göndermeye niyetlendiğim bir şiirim vardı. Tam da bahsini ettiğim sınırlılıklarımızı ifadeye çalışan, buna dair vurgulamalarda bulunan bu şiiri, Dergâh’ı da bir kere daha anarak, sizlere takdim ediyorum.

SINIR

Gelip gelip bir sınıra dayanıyoruz

Taşlara değiyor elimiz; suya

Yazılar yazıyoruz

Kim bilir, derman olur diye

Bir yolcuya

Daha fazlasına yetişmiyor aklımız

Gözlerimizin feri yok uzaklara bakmaya

Bilmem ki mayamızda eksik olan ne

İnsanlığımızdan -kazanılmamış- geriye

Bir büklümlük yol var önümüzde; biliyoruz

Yoruluyoruz yine de; sıkıntı basıyor yere göğe

Allah’ın arzı geniş, bunu da biliyoruz

Bir sınır çiziyoruz kalbimize, yine de

Daha ötesi olsun, istemiyoruz…

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş